Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    





Eğlenceli Bir Burun Öyküsü

İki Perde

Oyun Kişileri

Oyun Metninin Bir Bölümü Eklenmiştir

Oyun Hakkında

Nikolai GOGOL’un öyküsünden uyarlanmıştır


Oyun Kişileri:



ÖYKÜCÜ.....................................................

BERBER KILÇIK......................................

BAYAN KİŞNİŞ (berber’in karısı)...........

POLİS PIRPIR............................................

MEMUR BALKUŞ.................................

ŞATİFİL (hizmetçi).....................................

BAY BURUN..............................................

DOKTOR TORAMAN................................

GAZETECİ KARAMAÇA..........................

İNSANLAR (vırvırcılar).............................





Kısa açıklamalar:

. Oyuncu/kukla; oyunda görev alan oyuncunun mask yardımıyla insan/kukla konumu.
Kukla; oyunda yalnızca kukla olarak değerlendirilen karakterler.
Kukla/gölge karakter; üç boyutlu kuklanın yanısıra, gölge tiyatrosu olarak değerlendirilebilecek karakterler.

. Gölge tiyatrosunda iki temel tasvir kullanılmaktadır: Çilekeş Köprüsü’nden bir kesit (ya da tamamı) ve fayton /atlı araba/

.Şatifil; sözcük olarak, argoda şatafatlı, süslü anlamına gelmektedir. Şatifilli olarak kullanılır. Yalın kullanımla, “süs”ü karşılar.





Sahne, oyunun genel yapısı gözetilerek hazırlanacaktır.
Berber KILÇIK’ın, karısı KİŞNİŞ’le yaşadığı ev, daha sonra
Memur BALKUŞ’un evi olabilir.

Sokak, köprü, gazete bürosu gibi mekanlar, daha basit, daha göstermeci bir anlayışla aktarılabilir.





1. Sahne




ÖYKÜCÜ, gezgin bir şarkıcı, ya da yöresel bir öykü anlatıcıdır. Eğlenceli bir konuşma biçimi, renkli giysileri vardır.


ÖYKÜCÜ - Hepinize merhaba! Eğlenceli bir öykü anlatacağım sizlere. Baştan söyleyeyim, akla zarar bir öykü bu. Şimdiden, amma da saçma bir öyküymüş bu, dediğinizi duyar gibi oluyorum zaten. Ne yapalım, bazı öyküler de böyledir işte. Baştan yemin billah da etseniz , bir türlü inandıramazsınız kendinizi. Bu söze benim de bir diyeceğim var tabii!
Bu dünyada her gün neler neler olup bitiyor! Söyleyin bakalım, kaç tanesi inandırıcı ki! Hele bir düşünün onca olan biteni, duyduklarınıza inanamıyor, gördüklerinize güvenemiyorsunuz, yalan mı? Eh! Bütün bunlardan sonra, şöyle biraz abartılı bir öykü anlatmışım, çok görmeyin! Hem ne demiş eskiler? Sözün özü olanda değil, anlatılanda! Onun için siz de anlatana bakın, anlatılana kulak verin! Başlıyorum hey aman!





Bir zamanlar bir ülkede bir berber varmış.. Berberimizin adı Kılçık!
Bir de şöyle enine boyuna bir karısı varmış efendim. Onun adı da Kişniş!
Berber Kılçık’ın o akşam canı ne hamur, ne de kızarmış
et istemiş!






2. Sahne

BERBER KILÇIK’IN EVİ (dükkan)


KILÇIK _ Şöyle sıcacık ekmek, bir parça da soğan!
KİŞNİŞ _ Ne sayıklıyorsun efendi?
KILÇIK _ Soğan ekmek diyorum hanım. Canım böyle çekti bu akşam.
KİŞNİŞ _ Ne garip adamsın Kılçık efendi! Birbirinden güzel yemekler yapmışım. Börek seversin diye koca bir tepsi börek açmışım!
KILÇIK _ Soğan ekmek dedim Kişniş hanım! Kulağın duymaz mı?
KİŞNİŞ _ Aman aman.. Al sana ekmek, al sana soğan! Bunca yıl hangi işine aklım erdi ki!
KILÇIK _ Ah ah! Böylesi bir kadınla yaşamak kısmetmiş, kim derdi ki! Neyse soğana vuralım... Ekmeği de şöyle ortadan yaralım.. Aman mis gibi de kokuyormuş.. (BAĞIRIR) Bu da ne?
KİŞNİŞ _Ne oldu efendi?
KILÇIK _Şuraya... şuraya bak hanım.. Kişniş hanım! Ekmeğin içinden bir burun çıktı! (BURUNU KALDIRIP GÖSTERİR)
KİŞNİŞ _ Neler söylüyorsun Kılçık efendi?
KILÇIK _ İnanmadın anlaşılan! Bak! Bir burun! Burun diyorum canım! Basbayağı, bildiğimiz bir burun!
KİŞNİŞ _ (ŞAŞKIN) Ay! Neler görüyorum! Gerçekten de bir burun! Kesik bir burun... Seni cahil berber... Seni acemi çaylak!



