Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






matinede mükremin

MATİNEDE MÜKREMİN

Cem Yay. I984

(!984 Sabahattin Ali Öykü Ödülü)




arka kapak:
Yayınevimizce yayınlanan ve 1984 Sabahattin Ali Öykü Ödülü’nü alan “Matinede Mükremin” adlı yapıtı yazarın ilk öykü kitabı. Önel, birey toplum ilişkilerindeki trajiği ele alan öykülerinde, yer yer ironiye de yaslanarak değişik bir anlatım tadı yakalıyor.
Matinede Mükremin, sonrakileri merakla bekleten bir ilk kitap.


Kitaptan Bir Öykü/


HEZARFEN'IN İBRET DOLU SERÜVENi



Birinci 'bab:

«iptida, Okmeydanı'nın mimberi üzre rüzgâr
şiddetinden kartal kanatları ile sekiz dokuz kere
havada pervaz ederek talim etmiştir...»


Muradım uçmaktır Baba Rüstem.
Deli olma Çelebi, insanoğluyuz. Kuş cinsinden mi belledin bizi?
İyi düşünmüşüm ve de hesabını gayetle iyi yapmışım. Uçabilirim. Her daim en akıllı en muktedir yaratık demez miyiz biz ademoğulları için? Sana yemin billah ki, iş bu gerçeği bir kere daha doğru çıkartacağım.
Aklın bir karış havadadır Çelebi. Şimdi bedenini de havadar etmek dilersin. Kafana koyduğunu yaptığını bilirim. Peki nasıl olacak bu iş?..
Tıpkı Cevheri'nin Nişabur'da yaptığı gibi yapacağım. Galata Kulesi'nden atacağım kendimi.
Damlara çakılıp parçalanmayasın?
Ben o kurşuni sivri damları, kubbeleri geçeceğim Baba. Düşsem düşsem en kötüsünden denize düşerim.
Ahmet yeniden çöküyor kanatların yanına. Salon karmakarışık. Varsa yoksa bir çift kanat. Ve de kanat artıkları. Bezler, paçavralar, çıtalar, âlâ güçlü tutkallar, sicimler, besmeleler... Lahavle çekip gidiyor Baba Rüstem. 'Nedir insan aklını tarumar eden Ya Rab, diye söylenmeyi ihmal etmiyor tabiî.
Ahmet, koca kartonların paftaların üstündeki ince hesapları bir bir kontrol ediyor.
Şu kanatları bir çırparsam denize ulaşırım. Sonrası kolay. Pencereyi açıyor. Hava bozuyor mu yoksa? Lodos habercisi bu rüzgâr.
Kapı çalıyor.
Merhaba Üstat. Ben Tevatür Gazetesinden Akif. Yarın kendinizi Galata Kulesi'nden aşağı bırakacağınızı haber aldım da, doğru mu değil mi diye bir sorayım dedim.
Kendimi aşağıya bırakacağımı kim söyledi? Uçacağım be adam!
Uçmak mı?.. Allah Allah... Bir intihar vakası diye not almışım.
Gazetecilerin o kendilerine özgü rahatlığıyla salona geçiyor Akif. Dev kanatlan görüyor.
Anlaşıldı Üstat. Sen ciddi ciddi uçacaksın be. Şu kanatların yanına geçiver de bir fotoğrafını olsun çekelim. Kesip saklarsın. Yarın öbür gün çoluk çocuk bakar bakar övünür.

