Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Çıplak Zebra


1

Arbez



Yağmurdan nefret ediyor. Sadece yağmurdan mı peki? Daha pek çok şey

sıralayabilir. Ama bir öyküye nefret edilenlerin listesiyle başlamak hiç hoş değil. Bunu

ben söylüyorum. Öyküye daha güzel bir başlangıç gerekiyor diye sürdürüyorum.

Arbez sessizce dinliyor beni.

“Güneşli bir günde başlamaya ne dersin peki?” diyorum bu kez.

“Terlemekten de nefret ederim..” diye bağırıyor. Ardından da sinirli bir biçimde

ön ayaklarını yere vurmaya başlıyor.

“Ne çabuk unuttun!”diyorum. Hani nefret ettiklerimizle başlamayacaktık?”

“Özür dilerim.” diyor sesini alçaltarak.

“Sahi...” diyorum merakla. “Kaç yaşındaydın sen?”

“Nisan’ın otuz altısında dördüme basacağım.” diyor.

“Nisan’ın otuz altısı olmaz. Otuzda biter benim bildiğim.”diyorum.

“Ama dört yaşındayım ben. Dört yaşındaki biri nerden bilebilir ki bunu?”

“Yani hiç bir şey bilmiyorsun, öyle mi?”

“Zebraların aslında çizgili olduklarını biliyorum tabii”, diyor Arbez. ” Ama benim

çizgilerim yok.Görüyorsun işte!”

Yüzünde şakacı bir gülümseme var mı diye dikkatle bakıyorum. Hayır,

gülmüyor. Üstünde olması gereken pijaması da yok gerçekten. Basbayağı çıplak

bir zebra bu.

“En iyisi şu öykünü en başından anlat bana.” diyorum sonunda.

Bir süre hiç konuşmuyor. Odanın döşemesini ayaklarıyla dövmeyi sürdürüyor.

Böyle giderse birazdan odanın ortasında küçük bir çukur oluşacak.

“Gerçekten öykümü öğrenmek istiyor musun ?” diye soruyor.

“Evet.” diyorum.

“İyi ama neden?”

“Çünkü sen anlatacaksın, ben de anlattıklarını kitap olarak yazacağım .

Sonra da okuyan arkadaşlar...”

“Herkes gülecek bana!” diye sözümü kesiyor.

“Bundan rahatsız olur musun?”

“Aslında ayakkabılarım ne kadar sıkıyorsa o kadar rahatsız olurum.” diyor.

“İyi ama ayaklarında ayakkabı yok ki senin!”

“Demek ki rahatsız olmam. ” diye gülümsüyor. Arbez’in yanımdayken

ilk kez gülümsediğini fark ediyorum. Bir zebra gülünce ne kadar sevimli

oluyormuş meğerse! Belki de bu sevimlilik yalnızca Arbez’e özgüdür. Ayrıca ondan

başka hiç zebra tanımadım ki ben!

Daha fazla üstelememe gerek kalmadan anlatmaya başlıyor.

Ben yalnızca ondan duyduklarını aktaracağım sizlere. Fazladan bir şey yazarsam

çıplak yazar olayım!

Ama onun bir şey bile yazmadan Çıplak Zebra olduğunu artık anladınız sanırım.

Öyküsünü yine de okuyun derim.

Ben yazdığım için değil. O yaşadığı için!








2


Ocakul




Çıngırağı getirsene diye bağırmasını hala taklit ederler Ocakul’un. Ocakul

babamın adı. Bu tuhaf adı ona büyükbabam koymuş. Büyükbabam çok sabırsız

biri. Anlattıklarına göre, doğduğu gün babamın adını Kocakulak koymak istemiş

aslında. Ancak daha Koca kulak diyecekken bile sıkılmış olmalı. Sabırsızlığın bu

kadarı çok fazla, ama ne yaparsınız? Neyse, sonuçta babamın adı Ocakul diye

kalmış . Babam çok iyi bir zebradır. İyi bir zebra nedir diye sormayın yine de. İyi

bağıran zebra iyi bir zebradır hepsi bu işte. Bağırdığında en uzaktaki zebra bile seni

duyacak. Sürüden uzaktaysa duyduğu ses doğru koşup yeniden sürüye katılacak.