KILÇIK _ Canım, beni ne diye paylıyorsun hanım!
KİŞNİŞ _ Ah ah! Yine traş ederken kimin canını yaktın dikkatsiz! Vah vah... Desene burunsuz kaldı bir talihsiz! Senin yüzünden! Sakal keseyim derken alıverdin garibin burnunu, öyle mi?
KILÇIK _ Canın, ben birşey yapmadım Kişniş hanım. Burun birden karşıma çıktı.
KİŞNİŞ _ Seni kendini bilmez, gittiği yerden kolay gelmez uğursuz adam! Kestin bir garibin burnunu demek...
KILÇIK _ Şu benim müşterilerimden birinin burnuna nasıl da benziyor.
Dur bakayım... Tabii ya! Tıpkı Memur Balkuş’un burnu
bu! Üstündeki sivilcesiyle, kızarıklığıyla ta kendisi!
Bak bak!
KİŞNİŞ _ Ay! Gösterip durma be adam! Bakamayacağım.. Ay şimdi düşüp bayılacağım.. En iyisi bayılmadan çıkıp gideyim. Şu acemi çaylak berberi konu komşuya bir güzel şikayet edeyim.
KILÇIK _Kalbimi kırıyorsun Kişniş hanım...
KİŞNİŞ _ Sen de elalemin burnunu doğruyorsun Kılçık Efendi. Bir buruna bir kalp!
KILÇIK _ Ah! Hiç halden anlamıyorsun. Gel şu buruna ne yapacağımızı birlikte düşüneklim.
KİŞNİŞ _ Bak, hala bana burnu gösteriyor.. Ay, yüreğim daha fazla dayanamayacak. Ben kaçıyorum. Sen de ne halin varsa
gör artık..(ÇIKAR)
KILÇIK _ Kişniş hanım! Dur dedim. Dinlemedi bile. Belki de korkudan bayıldı. Eh, şu burunla uğraşmak da bana kaldı. İşe bakın yahu! Berberim ama, o kadar da acemi değilim. Kimsenin burnunu kesmedim bu güne kadar. Burun birdenbire karşıma çıktı. Neyse!
Şimdi bundan bir an önce kurtulmalı. Önce şunu bir beze saralım.. Ardından sokağa çıkıp bir yere götürüp atalım.. Yoksa başıma iş açılır ki, sonra ayıkla bakalım pirincin taşını!







Sahne 3



ÖYKÜCÜ _Ooo! Bakıyorum herkes yerinde oturuyor! İyi! Demek kimse çıkmaya niyetlenmemiş. Kimsecikler Kişniş hanım gibi kaçmaya yeltenmemiş. Bu arada, söylediklerim boşa gitmemiş. Ne demiştim, olana değil, anlatana bakın siz. Gelelim Kılçık’ın yaptıklarına. Burunu bir bezin içine saklayıp soluğu sokakta alan Kılçık efendi önce ne yapacağını bilememiş. Şu paketi kaldırıp bir kenara atmak mümkün ama ya bir gören olursa? Kime ne söyleyecek? Derdini nasıl anlatacak? Sahi, siz olsanız ne yapardınız söyleyin bakalım. Anlaşıldı. Hiç akla yakın bir durum değil
bu söylediğim. En iyisi biz yine öyküye kulak verelim.
(TAKLİT) Efendim,inanmayacaksınız ama ekmeği tam şöyle keyifle bölüp yemeye hazırlanıyordum ki, şu burunla karşı karşıya geldim. Hayır efendim, ekmeğin içine burnumu soktum demedim! Yo, kimse inanmaz bu masala. Peki öyleyse ne yapmalı?




Sahne 4



SOKAK


KILÇIK _... Burunu gözlerden uzak bir yere atmalı. Aman Kılçık... Sağına soluna dikkat! Gecenin bu saatinde elinde burunla yakalanma kimselere.
(İLERLER) Hah! İşte şu ağaç altı uygun bir yer! En iyisi burunu buraya bırakayım, sonra da kirişi kırayım! (BURUNU AĞAÇ ALTINA BIRAKIR, UZAKLAŞMAYA ÇALIŞIR)
PIRPIR _ Hey sen!
KILÇIK _ (İRKİLİR) Hey ben! Eyvah yakalandık...
PIRPIR _ Efendi.. Yaklaş bakalım.
KILÇIK _ Eyvah! Hem de bir görevli. Şimdi çıran yandı Kılçık efendi!
PIRPIR _ Yaklaş yaklaş.. Ay ışığında yüzünü görelim.
KILÇIK _ Şey.. İyi akşamlar memur bey!
PIRPIR _ Adım Pırpır! Polis görevlisi Pırpır!
KILÇIK _ Ben de... Kılçık. Berber Kılçık! Ah! Sakallarınız
uzamış. İsterseniz sizi hemen şuracıkta traş edeyim Sayın
görevli Pırpır!
PIRPIR _ Önce çöpünü yerden al! Hem de derhal!
KILÇIK _ Çöpüm mü dediniz?
PIRPIR _ Evet! Şu yerdeki paket! Az önce attığını gözlerimle gördüm. Doğrusu sana hiç yakıştıramadım. Efendi bir adama benziyorsun.
KILÇIK _ Ah, şu paket! Gördün mü, düşürmüşüm!
PIRPIR _Neyse! Tam zamanında gördüm. Uyarmak benim görevim..
KILÇIK _ Ben de size çok teşekkür ederim.
PIRPIR _ Ayrıca ne demişler, bu kent hepimizin. Ona evimiz gibi sahip çıkmalı ve temiz tutmalıyız.
KILÇIK _ Doğru söylüyorsunuz.. Çok doğru söylüyorsunuz.
PIRPIR _ Ben doğru söylemişim kaç para! Bazıları yanlış yapıyor...
KILÇIK _ Bazıları mı? Şey...Kim onlar?
PIRPIR _ İşe bak. En yakındakini bi,le göremiyorsun sen. Burnunun ötesini göremiyorsun be adam!
KILÇIK _(PANİK) Burnumun ötesi mi? Yani ben...
PIRPIR _ Hele ki eleştiriye hiç gelemez böyleleri. Burunlarından kıl aldırmazlar.
KILÇIK _ Yapmayın..Etmeyin..Akşam akşam bu kadar...burundan söz etmeyin.
PIRPIR _ Öyle ya! Siz de bildiğiniz gibi davranın! Efendi efendi. Bu kadar lafı burnumdan uydurmuyorum ben!
KILÇIK _ Sinirlenmeyin.. Hiç sinirlenmeyin.(BURUNU ALIR) Aman... Başıma iş açılmadan hemen uzaklaşayım buradan! İyi burunlar sayın görevli.. Yani iyi akşamlar...(ÇIKAR)
PIRPIR _ Ah! Şu dalgın insanlar! Şu unutkanlar! Neyseki benim gibi, halden anlayan, burnu iyi koku alan bir görevli var!
/TEKERLEME, ŞARKI/
Hey Pırpır sana iyi görevler
Hey yurttaş sana iyi akşamlar
Pırpır görevde oldukça
Herkes evinde rahatça horlar...