(Dede senin zamanında fotomontaj bu kadar başarılı mıydı allasen. Şuraya bak.. Gökyüzünün ortasına ne de güzel montelemişler seni. Uyanıkmış bizim moruk. Yerli İkaros numaralarına yatıp köşeyi dönmeye kalkıştı herhal. Neyse ki, günümüzde uçmanın yetmiş türlü biçimi var da, böyle hilekâr dümenlere yatmıyoruz. rHaydi moruğun şerefine uçalım babalar...)
Muhavere...
Batıda ilginç gelişmeler var mirim, örneğin Fransızlar Amerika'yı bulmuşlar.
Sakın söylediğiniz yanlış olmasın? Fransızlar değil İspanyollar olacaktı. Ayrıca onlar Amerika'yı değil Amerika onları bulmuştur.
Nasıl olur efendim?
Nasıl olmaz efendim! Onca silah endüstrisi... Onca makine , teçhizat... Onca tarımsal ürün... Onca sığır...
İspanya'da sığır yok mu?
Canım şurada güzel güzei konuşurken işe fitne karıştırmanın alemi var mı?
Adım gibi biliyorum ki, birazdan sözü bize de getireceksiniz. Etrafta onca jurnalci kol gezerken doğru mu bu yaptığınız.. Neyse, biz yine batıya dönelim efendim.
Ah Evropa. Çalışkan insanlar vesselam, ilim ve fende başlarını almış gidiyorlar. Biz ise maalesef yerimizde sayıyoruz.
Savaşlar bizi perişan etti Üstadım. Hele ileride bizi bir Kırım harbi beklemekte ki...
Yahu barutu biz mi bulmuştuk yoksa Çinliler mi?
Aslında ortalığı Japonlar karıştırmış diyorlar. Hele o elektronik makineler. Duyduğuma göre şimdi de elektronik beyin büyüklüğünde bir kibrit kutusu yapmışlar.
Acaba ters mi söylediniz Mazlum Çelebi?
Ters mers! Yapmış ya teres oğlu teres...
Ya siz bugünkü gazeteyi gördünüz mü? Şu habere bakın. Çelebi Ahmet adında biri bugün Galata Kulesi'nden atlayıp uçacakmış.
Evet... Resmi de var işte. Allah’ın izniyle Galata Kulesi'nden kendimi kapıp koyverdim mi soluğu Üsküdar'da alırım gayrı, diye bir de demeci bulunmaktadır.
iyi ama efendim, maksat karşıya geçmekse neden Şirketi Hayriye'nin vapurlarından birini tercih etmiyor?

Hezarfen Ahmet Çelebi, dalda bir yaprak olmayı da isteyebilirdim, diye düşündü. Ya da minyatürde bir renk. Görkemli bir köprüde ayak olmak da güzel. Bir eğlentide ozan kesilmek de. Saza mızrap, denize mavi, buluta rüzgâr da olunabilir pekâlâ. Seçim hakkı bana kalmış.
Şiir sever. Hafif deliliği de. Neyse, ikisi de aynı kapıya çıkıyor. Az ozanlık az delilik değil mi? Az ozanlık biraz da kuşluktur belki, ille kollara dizeleri mi takınmak gerekir. Kimi zaman böylesi gerçek kanatlara da iş düştüğü oluyor işte. Belki gökyüzünde şiirin hasıyla bile burun buruna gelinebilir. Belki bir yıldıza sürünerek geçerken belleğim cilalanıverir, neden olmasın. Bakarsın bir yaşına varmadan önceki yaptıklarımı bile hatırlamışım... Kim çıkardı beni ana rahminden, sıcak sevgili bakışlarını yeniden hissederim üstümde. Kim üflediyse kulağıma ilk ezanı, onun nur yüzünü görürüm, ilk şarkımı dinler gibi olurum ve bakarsın katılırım bu kez.
Hezarfen bir ceket provasındaymıscasına giyip giyip çıkarıyor kanatları dev aynanın karşısında. Her bir şeyi iyi düşünmek gerek. Uçmak hassas bir denge. Bir yanın bir yanına ağır gelmeyecek. Bir yanın bir yanından dirhem çaldı mı işin bitiktir Çelebi.
Coşkumu Marmara'nın sularına gömmeye varım. Gerisi ölüm olsun isterse. Ne çıkar çakılırsam kurşuni sivri kubbelere? Ne kaybederim? Varmaz mıyım o zaman gerçek uçmanın tadına? Can tende ince bir zar. Yırtılana kadar taşımıyor muyuz?


