Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Şarkıyla Sallanan Salıncak



Size huysuz Hımhım’la çocukların masalını anlatacağım. Bir zamanlar Hımhım adında bir adam varmış. Adı neden böyleymiş diye sorduğunuzu duyar gibiyim. Konuştuğu zaman söylediklerinden bir şey anlaşılmazmış da onun için belki de. Ağzının içinden “hım hım...” diye sesler çıkarmış konuşurken.
Hımhım Bey, kocaman bahçesi olan bir evde yaşarmış. Bahçesinde birbirinden güzel, birbirinden büyük pek çok ağaç varmış. Ancak, çevresini saran yüksek duvarlar sokaktan geçenlerin bu güzelim bahçeyi görmelerine engel olurmuş.
Hımhım Bey’in Püskül adında bir de bahçevanı varmış. Püskül tonton, sevimli bir ihtiyarcıkmış. Bizim huysuz Hımhım herkesle tartıştığı gibi Püskül’le de tartışıp dururmuş. Aslında Püskül’ün gidecek başka bir yeri yokmuş. Bahçeyi de çocuğu gibi seviyormuş zaten.
Hımhım ne zaman bahçede gezintiye çıksa Püskül’ün yaptıklarını eleştirir, söylenir dururmuş. Püskülcük ne yapsın, Hımhım’a katlanmaktan başka çaresi olmadını bilir, susup kalırmış.
“ Hım... Çiçeklere yine çok su vermişsin! Çürüteceksin onları
hım hım...”, diye bağırırmış Hımhım.
“Onlar çok su ister, yoksa gövdeleri erkenden kurur.”, diye yanıt verirmiş Püskül. Püskül böyle dermiş ama dinleyen kim! Bilir bilmez söylenirmiş Hımhım.
Sıra şimdi de Fatoş’la iki küçük kardeşini tanımaya geldi. Fatoş, yüzünde gülücükler hiç eksik olmayan, neşeli mi neşeli bir şeker kızmış. Saçlarını iki yanından bağlar, sonra da hoplaya zıplaya şarkılar söylermiş. İki küçük kardeşi Nuri ile Nuran onun hiç yanından ayrılmazlarmış. Neden ayrılsınlar ki! Böyle eğlenceli bir abla kimde var? Evet, bu sevimli üç kardeş hep birlikte oynar, hep birlikte dolaşırlarmış.
Dolaşırlarmış dedim ama arkasını getiremedim. Siz söyleyin bakalım, nereye gitsin, nerede oynasın bu çocuklar! Çevredeki bütün ağaçlar bir bir kesilip yerine evler apartmanlar dikilirse çocuklara oynayacak yer kalmıyor elbette. Fatoş’un en çok istediği şey günün birinde kardeşlerini pikniğe götürmekmiş. Ancak bunun için Hımhım’ın o kocaman bahçesinden başka gidecek hiçbir yer yokmuş. Ya duvarlar ne olacak?
Günlerden bir gün Fatoş, o yüksek duvarların bir yerinde küçük bir gedik bulmuş. Otların arasında zorlukla fark edilen küçük bir oyuk. Fatoş bu gedikten hem kendisinin, hem de kardeşlerinin kolaylıkla geçebileceğinden eminmiş. Düşündüğü gibi yapmış ve kardeşlerini yanına alıp gizlice Hımhım’ın bahçesine süzülüvermiş.
“Ah! Ne kadar güzel bir bahçe burası..”, demiş kendi kendine.
“Dışarıdan hiç belli olmuyordu..”, diye anıtlamış onu Nuran.
“Bundan böyle bu bahçeye sık sık geliriz, değil mi abla?” demiş Nuri.
“Haklısın..”, diye gülmüş Fatoş. “Üstelik piknik bile yaparız!”
Bu sırada konuşmalara kulak misafiri olan biri daha varmış ama. Elbette Püskül! Saklandığı büyük ağacın arkasından Püskül’ü gören Fatoş, kardeşlerinin ellerinden tuttuğu gibi, yine o kimselerin bilmediği gedikten duvarın öte yanına geçivermiş.
“Neden kaçtılar, anlamadım...”, diye söylenmiş Püskül kendi kendine. “Belki de onlarla arkadaşlık yapardım.”
O sırada Püskül’ün yanına gelen Hımhım ise başka şeyler düşünüyormuş mutlaka.
“Neler oluyor burda?”, diye homurdanmış Hımhım. “Yoksa birileriyle mi konuşuyordun hım?”
“ Hiç olur mu Hımhım!”, demiş Püskül. “Senin iznin olmadan kimsecikler giremez ki bu bahçeye!”
“ Giremez değil mi?” , demiş Hımhım. “Yine de sanki birileriyle konuşuyormuşsun gibi geldi bana.”
“Gördüğün gibi yalnızım.”, demiş Püskül.
“Tamam tamam, uzatma...”, demiş Hımhım. “Hadi işimize bakalım.”
“İşimiz mi?”, demiş Püskül şaşkınlıkla. “Ne işimiz var ki?”
Öyle ya! Sabah erkenden kalkıp işleri bir güzel bitirmiş çünkü. Hımhım da öylesine söylemiş zaten. Onun bahçe işlerinden hiç anlamadığını hepiniz biliyorsunuz artık.
Geldiği gibi yine söylene söylene gitmiş Hımhım. Püskül de derin bir iç çekip koca ağaçlardan birinin gölgesine oturmuş.