Sahne 5




Çilekeş Köprüsü. Kılçık’ın gölge figürü elinde burun köprüye yaklaşır.



KILÇIK _ Hah! Çilekeş Köprüsü’ne ulaştım. Çevrede kimsecikler yok.. Hadi Kılçık evladım! Artık şu burundan kurtulalım.. Bir iki üç... Cup suya!
(BURUNU ATAR) Oh suyun ortasını bulduk... Sonunda
şu burundan kurtulduk!
PIRPIR _ ( KÖPRÜNÜN DİĞER YANINDA BELİRİR)
Hey sen!
KILÇIK _ Hey ben? Eyvah! Polis Çırçır! Bir kez daha yakalandık. İşin
bitti Kılçık!
PIRPIR _ Sen.. Şu az önceki berber. Berber Balçık!
KILÇIK _ Eee.. Şey... balçık değil sayın görevli. Kılçık!
PIRPIR _ Her neyse! Bana bak! Suya bir şey mi attın, yoksa bana mı
öyle geldi?
KILÇIK _ Tabii ki size öyle geldi sevgili Çırçır!
PIRPIR _ Çırçır değil be adam! Pırpır!
KILÇIK _ Elbette canım. Karanlıkta karıştırdım.
PIRPIR _ Ama ben karanlıkta suya bir şey attığını gördüm.
KILÇIK _ Yanılmışsınız efendim. Ben suya şey attım... taş attım!
PIRPIR _ Hım...Demek taş attın. İnansam mı?
KILÇIK _ İnanın sevgili Pırpır. İnanmazsanız şeylere sorun..
PIRPIR _ Kimlere sorayım gecenin bu saatinde?
KILÇIK _Yıldızlara sorun.. Sonra aydedeye sorun. Ardıç ağacına sorun. Kayısı ağacına sorun. Sonra şerbetçi otuna sorun..
PIRPIR _ Yeter! Hele siz önce susun! Kafam şişti.
KILÇIK _ Pekala. İşte sustum.
PIRPIR _ Şimdi de doğru evine yollan Kılçık efendi. Suya bir şey
atıp atmamana gelince. Bir kusurun varsa günün birinde
su yüzüne çıkar nasıl olsa! Anlaşıldı mı!
KILÇIK _ Anlaşıldı efendim. İyi geceler efendim! Hoşçakalın
sayın Pırçır!.. Yani Çırpır.. Aman Pırpır!


(KILÇIK UZAKLAŞIR)






Sahne 6



ÖYKÜCÜ _ Kılçık’ı evine gönderdik sonunda. İyi bir uyku çekiyordur mutlaka. Her gecenin bir sabahı var derler. Evet, biz de ertesi sabahı oldu kabul edelim ama, bu sabah bir başka evi ziyaret edelim. Kimin evi mi? Tabii ki bir devlet dairesinde görevli olan Memur Balkuş’un evini. Şimdi gelin hep
birlikte burnumuzu Balkuş’un evinden içeriye uzatalım. Eh, ne de olsa bu öykü bir burun öyküsü, öyle değil mi? (GÖZETLER) Oooo! Memur Balkuş çoktan uyanmış. Anlaşılan bir tatil sabahı. Balkuş bey, sıcak yatağında sabah keyfi yapıyor.Yatağında bir o yana bir bu yana dönüp duruyor. Uzun uzun esniyor, geriniyor... Ah! Kimileri için ne dayanılmaz bir keyiftir yatak keyfi. Memur Balkuş da onlardan biri olmalı. Hani bıraksanız
akşama kadar yatakta kalacak. Yeniden yatmaya gerek
bile olmayacak. Neyse ki, bizimkinin bir programı var.
Şimdi yerinden ağır ağır doğruluyor. Derken, Hizmetçisi Şatifil’den ayna ile tarak istiyor.