Bunlar ozanca düşünceleri onun. Bir de işin bilgece, hezarfence düşünce yanı var. Akıl yanı. Akıl ve yürek yanı.
Uçmanın özü nerde gizli Tanrım? Her şey hafiflemeyle olmuyor mu? Kuş kanadını çırpınca hafifliyor. Günahkâr sadaka verince. Yerde kanat çırpmanın haince bir acemiliği var. Yedi günahın yedi sadakası hafifletiyorsa yetmişi de ayakları yerden kesmeli. Vaaz dinlerken güzel, dua ederken saf ve uyurken günahsız olan kullarını uçmaya lâyık görmeyen Yüce Tanrı. Direncim sana değil, insanın kendine. Muktedir kıldın beni. Sınırımı koymadın. Sana ulaşana değin yolları açık eyle Yarabbi. Sana varma çabasında aklımı emanet ettiğim yine sen değil misin? Senden sana bir yolculuk değil midir ömrümüz? Şu dünya kargaşasındaki küçük aldatmacalarımızın kanatlı olmasına hiddet gösterme. Üfle sıcak, sevecen nefesinle kol altlarıma, inancımı tam, bilgimi kusursuz kıldım. Gayreti de unutmadım. Utandırma beni. Tanrım.
Uykudayım. Uçmaklı bir yolculukta. Hızla zaman ötesine gidiyorum. Bir nebze soluklanmak yok. Ötede bir adam görüyorum. İlkten belli belirsiz, iki düz sathı kollarına sıkıca sarmış. Durduğu yeri fark ediyorum. Minarenin en üst şerefesinde. Aşağıda insanlar görüyorum. Adam korkudan azade. Yürekli, inançlı. Zaman hayli eski. Çünkü elektronik zaman makinelerinin yanıp sönen ışıklı levhasında şunları okuyorum: Bin on üç. Teşrinievvel. Nişabur.
Adın?
Cevheri, imamım ve bilgeyim. Ararım araştırırım not alırım. Yazarım, denerim, öğrenirim, öğretmeyi dilerim. Ayrıca söz derlerim, deyiş toplarım.
Ne sözü?
Ne olursa. Senin dediğin benim duyduğum. Benim dediğim elin duyduğu. Konuştuğumuz anlaştığımız.
Nedir bu uğraşın gereği imam Cevheri?
Sözümüz gelecekte insanlara kalsın isterim. Nasıl anlaştığımızı bilsinler isterim. Seslensinler isterim bizim güzel seslenişimizle birbirlerine, öğrensinler isterim biz atalarının deyişlerini. Asıllarını bilsinler İsterim. Ben gibi gerçeğe, değerliye sahip çıksınlar isterim. Düşünsünler isterim. Konuşsunlar, anlaşsınlar, sevişsinler velhasıl...
Nerden bilinirsin Cevheri?
Türkistan'ın Farab şehrinde doğdum. Irak ve Mısır'da bulundum.
Nereye gideceksin Cevheri?
Tanrıya. Asıl yolum Tanrıya katılmaktır. Asıl amacım onun dilinden bilmektir. Önün dilinden söylemektir.
Nasıl olacak bu imam Cevheri?
Musiki bilmekle olabilir. Şiir söylemekle de. Hele bir de sevgiyle donatmışsan kendini. Ağacın nemini paylaşabilirsen, çiçeğin tozunu fark edebilirsen, toprağın kurduna dokunabilirsen... önce beden senden kurtulur. Ardından bir hafiflik. Artık bir başka aleminsin. Tanrı senden yana. Bırak kendini. Kuşlarla birsin. Gerçeğe yaklaştın. Yaklaştım. Tanrım sana şükür. Dua. Amin.
Cevheri bırakır kendini şerefeden. Hiç kıpırdamaz kolları. Taş gibi düşer yere. Dağılır bedeni. Ahali ürker, kaçışır. Çığlığa keser ortalık.
Ahmet Çelebi uyanır. Ter içindedir. Tanıdım seni Cevheri, der. Bildim seni. Ustam, örneğim, bilgem, büyüğüm, cömerdim, güzelim, dostum, ulum... Ben senin izindeyim. Sen atladın, ben havada kalacağım.