Güçlü sese sahip olan zebra, sürünün de reisi oluyor böylelikle. Babam

Ocakul da bizim sürünün reisi. Ama o gün çıngırak istemiş işte. Çünkü heyecandan

sesi kısılmış. Düzlükte yaşayan diğer hayvanlara haberi duyurmak için çıngırak

çalmaya karar vermiş. Haberin ne olduğunu söylemedim sanırım. Bu da benim

heyecanımdan olsun öyleyse. O gün ben doğmuşum. Ocakul’un biricik yavrusu

dünyaya merhaba demiş. Biz zebralar doğar doğmaz zıplar ve ayağa kalkarız. Ben

zıplamasam daha iyi olurmuş. Çünkü ayağa dikildiğim an çevremdekiler şaşıp

kalmışlar. Ardından da kendi aralarında fısıldaşmaya başlamışlar.

“ İyi ama nasıl bir zebra bu?”

“ Yanlış mı görüyorum yoksa? Çizgileri yok bunun!”

“Dümdüz bir sırtı var. Süt renginde bir deri! “

“ Sanki çıplak doğmuş. Pijamasız zebra olur mu hiç?”

“ Pijaması anasının karnında kalmış olmasın! Hey ufaklık! Çizgilerini nerde

unuttun bakalım!.”

Yaşanan ilk şaşkınlık yerini böyle takılmalara, dahası kötü şakalara bırakmış.

Babam Ocakul’ın ise sesi soluğu çıkmıyormuş. Bir kenara çekilmiş ve süre

sabırla beklemiş. Sabırsız büyükbabam ise söylenip duruyormuş az ötede.

“Nedir bu böyle? Zebra mı şimdi bu? Ah şu başımıza gelenler! Pijamasız bir

torunum olacağına kulaksız bir babam olsaydı...”

Babam Ocakul ise bütün bu söylenenleri duymazlıktan geliyormuş. Sessizce benim

hareketlerimi izlemeye devam ediyormuş çünkü.

“Çizgiler belirmeye başladı sanırım, ne dersin?” diye dürtüyormuş hemen

yanındakileri. Dostları ise onu üzmemek için yavaşça uzaklaşıyorlarmış. Zaman

ilerleyip de sırtımda çizgi filan belirmeyince babam Ocakul daha fazla

dayanamamış ve çığlığı basmış.

“Ah! Ne kadar talihsizim! Zebraların yüz karası bir evlada sahibim! En ufak bir

çizgi yok şunun sırtında. Bu zebra çıplak bir zebra! Çıplak bir zebra!”

Eh, onun güçlü bir sese sahip olduğunu söylemiştim. Çıplaklığım

babamın aracılığıyla bir anda bütün düzlükte duyulmuş oldu böylelikle. Dahası, bu

çığlığa dayanamayan öteki zebralar dört bir yana kaçışmışlar. Ocakul’un yanında

kimse kalmamış sonunda. Yani benden başka. Ah, annemden söz etmedim bu

arada. Zavallı annem beni doğururken hayata veda etmiş. Bütün bu gürültü patırtı

arasında onun sessizce dünyayı terk ettiğini çok geç fark etmişler. Babam Ocakul

annemden fazla söz etmez. Belki de onun ölümünden beni sorumlu tutuyor.

Anlayacağınız annem benim çizgisiz doğduğumu göremedi bile. Sonunda beni

babam Ocakul’la büyükbabam Çamkökü büyüttü. Babam Ocakul yaşadığı

şaşkınlığı çabuk atlatmış ve beni bu halimle kabullenmiş. Ne yapacaktı peki?