Sahne 7



BALKUŞ’UN EVİ



BALKUŞ _ Güzel bir gün! Artık kalkmalı ve güne başlamalı! Hadi
oğlum Balkuş. Bir iki üç de, sonra da zıpla! Bir iki üç... Ah, yataktan kalkmak pek güç. En iyisi Şatifil’e sesleneyim de bana aynamı, tarağımı getirsin. Saçlarımı tararım, yeni bir beyaz tel var mı onu ararım.. Sonra burnumun üstündeki şu sivilce. Nasıl da canımı sıkıyor. Bütün güzelliğimi elimden alıyor.Umarım geçmiştir. Şatifil! Şatifil.. Duymuyor bu kadın beni.. Şatifil dedim!
ŞATİFİL _ (ELİNDE TARAK, AYNA GİRER) Bağırmayın canım.İşte geldim! Alın bakalım işte ayna, işte tarak!
BALKUŞ _ Bu kadın günün birinde beni çatlatacak. Acaba kahvaltı soframı da hazırlar mısın Şatifil?
ŞATİFİL _ Çoktan hazırladım . Hatta topladım bile.
BALKUŞ _ Topladın mı? Ama ben daha kahvaltı yapmadım.
ŞATİFİL _ Yapsaydınız sevgili Balkuş. Masa bu saate kadar keyfinizi beklemez. Sizin için reçelli çörek bile hazırlamıştım ama baktım kalkacağınız yok, çöreği afiyetle ben yedim.
BALKUŞ _Şatifil! Sanırım seni işten atmak çok hoşuma gidecek.
ŞATİFİL _ Bunun için önce yataktan kalkmanız gerekecek..
BALKUŞ _ Hiç değilse suyumu ısıt, banyo yapayım!
ŞATİFİL _Çok geç! Banyo suyunuz çoktan soğudu Balkuş..
BALKUŞ _Yeniden ısıtırsın sanırım.
ŞATİFİL _ Isıtamam. O zaman diğer işlerim aksar.
BALKUŞ _Diğer işlerin neymiş, sorabilir miyim? (ÇIKAR)
ŞATİFİL _ Daha kuaföre gidip saçlarımı yaptıracağım.
Manikürcüye gidip tırnaklarıma baktıracağım..





Masaj yaptıracağım.. Bütün bunların hepsi size daha iyi hizmet etmek için. Ah! Bu evde çok yoruluyorum..Adeta harap oluyorum. Umarım yakında ücretime zam yaparsınız.
Tabii fiyatlardan haberiniz bile yok sizin. Bir manikür kaç
para biliyor musunuz peki? (ÇIKAR)
BALKUŞ _ (DOĞRULUR) Ne kadın! Ya ben? Ne kadar sabırlıyım! Neyse işimize dönelim. Önce aynayı yüzümüze çevirelim. (ŞAŞKIN, YÜKSEK SESLE) Aman! Olamaz... Burnum... Yani burnum...Yerinde yok! Şatifil..Şatifil!..
ŞATİFİL _ (GİRER) Yine ne oldu sevgili Balkuş?
BALKUŞ _ Şu halime... Şu yüzüme bak Şatifil. Burnum... Burnum yerinde yok.. Yok diyorum, inanabiliyor musun?
ŞATİFİL _ (İLGİSİZ) Akşam nereye kaldırdıysanız ordadır.
Çok dağınıksınız Balkuş.. Çok!
BALKUŞ _ Sen... Sen ne diyorsun Şatifil! Burnumu nereye kaldıracağım? Aman Allahım! Öldüm ben..Bittim. Burnum çekip gitmiş..Sahibini terk etmiş! İyi ama şimdi işe nasıl giderim? İş arkadaşlarıma ne derim! Burunsuz bir memur olur mu peki? Şu terfi işini kesinlikle unut Balkuş.. Burun yoksa terfi de yok. Terfi yoksa gelecek de yok. Para pul da yok.. Ev de yok.. Pufla koltuklu fayton da
yok.. Çünkü burun yok... Burnu olmayanın hiçbir şeye
hakkı yoktur. Ah! Geleceğim mahvoldu. Burnumla birlikte
umutlarım da gitti.. Belki beni işten bile atarlar. Bir
dakika.. Daha.. daha önemlisi Sümbül.. Ya sevgili
nişanlıma,Sümbül’e ne diyeceğim.. Burunsuz bir koca onun
ne işine yarar! Ah! Durumum akla zarar! Hem işten, hem de
eşten olacağım... Yerlerde sürünüp kalacağım... Aman
dostlar.. Öldüm ben.. Bittim!











Sahne 8



ÖYKÜCÜ _ Burunsuz Balkuş’u gördünüz mü? Burunsuz kalmak çok zor bir durum olmalı. Bu arada herkes kendi burnunu bir kontrol etsin bakalım, yerli yerinde mi? Ne olur, ne olmaz, değil mi ya? Neyse, zavallı Balkuş ne yapsın? Giyinmiş, kuşanmış, sonra da burnunun olması gereken yeri bir mendil ile kapatıp işinin yolunu tutmuş. Bir devlet dairesinde çalışıyormuş Balkuş. Gün boyu yazılar yazar, dosyalar tutarmış. İyi ama şimdi arkadaşlarının yüzüne nasıl bakacakmış? Burunsuz halini onlardan daha ne kadar saklayacakmış?
Sonunda, mendili elinde, eli burnunda saklana gizlene çalıştığı dairenin önüne kadar gelmiş Balkuş. Tam içeriye adım atacakken...birden kapıya bir araba yaklaşmış ve... Neler olmuş dersiniz?






Sahne 9






BALKUŞ _ Ah!... Canım burnum neredesin? Ya ben sensiz ne yaparım? Ne oldu, nasıl kayboldu, ben kime nasıl anlatırım!..
(BİR ATLI ARABA TASVİRİ, KAPIDAN ÇIKAN
BAY BURUN) Aman..
Bir araba! Dikkat et Balkuş. Arabanın altında kalıp burnundan sonra bir de canını kaybetme. Ama... Ama bu da nesi?