Sarayburnu. Sinan Paşa Köşkü.
Öğle sonrası. .Lodos azgın. Deniz deli danalar gibi yükleniyor körfezin içine. Sinan Paşa Köşkü'nde bir kaynaşma. Murat Hüdavendigâr maiyetiyle köşktedir.


Nedir bu uğultu Sefer Ağa?
Murat'ın sesi körfezin karşı yakasında toplanmış ahalinin uğultusundan daha görkemli.
Sultanıma arz etmiştim. Bu cuma halk eğlentisi vardır. Bir cambaz kendini Galata'dan aşağıya atacakmış.
Murat'ın gürlemesi bir kez daha duyuluyor.
ipsizleri toplattır dediydim sana Ağa. Avarelik, berduşluk kalmış mı ola şu İstanbul'da?
Murat'ın gözleri ısıl ışıl. Hiddeti göz ferlerinin voltajını arttırmış gibi. Sefer Ağa küçülüyor, un ufak oluyor.
Hiddet buyurmayın Efendimiz. Cümle avareleri dileğiniz üzre toplattık.
Ya bu Cambaz?.. Ya bu baldırı çıplak kim ola? Ne diye toplaştırır ahaliyi meydanda?
Bu cambaz avare değil, aksine bir hezarfendir Sul
tanım.
Hezarfen mi? Ne diye çılgınlıklar yapar öyleyse?. Zoru ne ola ki, kendini kuleden atsın? Yere ağ mı germiştir?
Sultanım, bu Hezarfen Çelebi'nin daha büyük bir iddiası vardır.Dediğine bakılırsa kendini boşluğa bırakmasıyla havada kalabilecek ve Boğaz’ın karşı yakasına kadar uçarak geçecekmiş.
Nesine güvenir?
Kanatlarına Sultanım. Kendisi kanatlar yapmıştır.
Sefer Ağa, Murat'ın yeteri kadar meraka yakalandığını sezince arkasında saklamakta olduğu gazeteyi ortaya çıkarır ve ilk sayfadaki fotoğrafı gösterir.
İşte Sultanım. Hezarfen'i kanatlarıyla birlikte gazetede neşretmişler...
Murat resme bakar. Gözlerini kısıp bir iyice inceler Hezarfen'i ve kanatları.
İzni var mıdır?
Nasıl? Ne izni Sultanım?
Uçuş izni almış mıdır be adam? Ne zamandan beri bu ülkede her isteyen çıkıp Galata Kulesi'nden kendini atmaktadır?
Sefer Ağa zor durumdadır. Diğer vezirlere bakar. Hepsi el pençe ve suskundur. Çaresiz, bu konuşmayı gittiği yere kadar kendisi götürecektir.
Almamıştır Sultanım. Velakin biz cambazlardan bir şey istemeyiz. Halkı eğlendirdiklerinden ötürü...
Murat'ın öfkesi tazelenir.
Be adam... Az önce bu herifin cambaz değil bir hezarfen olduğunu sen söylemedin mi?
Ben... ben söyledim.
Murat gazeteye bir kez daha göz atar. Düzgün bir adam. Evet, tam bir Çelebi. Ancak hangi akla hizmet ettiği konusunda bir açıklık yok bakışlarında. Memleketi boydan boya casuslar dolaşmakta. Çünkü bölücü hareketler var. Dıştan sızmalar söz konusu. Herkesin peşine bir adam takıyoruz ama üç gün sonra saldıklarımızın peşine de birilerini takmak gerekiyor. Nereye varır bu işin sonu? İmparatorluk elden gidiyor kimin umurunda! Uçacakmış öyle mi? Uçup kaçacağını mı sanıyor? Nereye kadar gidebilir? Hezarfen ha? Bu adamları ben oldum olası sevmem zaten... Her çılgınlığı mubah görüyorlar kendilerine. Hele ben gibi bir sultanın döneminde. İşkillenmek gerekiyor. Bu safdil vezirlerime kalsa ülke güllük gülistanlık. Ayrıca sokaktaki başıbozuğu bedavadan eğlendirmek için kimse canını sokakta bulmuş olabilemez.
Olabilemez.
Bu işi kollayasın Sefer Ağa. Midem bulanmıştır bir kez.
Sefer Ağa el etek öper, dışarı çıkar. Şimdilik sırasını savmıştır. Kolcuları arttırır. Jurnalcileri da.