Gerçek bir pijama satın alıp giydiremeyeceğine göre! Büyükbabamın şaşkınlığı

babamınki kadar sürmemiş bile. Sabırsızlığı burada da işe yaradı. Dünyaya gelişimin

ikinci gününde ön ayaklarını kaldırıp bir güzel sarılmış bana. Sonra da göğsüne

yapıştırıp uzun süre koklamış.

“ Çok sevimli bir evlat bu!” diye neşeyle seslenmiş babama. “Sen de gelip

koklamalısın. Çizgileri yoksa yok ne yapalım! Onun hatası değil ya! Bu da böyle

çıplak gelmiş dünyaya.”

“Onun yaşamasını gerçekten istiyor musun?” diye sormuş babam.

“Elbette.” demiş büyükbabam.

“Öyleyse ön ayaklarını gevşetmelisin. Yoksa nefes alamayıp boğulacak oğlan.”

Ardından koca sesleriyle gülmeye başlamışlar. Bir yandan da neşeyle

zıplıyorlarmış. Ben o anı hatırlamıyorum elbette. Büyükbabam o sırada çok mutlu

olduklarını söylemişti bana.







3

Düzlük




Babam Ocakul’un çok fazla işi var. Sürünün güvenliğinden o sorumlu. Yaşadığımız

yer çok geniş bir düzlük. Bölgede güvenli yaşamak için bölgeyi iyi tanımak

gerekiyor. Babam bu düzlüğü avucunun içi gibi bildiğini söylemişti bir seferinde.

Bütün bir gün boyunca düzlükte dolaşıp duruyor. Bu yüzden benimle daha çok

büyükbabam Çamkökü ilgilenir.

“Çizgilerin yokken kendini nasıl hissediyorsun söyle bakalım.” diye soruyor

büyük babam.

“Bazen unutuyorum.”,diyorum.

Büyükbabam iç çekiyor, sonra da gülüyor.

“Günün birinde tamamen unutacaksın.” diyor.

Sanırım bu pek mümkün değil. Yaşadığımız düzlükte büyük bir boy aynası yok

ama su içmek için sıklıkla uğradığımız bir nehir var. Suya eğildiğimde kendimi

görmekten pek hoşnut olduğumu söyleyemem bu yüzden. Sırtı süt beyaz olan bir

zebrayla burun buruna gelmek çok tuhaf bir duygu! Üstelik o benim! İnanın o an

canım su içmek bile istemiyor.

“Ne yapalım! Buna sen de alışacaksın.” diyor büyükbabam. “Ayrıca bu

çok önemli bir eksiklik değil !”

Önemli bir eksikliğin ne olduğunu ise bilmiyorum!

“Başım olmasaydı bu önemli bir eksiklik mi olurdu büyükbaba?” diye soruyorum.

“Saçmalama! Başın olmasaydı yaşayamazdın!”

“Yaşayamazdım, evet. Sanırım bu da senin için önemli bir eksiklik olurdu,

öyle değil mi?”

Büyükbabam ne söyleyeceğini bilemiyor önce. Şu hala yerinde duran başımı

okşuyor.

“Çizgilerini bilmem ama aklın pekala yerinde.” diyor.

Babamla daha çok akşama doğru karşılaşıyoruz. Gülümseyerek yanıma

yaklaşıyor, sonra da boynumdan öpüyor beni. Bazen bunu zoraki yaptığını

düşünüyorum. Ama böyle düşünmem bile bir haksızlık. Sanırım onun dikkatini

çekmek istiyorum. Benimle daha fazla ilgilenmesini istediğim için yapıyorum bunu.

“ Yeni ayakkabılar istiyorum!” diye bağırdığımı hatırlıyorum bir seferinde.

“Bu söylediğin çok saçma.” diye yanıtlıyor babam. “Biz zebralar ayakkabı

giymeyiz ki!”