Arabadan inen... Arabadan inen... elbette ya! Benim burnum bu! Yemin ederim bu o... Nasıl da güzel giysiler giyinmiş böyle! İşe bakın siz! Benim burun sanki yüksek bir devlet memuru. Ne memuru canım! Şu tavırlara, şu edalara bakılacak olursa belki de bir müdür! Hayır hayır , besbelli genel müdür!Kesinlikle bir yönetici. Başkan... Başkanlar başkanı! İyi ama nasıl olur? Şimdi de geri gidiyor.. Yeniden arabaya biniyor.
BURUN _ Arabacı! Yeniden büyük otele lütfen! Hiç zaman yitirmeden!
Toplantıya zamanında yetişmeliyim.
BALKUŞ _ Gidiyor. Hem de büyük otele. Aman Balkuş.. Sakın elinden kaçırma onu. Hemen peşine düş... Yoksa burun gitti gider...

/ARABA HAREKET EDER, BALKUŞ PEŞİNDEN KOŞAR/


Kitapcık/ Burun




“EĞLENCELİ BİR BURUN ÖYKÜSܔNÜN

ÖYKÜSÜ!



Tiyatromuza hoşgeldiniz!
Birazdan “Eğlenceli Bir Burun Öyküsü” adlı oyunumuzu izleyeceksiniz. (Belki de çoktan izlediniz!)
Sevgili Arkadaşlar, elinizdeki bu küçük kitapçıkla, oyunumuzu biraz daha tanıtmak ve öyküsünden esinlendiğimiz ünlü Rus öykü ve oyun yazarı Gogol’ü olabildiğince sizlere tanıtmak istiyoruz.
Söylediğimiz gibi, bu yalnızca küçük bir kitapçık.
Sözü uzun tutup sizleri bunaltmaktan yana değiliz. Ayrıca; okuyacağınız metinler oldukça eğlenceli olacak; en azından izlediğiniz ya da izleyeceğiniz oyunumuzda olduğu gibi.


“Eğlenceli Bir Burun Öyküsü”; oyundaki Öykücümüzün de söylediği gibi,akıl almaz, dahası saçma bir öykü Arkadaşlar.
Ne var ki; belki de dünyanın en eğlenceli, en akılda kalan öykü ve masallarının akıl almaz bir yapı üstüne kurulduğunu şöyle bir hatırlayın öncelikle.
Bu uyarımız özellikle büyüklere!
Hani oyundan çıktıktan sonra sizlere duyurmasalar bile, kendi kendilerine söylenip” Hiç olacak şey mi canım! Bir burun nasıl olur da yerleştiği yüzden çekip gidermiş bakalım..” diye mırıldandıklarını duyar gibi oluyoruz.
Ancak bu sevgili büyüklerin, yine sizlere daha bir kaç yıl öncelerde parmak boyundaki çocuğun, ya da kurdun afiyetle midesine indirdiği (üstelik daha sonra avcı marifetiyle yeniden yaşama döndürdüğü) Kırmızı Şapkalı Kız’ın masalını keyifle anlattığını sakın unutmayın.
Küçükken dinlediğimiz masallarda anlatılan , yaşanılan her olağanüstülüğü olduğu gibi kabulleniriz; ancak yaşımız büyüdükçe ve “gerçekler” bize dayatıldıkça sunulan her mesajı daha bir akla mantığa vurmaya kalkışırız.
Bu söylediklerimizi bir başka sanat alanından, resimden örnekleyelim dilerseniz. Ünlü kübist ressam Picasso’nun adını mutlaka duymuşsunuzdur. Picasso, tüm sanat yaşamı boyunca çizgilerini bir çocuğun naifliği (basitliği) ve kolaylığına indirgemeye çalışmış bir büyük ressamdır. Ona göre, bir çocuğun çizdiği resimde her türlü sınırlamanın ötesinde sınırsız düş gücü ve arayış özgürlüğü vardır.
Masalların sevimli ve olağanüstü dünyası da tıpkı bunun gibi olmalı. Düş gücünü zenginleştiren, dünyaya bambaşka bir pencereden bakmamızı sağlayan ve bizi birey olarak “çoğaltan” bir güzelliği vardır tüm masalların. Bu nedenle “hiç böyle bir şey olur mu canım”, diye sormayız. Yalnızca eğlenir ve anlatılanın tadını çıkarmaya çalışırız.

Çünkü, laf aramızda eğlenmesini bilmeyen insanların yalnızca canı sıkılır: Hani koltuğa keyifle kurulup bir sihirbazın bizim için hazırladığı gösteriden tad almak dururken, tırnaklarını yiye yiye “iyi ama bunu nasıl başardı” diye kendisine sorup duran huzursuz izleyici gibi!


Öyleyse gelin Burun’un kendi ülkesinden, yani öykü kahramanının yüzünden kaçıp şöyle bir tur attıktan sonra geri dönmesini de eğlenerek izleyelim: Çünkü, adı üstünde zaten öncelikle eğlenceli bir öykü bu.
Bu arada, eğlenceli, dahası akıl dışı bir öykünün bile eninde sonunda bir iki işe yarar cümleyi, yaşama dair bir kaç güzel soruyu”aklımıza emanet edeceğini de” sakın unutmayalım!


Kim ne derse desin, akla zarar, düpedüz saçma öyküler belki de biz insanları en çok özgürleştiren, en hoşgörülü yapan öykülerdir. Dünyanın tüm ciddiyeti, hele hele büyük adamların hani o “koca dağları ben yarattım” diyen ve aslında oldukça komik olan asık suratları karşısında bizim elimizde de böylesi şenlikli bayraklarımız var çünkü.
Dalgalandırmak için daha ne bekliyoruz?