Küçük bir soruşturma için gerekçe:
Dosyası yok. Yani, öyle kayıtlara düşmüş bir eylemine rastlanmadı. Ancak şaibeli toplantılar dosyasında adı geçiyor. Şam'daki fen adamları yıllık kongresine katılmış. Bu toplantıya bir de bildiri sunduğu öğrenildi. Kongrenin ve bildirinin içeriği araştırılıyor. Soruşturmanın sonucu hemen alınmalı. Uçuş eylemini ricat etmeye bağlayan kuşku dolu ipuçları var.

Muhavere...
Kuledibi'nden denize kadar inen bir kalabalık, iyi giyimliler, ak gömlekliler, mor fesliler, pejmürdeler.. Asker, sivil polis, başıbozuk ayrıca zaptiyeler... Ayrıca bahriyeliler...
Aman... Keseme el attılar, eyvah... Yakalayın.
Tuttum... Urun hırsıza!
Bizde bu haramilik, bu çapulculuk oldukça adam mı oluruz yahu?..
Adama bakın be. Kalabalığı fırsat bildi demek. Sen at elini efendinin belindeki keseye...
Bu eli lahzada kesmeli ki...
İşin garibi orda ya. Efendim, hırsızın eli zaten kesikmiş.
imdi, bizim hırsızımız bile böyleyken İki yakamız bir araya gelebilir mi?
Ah Evropa. Orda adamı sövüşlerken bile bir incelik ediyorlar canım.
Bilmez miyim? Oralarda bulundum. Hattâ bir seferinde otomuzu dahi çaldılar ama yerine bir velesbit bırakmayı ihmal etmemişlerdir.
Efendim adamlar bambaşka. Şimdi alalım şu güruhu. Cümlesi şu hezarfen denileni mi seyre gelmiştir?
Zahir.
Mirim, Evropada tayyare dedikleri bir demir kanatlı servise konulmuştur ki, gayetle lükstür. Biniyorsunuz efendime söyleyeyim, hostesler gazozunuzu getiriyorlar, sonra yukarıya çıkmanızla gazozunuzu yudumlamanız bir oluyor ve derken bir anons kuşaklarınızı bağlayın çünkü gelmiş bulunuyoruz.
Olabilemez. Tevatürdür.
Evropa bir fenomen mirim. Duymuş olmalısınız, iki hafta kadar öncelerde buharlı makineyi da icat ettiler. Ceymis Vat diye biri.
Şu ampulü bulan mı efendim?.. Hani ampullerin üstünde kırk Ceymis Vat diye yazar da...
Değil efendim. Onu geçen ay Albay Elektrik buldu.
Ancak, bu keşfiyle birlikte onu general yapmışlar, diyorlar...
Neyse, ben buharlı makineyi söylüyordum. Hani şu cümle düzeni bozan meret canım... Evropanın canına okuyan iç karışıklıkların altında iş bu makine gizlenmekte, deniliyor. Çünkü makinenin üretime katılmasıyla dehşetli bir işgücü ihtiyacı hasıl olmuş. Öyle ki, büyük adam tükenmiş de, beş buçuk yaşındaki çocukları bile istihdam eylemişler. Ufak veletleri daha çok fabrikaların fazla üretimden dolayı tez tıkanan bacalarını temizlemede kullanırlarmış. Eh... Bu tempoya baca mı dayanır efendim? Anlayacağınız bu veletlerin bacalardan kaptığı kurum karasından olacak, Afrika'dan zenci ithalini bile durdurmuşlar. İşlerini bilir bu Evropalılar canım. Biz ise hâlâ meydanlarda cambaz .seyredelim diye toplaşıyoruz.
Ancak biz başkayız Efendi. Ayrıca, körpeleri kara bacalara tıkıştırmayı yüreciğimiz kaldırmaz.
Ne var ki, Evropa bir fenomen! Bunu kim inkâr edebilir?
Almış başlarını gidiyorlar. Bizim Hezarfen Galata'nın merdivenlerini çıkadursun adamlar çekirdeği parçalamışlar mirim...
Ne çekirdeği bu?
Kabak çekirdeği değil herhal... Atom çekirdeği iki gözüm.
Atom dediğin neyin nesidir Efendi?..
Atom bir maddenin en küçük parçasına verilen addır.
Ah efendi. Demek ki bizim devlet kapısında aldığımız maaşa Evropada atom diyorlar da haberimiz yok...