“Öyleyse canım köfte istedi.” diye bağırıyorum bu kez. Babam oralı bile olmuyor.

“Yeter Arbez! Zebraların et yemediğini de biliyorsun.” diye paylıyor beni.

Adımı Arbez koymuşlar. Arbez zebranın tersten okunuşu. Hayata başladığı

ilk günde bile işleri ters giden birinin adı da böyle ters olmalı tabii!



***


“Yine de biraz saçma” diyorum babama. “ Böyle düşünüyorsanız her şeyi ters

yapmam gerekmez mi? Örneğin ters ters yürümeliyim.. Lambayı gündüz

yakmalı,gece söndürmeliyim..Akşamları yatarken günaydın, sabah

uyandığımda iyi geceler demeliyim.”

“Boşuna zorlama kendini. Böyle şeyler düşünmen yeterince ters olduğunu

kanıtlıyor zaten.” diyor babam.

“İyi ama ne yapabilirim?”

“Senin bir şey yapman gerekmiyor.”

“Anlamadım!”

“Bir şey yapması gereken biziz Arbez.”

“Nedenmiş o?”

“Çünkü çizgisiz sırtını sen görmüyorsun ama bizler görüyoruz. Günün birinde

sen bu durumunu unutabilirsin ama bizim unutmamız olanaksız.”

“Yani acınacak olan ben değilim sizlersiniz öyle mi?” diye basıyorum çığlığı.

Babam ön ayaklarıyla toprağı eşelemeye başlıyor. Öfkelenince hep böyle

yapar. Ben doğduktan sonra bunu daha sıklıkla yaptığına eminim.

Bizim aileyi tanıdınız işte. Bir zebra ailesi nasıl olursa öyle bir aile. Kocaman bir

sürüden söz ediyorum aslında. Yalnızca babam ve büyükbabamla yaşadığımı

düşünmeyin sakın! İçimizden hiç kimse toplam sayımızı söyleyemez.

Sayı saymayı bilmediğimizden değil. Hesabı doğru dürüst yapmak çok zor da

ondan. Kardeşim yok benim. Ama sürüdeki pek çok genç zebrayla kardeş gibiyim.

Onlar şu olmayan çizgilerimle fazla ilgilenmezler bile. Topladığım meyveleri

paylaştığım sürece hiç sorun yok demektir! Hepsinin pijamaları üstünde.

Yani onlar için her şey yolunda.

Geceleri düzlükten ayrılıp ormana doğru çekiliriz. Ağaçların altında sessizce

uyuklar ve sabah olmasını bekleriz. Orman gece boyunca hayli serin olur. Bu yüzden

birbirimize iyice sokulup ısınmaya çalışırız. İşte o anı çok severim. Geceyi

seviyorum, evet. Çünkü karanlıkta herkes birbirine benzer. Çizgisizliğim bir anda

unutulur ve onlarca zebradan biri oluveririm. Karanlık bastığında kimsenin sırtı

görünmez. Dostlarımın üstündeki pijama desenleri kaybolup gider. Sabah ilk ışıklarla

birlikte zebralar uyanır ve gürültülü bir biçimde esnemeye başlarlar. O an hepsinin

pijamalı olduğunu üzüntüyle fark ederim. Gün ışığı onları bir güzel giydirmiştir!

Bütün çıplaklığımla yüksek otların arasına siner, ses çıkarmamaya çalışırım.

Bir süre dikkat çekmezsem o güne iyi başlayacağımı düşünürüm. Ama bu

mümkün mü sanki?

“Hey Arbez! Yine çıplak yatmışsın! Umarım gece üşümemişsindir.”

Ah! Dostlarımdan bir tanesi şu kötü şakayı yapmadan duramamıştır nedense.

Diğerleri koca ağızlarıyla gülmeye başlarlar. Gürültü bir anda bütün

ormanı ele geçirir. Yüksek dallardaki kuşlar ürkerek kaçışırlar. Neden böyle

yaptıklarını hiç anlayamam. Buna da alıştım sanırım, fazla kızmadığıma göre! Kimi

zaman onların kahkahalarına ben de katılırım.