Eh, artık Bremen Mızıkacıları rahatlıkla konser verebilir; Fareli Köyün Kavalcısı tüm fareleri peşine takıp gidebilir ve Kırmızı Şapkalı Kız kurtla arkadaşlık yapabilir. Çünkü masalın kendi gerçekliği içinde biz onları çoktan kabullendik. Dahası, belki de masalın bir parçası olduk: Elimize bir flüt alıp Mızıkacılara katıldık, adımlarımızın hızını Kavalcıya göre ayarladık ve Kırmızı Şapkalı Kız’ın küçük sepetine anneannesine götürmesi için bir masal kitabı da biz bıraktık: Masalın adı “Eğlenceli Bir Burun Öyküsü” mü yoksa?





OYUNUN ASLI BİR “ÖYKܔ!




Oyunumuz bir uyarlama Sevgili Arkadaşlar.
Uyarlama, bir öykünün ya da bir romanın sahne için yeniden yazılmış biçimi.



İzleyeceğiniz “Eğlenceli Bir Burun Öyküsü” ise, geçtiğimiz yüzyılda yaşamış ünlü bir Rus yazarının, NİKOLAY GOGOL’ün “Burun” adlı öyküsünden yola çıkılarak uyarlandı.
GOGOL, yazın dünyasının çok tanınmış bir büyük adı Sevgili Arkadaşlar. Aslında bu oyun ve elbette bu kitapçık aracılığıyla bir amacımız da onu, yani Nikolay GOGOL’ü sizlere tanıtmak.
Çünkü sanatın bir görevci yanı da bu. İzlediğiniz ve çok sevdiğiniz bir filmin, aslında bir romandan uyarlanma olduğunu öğrendiğimizde hemen o romanı bulup okumak isteriz. Ya da, bir oyunda, bale gösterisinde... bizi büyüleyen bir müziğin kimin tarafından bestelendiğini araştırmaya başlarız.
Bir resim, bir yontu, bir şiir... bizi bambaşka yolculuklara çıkarır ve sonunda bu güzel yolculuktan daha donanımlı, daha zengin döneriz. Aslında bilgilerimiz ya da beğenilerimizle birlikte çoğalttığımız asıl şey “kendimizden” başka bir şey değildir. İşte sanatın belki de en önemli yanı, beklentisi budur Sevgili Arkadaşlar. Sanat, her birimize dünyayı bir başka gözle de algılama ve değerlendirme olanağı sağlar. Gerçeğin, yine bir başka gerçekle, ya da (öykümüzdeki gibi) gerçek dışılıkla dile getirilmesi düşünce ülkemizi giderek genişletir!
Bizi çoğaltan, zenginleştiren, uygarlaştıran bu güzel evrene “sanata” yaşasın dememek mümkün mü?




YAZARIMIZI TANIYALIM!



Oyunumuzu hazırlarken, kaynak aldığımız öykünün “Burun” adını taşıdığını, bu öyküyü kaleme alan yazarın ise Nikolay GOGOL olduğunu söylemiştik.
Öyleyse şimdi GOGOL’u daha yakından tanımanın tam sırası!

GOGOL, 1809 yılında Polonya sınırındaki bir kentte, Soroçintsiy’de doğmuş. GOGOL, henüz okulda okurken, yani sizin yaşlarınızda kalemi kağıdı eline alıp amatörce oyunlar yazmaya başlamış bile Sevgili Arkadaşlar.
Okulunu bitirdikten sonra Rusya’nın başkentine, Petersburg’a yerleşen GOGOL, istediği gibi bir işe giremeyince yazarlık yapmayı sürdürmüş. Kısa süre içerisinde yazın çevresinde kendini kabul ettirdikten sonra da birbiri ardına romanlar, kısa öyküler ve oyunlar yazmaya başlamış.
GOGOL’ün yaşadığı dönemde Rusya çarlık yönetimi altındaydı Sevgili Arkadaşlar. Çarlık rejimini bir çeşit kırallık gibi düşünmeniz mümkün.
Bu nedenle tam anlamıyla bir özgürlüğün, serbestliğin olmayacağını tahmin etmeniz de zor olmasa gerek. Oysa GOGOL, nasıl derler, biraz sivri dilli bir yazardı. İçinde bulunduğu sistemi eleştirmekten, dahası onunla hafifçe de olsa alay etmekten geri durmuyordu.



Adını sıkça duyacağınız Müfettiş adlı oyunu, Çarlık rejimini, bürokrasi denilen yönetim modelini eleştirdiği için GOGOL bir anda dikkatleri üstüne çekmekte gecikmedi.
Sonunda baskılara daha fazla dayanamayan GOGOL ülkesini terk etti ve tam oniki yıl yurt dışında gezindi. Bu yaşantı ise onu sinirli, öfkeli, gergin bir insana dönüştürdü Sevgili Arkadaşlar.
Oysa yazdığı öyküleri, oyunları inceleyecek olursanız GOGOL’ün oldukça eğlenceli bir yazar olduğunu, dahası komik şeyler anlattığını göreceksiniz. İnsanların burnu büyüklüğüyle dalga geçen, bilmediği konularda büyük sözler söyleyenleri alaya alan, kültürlü görünmeye çalışmasına rağmen içi “kof” olan kişilerle düpedüz eğlenen GOGOL, kolayca akıl edebileceğiniz gibi, oldukça duyarlı bir yapıya sahipti.
Yaşadığı çağdaki insanların duyarsız ve aldırışsızlığına hiçbir zaman akıl erdiremedi bu yüzden. Yazdıkça eleştirdi, eleştirdikçe yazdı. Sonunda ise ortaya çok sayıda unutulmaz yapıt ortaya çıktı.