İkinci bab :

«...Badehu, Sultan Murat Han Sarayburnu'nda
Sinan Paşa Köşkünden temaşa ederken, Galata
Kulesi'nin tâ zirvei belasından lodos rüzgârı ile uçarak, Üsküdar'da Doğancılar Meydanı'na inmiştir...»


Duanı esirgeme Baba Rüstem.
Hezarfen kubbelere doğru kendini, Ya Allah Bismillah diye bıraktığında yüreğinde en ufak bir korku taşımıyordu. İnanç, bilgelik ve gayret. Bunları bir iyice hazmettiğinden zerrece şüphesi yoktu. Boşluğa direneceğim. Boşluğa direneceğim. Böyle mırıldandı. Boşluk inançsızlıktı, bilgisizlikti, avarelikti. Kendisini kuleden son uğurlayanı ise kimse görmeyecekti. Cevheri'nin öpülesi ellerinin sırtına dokunuşunu kimseler fark etmeyecekti. Ahali bir an nefesini tuttu. Hezarfen'in üstlerine düşmesinden sakınır gibi, oldukları yerden birer adım gerilediler. Ancak gökyüzündeki adamın hiç de öyle bir şeye niyeti yoktu. Enli kanatların koca gölgesini üzerlerine düşürerek geçti gitti.
Sessizlik bir çığlığa dönüştü. Başarıyı kutlayan bir çığlığa. Hezarfen havada kontrolü sağlamıştı. Rüzgârı ardına aldı. Yerdekine nazaran bir hayli ağırlaşmıştı kanatlar. Yine de, korktuğu kadar zorlanmadı, işte güneşin yaktığı kubbeleri damları geride bırakmıştı çoktan.

Sinan Paşa Köşkünden...

Murat Hüdavendigâr havada kanat vuran ve düpedüz uçmakta olan adamı izledi, iş var bu işin içinde, dedi. Bir kuş gibi uçabilmesi mümkün mü? Tek başına uçana rastlanmamıştır. Bunun gibi elli tanesi kim bilir nelere muktedirdir? Hezarfenmiş adam. Güven mi olur? Yere konduğu anda yakalatıp boğazlatsam ne lâzım gelir?. Şu ki, ahali galeyana gelir. O şimdi bir kahraman. Bu tezahüratı geçen pazar Sultanspor'a bile yapmadılar.Yok, yok... Bu adamın gırtlağına çökmek olmaz. Saray oyununa getirmeli.
Soruşturmanın sonucu Sinan Paşa Köşkü'nden içeri girmiştir bu arada. Haberci merdivenleri soluk soluğa çıkar. Rulo edilmiş parşömen elden ele geçip Sefer Ağa'yı bulur. Sefer Ağa Murat'ın görüş alanından kurtulur ve okur yazılanları. Şam'daki kongrenin konusu ameleler için inşası düşünülen konutlar olup Hezarfen Ahmet Çelebi'nin bildirisi, iş bu konutların sağlamlığı ve dayanıklılığı için alınması gereken ön tedbirleri içermekte imiş. Vay vay, der Sefer Ağa içinden. Demek amele konutlarının sağlamlığı ve dayanıklılığı öyle mi?. Yoksa uçurduk mu seni Çelebi?