“Bir zebra kendisiyle de dalga geçebilmeli.” demişti büyükbabam.

“Sahi mi?” diye sormuştum şaşkınlıkla.

“Sen yokken nasıl eğleniyorduk sanıyorsun!”

“Nasıl eğlenirdiniz?”

“Hey Parçabohça diye seslenirdi içimizden biri. Öğle oldu sen hala

pijamayla geziniyorsun. Böyle seslenen kendi üstündekileri görmezdi tabii!”

“Parçabohça da kim?”

“Benim en yakın arkadaşımdı. Sonra bir gün uzaklara gitmeye karar verdi.”

“Belki şakalardan bunalmıştır.”

“Sanırım dünyanın şu yaşadığımız düzlükten daha büyük bir yer olduğunu fark

etti.”

“Daha mı büyük gerçekten?”

“Parçabohça geri dönmediği için bunu öğrenemedik.”

Büyükbabam böyle söyledikten sonra yüzüme dikkatlice bakıyor.

“Umarım sen de onun gibi bir deliliğe kalkışmazsın.”

“Ben burada mutluyum..”, diye yanıtlıyorum büyükbabamı.

“Bu işler belli olmaz..”diye mırıldanıyor. “Doğrusunu söylemek gerekirse her

birimiz en az bir kez aklımızdan geçirmişizdir bunu.”

Böyle söyledikten sonra gülümsüyor. Bu düşünceyi ben de aklımdan geçirdim.

Özellikle şu pijamasız zebra şakalarına dayanamadığım anlarda. Yine de, sonunda

buraya ait olduğuma karar verdim. Kim bilir, belki de o koca yolculuğu göze

alamamışımdır. Dünyanın çok ama çok büyük olduğunu düşünmek yeterli şimdilik.

Ama belki günün birinde...

“Aklından ne yaramazlıklar geçiyor senin?” diyor sabırsız büyükbabam.

“Koşmak istiyorum.” diyorum. “Düzlükte bir aşağı bir yukarı koşmak istiyorum!”

“Haydi git koş öyleyse.” diyor büyükbabam keyifle. “Keşke ben de sana

katılabilsem!”

Son söylediklerini duymuyorum. Aslında bu gün hiçbir şey duymayacağım. Ne

söylenirse söylensin, kulak asmayacağım. Kötü şakalar bana kadar ulaşmayacak.

Yalnızca koşacağım ve buradaki dünyamın ne kadar büyük, ne kadar güzel olduğunu

düşüneceğim.









4



Fingo


Dostlarımla tanışmanızın zamanı geldi. Evet, Fingo’dan, Islak Merdiven’den,

Karamel’den söz etmeliyim biraz da. Yalnızca onlardan mı? Kıskıs’la Soytarı

Sincap’a da sıra gelir umarım.

Fingo ve ailesi nehrin hemen yanındaki kayalıkların başlangıcında yaşıyor.

Fingo’nun bir fil olduğunu söylemedim değil mi? Fillerin kocaman kulakları, uzun sivri

dişleri ve hortumları hemen dikkat çeker. Evet, Fingo’nun da kocaman kulakları var

ama bunu hiç sorun etmiyor.


Sevgili arkadaşım ailesiyle birlikte yaşıyor. Nehrin ormanın içine karıştığı

sazlığın kenarında her zaman rastlayabilirsiniz onlara. Bizim bulunduğumuz yere

pek yakın değil. Ayrıca iyi ki bizden uzaktalar! Fingo’nun ailesi çok gürültücü bir aile

çünkü. En fazla gürültüyü de uyurken çıkarıyorlar. Horultuları bütün düzlüğü

sarıyor. Fingo benim en yakın arkadaşım. Bir fil yavrusu ama bu haliyle bile

büyükbabamdan çok daha büyük.