Bir Delinin Anıları, Palto, Araba, Burun gibi öyküleri elden ele, dilden dile dolaştı. “Ölü Canlar “ adlı romanı ise alaysama (ironik) tarzı diyebileceğimiz bir yazınsal türün belki de en kalıcı örneklerinden bir tanesiydi.
Ne var ki, giderek içindeki öfkesini büyüten ve dünyayı olduğu gibi kabullenemeyen Gogol, bu güzel romanının ikinci cildini bir sinir krizi sırasında ateşe atmaktan çekinmedi.
Nikolay GOGOL, özellikle öykülerinde küçük insan diye tanımlayabileceğimiz karakterleri, yani çiftçileri, memurları, esnaftan kişileri... büyük bir başarıyla dile getirdi. Zaman zaman onları düş gücünün olanakları çerçevesinde bambaşka dünyalara taşıdı. Yerginin belki de en büyük olanağı olan “saçmayı” öykü temalarında kullanmaktan kaçınmadı.
Okuruna “gerçeğin” bize dayatılanın dışında daha farklı tanımları da olabileceğini göstermeye çalıştı. İnce bir zekanın ürünü olan yerginin, ölçüsünde yapılan bir alayın kimi zaman daha eğitici olabileceğini yapıtlarıyla kanıtladı. Hoşgörü aşıladı, insan olmanın erdemlerini bir kez daha hatırlattı ve ne güzel ki, bütün bunları birbirinden güzel oyunlarla, öykülerle, romanlarla gerçekleştirdi.
Şundan hiç şüphemiz yok: GOGOL’ü daha çok, daha yakından tanımak isteyecek ve onun bu hem eğlenceli, hem güzel hem de yazınsal değeri olan yapıtlarını bulup okuyacaksınız.
Kim bilir! Belki de çok daha sonra onun bir öyküsünden yola çıkıp bir başka sahne uyarlamasını da siz yaparsınız. Neden olmasın!
Bu önemli yazar 1852 yılında, çok sevdiği ülkesine döndükten sonra hayata veda etti Sevgili Arkadaşlar.
Bu gün, bir kitapçıya gidip kendiniz için kitaplar bakınırken, raflarda GOGOL’ün kitaplarına da şöyle hızlıca bir göz atacağınıza eminiz.
Ne kadar şanslısınız aslında! Henüz GOGOL’ün yapıtlarını okumadınız ve gerçek bir hazine kitap raflarında sizleri bekliyor!



BURUN BEY... SAHNEYE LÜTFEN!



Sevgili Arkadaşlar!
Sahnelemeye niyetlendiğiniz bir oyun metni ne denli güzel, çekici olursa olsun, eğer doğru bir seçim ve yaklaşımla ele alamazsanız sonuç elbette başarılı olmaz.
“Eğlenceli Bir Burun Öyküsü” de böyle bir metindi açıkçası.
Sonuçta oyunu uyarlayan yazarımızla, yöentmenimizle, oyuncu dostlarımızla baş başa verdik... günlerce söyleşip tartıştık ve “burnumuzun” doğrusuna gitmeden, oyunu aklımıza yatan en iyi yöntemle sahnelemeyi kararlaştırdık.

Yapacağımız iş basitti. Öykümüzün asıl sahibi Gogol bizlere bir masal anlatmıştı ve bizler de böyle yapacaktık. Sonunda, burunun öyküsünü bir öykücüye anlattırmaya karar verdik.
Tiyatro, aslında bir öykü anlatma sanatıdır Sevgili Arkadaşlar. Bazen anlatılan öykü başından sonuna kadar “canlandırılır” ve bizler bunu “dramatik anlatım” olarak tanımlarız.
Kimi zaman ise, öykü bir öykücünün diliyle (ona yakışan bir uslüpla) anlatılır. Öykünün en can alıcı, önemli bölümleri ise yine oyuncuların katılımıyla sahneye taşınır.
Eski dönemlerde , yöre yöre gezinen ve gittiği yerlerdeki insanlara öykü anlatan usta öykücüler olduğunu biliyor muydunuz peki?
Bu öykücüler, anlatılarında yer alan kişileri de (karakterleri) kendileri canlandırarak öykülerine apayrı bir keyif katarlarmış.
Çoğu ülkede böyle gezgin öykü anlatıcılarının yaşadığını biliyoruz. Bu yeteneklerini hem büyük bir keyifle yapan, hem de yine bu yetenekleri aracılığıyla geçimlerini sağlayan sanatçılar belirttiğimiz gibi, bizim topraklarımızda da yaşamışlar. Yöredeki kahvelerde, meydanlarda toplanan insanları anlattıklarıyla kendisine hayran bırakan bu insanlar “meddah” diye adlandırılıyor.
Bildiğiniz gibi, günümüzde de tek başına tiyatro gösterisi sunan sanatçılar var. Bunları da, bu eski ve güzel geleneğin bir uzantısı olarak değerlendirmek mümkün.
Yine çok öncelerde, tiyatronun günümüzdeki kadar kurumsallaşmadığı günlerde, bir araya toplanıp bir durum ya da olayı eğlenceli bir biçimde anlatmayı seçen sanatçı gurupları de oluşmuş Sevgili Arkadaşlar.