Murat'ın gür sesiyle kendine gelir Sefer Ağa.
Ağa, Hezarfen Efendi yere konmuştur. Şayet sıhhatte ise tez alıp huzuruma getiresin.
Kolcular uçtuğu süreden daha az bir zamanda Murat'ın önüne getirdiler Hezarfen'i.

Maharetin eşsizdir Hezarfen Çelebi.
El etek öpüp geriledi Hezarfen. Sultan kendisini izlemişti demek. Ne kutlu gün. Büyük bir iş başarmıştı. Bundan kuşkusu yoktu. Sultan beni izledi. Korur gayrı. Haydi Aslanım Hezarfen, der. Arttır gayretini. Geceni gündüzünü ayrı koyma. Yanına çıraklar al. Daha uzun mesafeler uçmayı dene. Evropa kalkmış gidiyor. Kalkmış gidiyor ne kelime, uçmuş gidiyor. Tez yetiş cümlesine. Tez yetiş ne kelime, geride bırak tümünü ki, çaresiz kanatlarını toplayıp insinler yere. Hadlerini bilsinler gayrı. Hezarfen uçuşu modadır, artık gökyüzü bize haram, desinler.
Hezarfen önüne düşen bir kesenin parlak zemindeki şıkırtısıyla kendine geldi.
Bir kese altın, Efendi! Maharetin içindir.
Hezarfen şaşırdı. Yerden keseyi almayı geciktirdi. Çevresine bakındı. Sultanın çevresindekiler, küçük hareketlerle keseyi alması gerektiğini anlattılar ona. Vay garip, dediler, ömründe Sultan ihsanı görmemiş tabiî nerden bilsin, dediler. Eh artık yer yer bitiremez, dediler. Yer mi yahu, enayi mi bu herif, ayrıca enayi olmadığı uçtuğundan bellidir, faize koyar bu keseyi, dediler. Bir keseye yıl sonunda bir buçuk veriyorlarmış, dediler. Hezarfen'in uzun süren şaşkınlığına bakıp, yahu şu kanatlı zibidi ihsanı azımsamış olmasın, diyenler bile oldu.
Hezarfen keseyi aldı. öptü, başına götürdü.

Efendi yarından tezi yok Cezayir'e gitmektesin.
Hezarfen ikinci şaşkınlığını Sultan'ın bu deyişiyle yaşadı. Yine çevresine bakındı; Sultan’ın çevresindekiler yine başlarıyla olurladılar. Git Efendi Cezayir de ilîmizdir, dediler.
Herif şimdi de derdinden uçacak, dediler.
Hezarfen yutkundu.
Buyruk Efendimizindir.
Huzurdan çıktı.
Sefer Ağa tuttuğu soluğu bıraktı. Elindeki raporu Sultan'a göstermeye gerek kalmamıştı. Mesele burada kapanmıştı nasıl olsa. Murat raporu göreydi en azından herifin gövdesine fazla gelen kellesini aldırtıverirdi. Şu kanatlı ortalık karıştırıcısı, bu gizli iyiliğin sahibini hiçbir zaman öğrenemeyecekti ya, neyseydi. Balık bilmezse halik bilirdi nasıl olsa. Ama bu adam balık değil kuştu. Aman, hemen bir kararname çıkarayım, diye söylendi kendi kendine Sefer Ağa. Kararname metnini hızlıca düşündü. Bundan böyle şehirde keyfi olarak uçmak yasak edilmiştir.
Sonra her şey her zamanki gibi oldu. Tarihçiler Hezarfen'in Cezayir'de yoksulluk içindeki ölümünü koca kitaplarına iki satırlık kayıt olarak düştüler. Her şeyi göze alarak insanoğlunun yerçekimine meydan okuyuşunu örnekleyen bu ademin ölümü kendisinden yarım yüzyıl önce yine uçmayı deneyip yere çakılan Cevheri’nin ölümünden daha az trajik sayılmazdı.