Onu ne zaman görsem aynı şeyi söylüyorum.

“Günaydın Kırmızı Fil!”

“Ben kırmızı fil değilim Arbez” diye yanıtlıyor beni Fingo.

“Ama Fingo ben seni kırmızı, kıpkırmızı görüyorum.” diyorum.

“Öyleyse gözlerinde bir sorun var demektir.”

Bir bu eksikti. Sırtımda çizgi yok ama gözlerimde sorun var, öyle mi! İşte bunu

kabullenmek çok zor.

“Hayır Sevgili Fingo.” diyorum... “Gözlerim bozuk değil benim. Ama sen

kırmızı bir filsin.”

“Sen de en az büyükbaban kadar inatçısın.” diyor. Fingo’nın en iyi yanı

inatçı olmaması.

“Ama sen beni madem öyle görmek istiyorsun, öyle olsun bakalım. Ben kırmızı

fil Fingo’yum. Nasıl mutlu oldun mu Arbez?”

Fingo’nun en yakın arkadaşım olduğunu söylemiştim. Onu bu yüzden çok

seviyorum. Benim üzülmemi istemiyor. Hiç istemiyor. Ne dersem sessizce

dinliyor. Gerçek dostluk böyle bir şey olmalı. Yine de, bir dostun yapacağı daha

fazla şeyler mutlaka vardır. Fingo böyle bir dost işte. İyisi mi, anlatayım.

Bir başka sabah yeniden karşılaşıyoruz. Ona kısa bir süre bakıyor ve

konuşuyorum.

“Merhaba yeşil fil!”

“Yeşil fil mi!”, diye şaşkınlıkla bağırıyor Fingo. “Kırmızı değil miydim ben?”

“Ama bu sabah seni yeşil görüyorum.” diyorum.

Fingo yanıma yaklaşıyor ve alçak sesle konuşmaya başlıyor.

“Arbezciğim, senin gözlerin gerçekten bozuk. Yemin ederim!”

“Bunu da nereden çıkardın?” diyorum.

“Beni her gördüğünde ‘günaydın kırmızı fil’ demez miydin?”

“Evet?”

“Seni üzmemek için dün gece anneme kırmızı giysi diktirdim. Tüm gövdemi

örten kıpkırmızı bir giysi.”

“Yani şu anda...”

“Evet. Şu an baştan aşağı kırmızlar içindeyim. Ancak sen bu kez de bana

‘günaydın yeşil fil’ diye seslendin.”



***


Soluğu büyükbabamın yanında alıyorum. Nasıl olduysa sabırla beni

dinliyor.

“Sende renk körlüğü olmalı.” diyor sonunda.

“Bu da ne demek büyükbaba?”

“Çevrendeki her şeyi olduklarından farklı renklerde görüyorsun.”

“Ama kırmızı fil Fingo...”

“O zaten kırmızı değil ki Arbez. Anlaşılan arkadaşın seni rahatlatmak için

kırmızılara bürünmüş. Ama bu kez de onu yeşil görmüşsün!”

“Olamaz!” diyorum. Nasıl mutsuzum! Sırtımda siyah şeritler olmaması

yetmiyormuş gibi bir de renk körlüğü demek! Haksızlık bu.

“Durumunu kabul et.” diyor büyükbabam. “Olgun davran ve renk körü

olduğunu aklından çıkarma.”

“Ben renk körüysem çevremdekiler de çizgi körü!” diye bağırıyorum.

“Bu da nereden çıktı şimdi?”

“Çünkü kimse sırtımdaki çizgileri görmüyor.”

“Sırtında çizgi filan yok Arbez. Bunu da kabullenmelisin!”

“Hayır hayır... Hayır işte!”

Nehre doğru koşmaya başlıyorum. Şansım varsa iri bir timsah kıyıya çıkmıştır

ve hop diye yutar beni.











4802




Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.