Eh, bunların işi “meddaha” göre daha kolaymış elbette. Görev paylaşımı, rollerin dağıtılmasının yanında başka olanaklar da veriyormuş bu sanatçılara. Örneğin, müzik aletiyle oyunu daha eğlenceli, daha şenlikli hale getirebiliyorlarmış.
Bizim geleneksel tiyatromuzdaki bu tür gösteriler “Orta Oyunu” olarak adlandırılıyor. Kendilerini çepeçevre saran izleyicilerin ortasında gerçekleştirilen bu oyunlar, yine izleyicilerle yakın ve sıcak bir ilişki kuruyor. Yani hem izleyenler, hem oynayanlar neredeyse hep birlikte bir güzel eğleniyorlar.

Bu tarz uygulamalar benzeri biçimde başka ülkelerde de gerçekleşmiş Sevgili Arkadaşlar.
Bugün, köklü ve büyük bir tiyatro geleneği olan İngiltere ve İtalya gibi ülkeler de geçmişte buna benzer deneyler yaşamışlar. Özellikle İtalya’daki geleneksel uygulama , kendine özgü bir tiyatro geçmişiyle çağdaş tiyatronun gelişmesinde önemli bir görev üstlenmiş. Commedia dell’arte olarak bilinen ve “Güldürü Sanatı” diye tanımlayabileceğimiz bu yöntem, aslında bizim geleneksel tiyatromuzdaki “Orta Oyunu”na bir hayli benziyor.
Öyküdeki karakterler abartılı bir biçimde sunuluyor. Oyuncular yüzlerine mask takıyorlar ve gerek vücut hareketleriyle, gerekse konuşma biçimleriyle izleyenlerin dikkatini sürekli ayakta tutuyorlar. Bu iki tiyatro yaklaşımının, yani İtalyanların Commedia dell’arte tarzıyla bizim Orta oyunu’nun başka ortak yanları daha var Sevgili Arkadaşlar.
Örneğin her iki tarzda da değişmeyen, asal karakterler var. Bizim Orta Oyunu’nda Kavuklu ya da Pişekar’a karşılık; İtalyan geleneksel tiyatrosunda da “Arleqino”, “Harpagon” karakterleri var.
Abartılı oyunculuk, anlatılan öyküdeki olağanüstülükler, halk gülmecesinin temel unsurları... bu iki farklı ülkedeki geleneksel yaklaşımın diğer ortak yanları.
Sözü çok mu uzattık acaba?
Ne yapalım! Biz tiyatrocular konu tiyatro olmaya görsün, susmak bilmeyiz.
Sonuç olarak, “Burun”u sahnelerken geleneksel tiyatronun bu güzel ve kalıcı unsurlarını yanyana getirmeyi seçtik. Öykücümüz bir “meddah” tarzında öyküsüne başladı, oyuncu arkadaşlarımız ise, öykü elverdiği için sözünü ettiğimiz şu “komedi sanatı”nın değişmez yöntemlerini de kullanarak, anlatıma katıldılar. Sonuçta ortaya şarkılı, danslı, masklı... eğlenceli bir anlatım biçimi çıktı.
Biz bu yaklaşımı seviyoruz Sevgili Arkadaşlar. Anlattıklarımızın yalnızca bir öykü olduğunu bizlere her an hatırlatan bu sahneleme yaklaşımının “Burun”a cuk diye oturduğuna inanıyoruz.





KEYİFLER YERİNDE... YA “BURUNLAR”?



Tiyatro izlemek bir keyif işi. Tiyatro sevgisi geliştikçe, oyun izleme tutkusu arttıkça insan tiyatrosuz yapamıyor!
Evet, biz oyuncular, sahne düzenleyicileri, yazarlar, teknik elemanlar... olarak gerçek bu. Siz izleyiciler için durumun farklı olduğunu düşünmüyoruz.
Tiyatroyu seviyorsanız, her yeni oyunu mutlaka merak ediyorsunuz çünkü. Acaba sizler için bu kez ne tür bir öykü hazırladılar? Nasıl bir sürprizle karşılaşacaksınız?
Kısacası o küçük ve güzel burunlarınızı tiyatrodan içeriye sokmadan edemiyorsunuz.

Mümkün olsa perdenin gerisini de görmek, tanımak isteyebilirsiniz, çünkü o gizli dünya her zaman için ilgi odağı olmuştur.
Belki de bizler bu sevimli burun öyküsüyle bütün bunlara yanıt vermeye çalışıyoruz Sevgili Arkadaşlar.
Düş gücünüzü kışkırtarak, her türden saçmaya, akıl dışına kapı aralamanızı istiyoruz.
Sokaktaki yaşamı, insanları, tarihi... merak etmenizi, evet söylemenin tam sırası, burnunuzu (öğretilenin tersine) her şeye sokmanızı istiyoruz.
İlgi, merak ve sonunda yığınla beynimizin kapısına dayanan sorular bizlere var olduğumuzu, hissettiriyor çünkü.
Yaşadığımızı hissettiriyor.

İşte öykümüz bunu anlatıyor.
Gerçeği, gerçeküstünün o dizginlenemez coşkusuyla dile getiriyor.
Burun’u severek izleyeceksiniz ve...
...beş duyunuz birden harekete geçecek.
Daha iyi görmek, koklamak, dokunmak, işitmek, tatmak kısacası sevmek için!

Öyleyse daha ne bekliyorsunuz!
Yoksa birinci zil verilmedi mi?












4152




Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.