Onurlu bir ölüm ancak ömürsüz bir uçuş.
Söylemiştim Rüstem Baba, ademoğlu ne yaparsa yapsın ne ederse etsin hizmeti tükenişedir. Her bir adımımız, her bir sözümüz ve her bir gülüşümüzle sona doğru yol alırız. Aslı ölüm olan bu bir solukluk koşuda uçmuşuz yürümüşüz, bir bilen bilir.Gerisi rivayettir. Ne var ki, neydin ne yaptın diye sorarlar
adama.Hakka özendin gayrı yapıcı :ol, hoşgörülü ol der
ler. Uçmaya özendin, ayaklarını yerde sürüme, derler. Bil
geliğe özendin, durma eşele, derler. Biz durduk Baba Rüs-
tem. Durdurulduk. Yüreğimizi soğuttular. Havada yüreği
duran kuşun nasibi yeri öpmektir, işte süründüğümüzün
gerekçesi budur.

.
Muhavere...

insanoğlu ne cevher, görüyorsun değil mi Nusret Çelebi. Ekranlı telefon yapmışlar.
Ah ah! Bizim zamanımızdaki telefonlar yalnızca ahizeliydi.
Şuraya bak şuraya. Kırk yıl düşünsek aklımıza gelmez.
Robot diye çağırılan bir makine adam dahi yapmış Ev-
ropalılar. Kendisi mutfağa giriyor, yemek yapıyor ve dahi
bulaşık yıkıyormuş. ,
Olabilemez Efendim. O dediğiniz nesne bir makine adam değil olsa olsa bir makine kadındır.
Efendim, adamların bu çalışkanlıklarının özünde hâlâ
bizden kaynaklanan bir kuyruk acısı olduğunu akıldan çı_
karmamak lâzım gelecek. Yani adamlar hâlâ üstlerine
akıncılar çıkarırız zannıyla çukurlar kazmakta, kale burç_
larını sağlamlaştırmaktadırlar. ;
Bakın. Şu sahifede ise Von Braun adlı bir şahsın resmi bulunmakta. Kendisi, geliştirmiş olduğu bir çeşit füze ile güya mehtaba çıkmayı tasarlamaktadır.
Bizdeki nice Fon Bravo Çelebinin her gece mehtaba çıkmakta olduklarını nasıl görmez ve bilmez görünmektedir bu haddini bilmezler taifesi...


Üçüncü Bab:


Üç bin yıldır üç bin milyon yıldız seyrediyor âdemoğlu gökyüzünde. Kimi zaman gökyüzünün bilinmez ulaşılmaz katlarına nice yıldızları kendi eliyle gönderiyor. Ve her zaman her zaman bilisizce gönderişlerin acısı bilgece gidişleri örtüyor, kaplıyor, karanlığa boğuyor.
Sizce toplumca kıyımların irtifası, her zaman için toplumca değerbilirlikten fazla mı olacaktır Mirim?
Muradım uçmaktır Baba Rüstem. Kemerler bağlanır, pervaneler döner, tekerlekler ağır ağır pisti çiğnemeye başlar.

Ve uçuşun tarihi bir kez daha havalanmaktadır.















6285




Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.