O günden sonra Fatoş’la Püskül arasında sanki bitmeyen bir saklambaç oyunu başlamış. Kimi zaman Fatoş’la kardeşleri ebe oluyormuş, kimi zaman da Püskülcük! Fatoş, Püskül’ün kendileriyle dostluk yapmak istediğini hiçbir zaman anlamamış. Püskül de çocuklarla dost olamayacağını fark etmiş sonunda ve onların peşini bırakmış. Böylelikle Fatoş’la kardeşleri Nuri ve Nuran, bahçeye daha sık uğrar olmuşlar. Ortalıkta Hımhım olmadıkça Püskül de çocukların oyunlarına hiç karışmaz, onları yalnızca uzaktan izlermiş.

Bahçenin arkalarındaki eski salıncağa ilk rastlayan yine Fatoş olmuş. Nuran’la Nuri yere serilmiş küçük kilimin üstünde otururlarken, Fatoş Hımhım’ın kocaman bahçesinde tek başına geziniyormuş. Eski ve oldukça bakımsız olan salıncak o sırada gözüne takılmış olmalı.
“Ah! Ne güzel bir salıncak bu!”, diye küçük bir çığlık atmış Fatoş. Tabii bu çığlığı Püskül’den başka duyan olmamış. Aslında Püskül, Fatoş’a gördüğü salıncağın öyküsünü anlatmaya çoktan razıymış ama bunu yapamazmış ki! Yaklaşmaya kalkarsa kızın kendisinden kaçacağını iyi biliyormuş çünkü. Bu nedenle o salıncağın çok eski zamanlardan kaldığını, hiçbir çocuk binip sallanmadığı için de eskiyip paslandığını anlatamamış.
Fatoş bir koşuda Nuran’la Nuri’nin yanına dönmüş.
“Gördüklerinize inanamayacaksınız...”, demiş. “Bahçede harika bir salıncak var!”
Çocuklar hemen Fatoş’un peşine takılmışlar ve salıncağın yanına ulaşmışlar. Bununla da yetinmeyip salıncağın demir sandalına ulaşmışlar. Bir güzel kurulup oturmuşlar.
“Hadi Fatoş abla...”, demiş Nuran. “Salla bizi.”
“Evet evet... Salla bizi!”, diye gözleri ışıldamış Nuri’nin. Fatoş koca salıncağın demirlerine tüm gücüyle asılmış ama nafile! Yıllardır yerinden kımıldamayan, hiç mi hiç kıpıramayan salıncağı sallamak olanak dışıymış.
“Sallanmıyor bu..”, diye sızlanmış Fatoş. “Bu eski püskü demir yığınını yerinden kıpırdatmak imkansız!”
“Lütfen Fatoş abla!”, demiş Nuran. “Bir şeyler yap ve salla şu salıncağı...”
“İyi ama ne yapabilirim, bilmiyorum ki...”
Fatoş salıncağın içinden kendisini izleyen kardeşlerine bakmış. Nuri lile Nuran ne kadar da mutsuz görünüyorlarmış öyle. İşte o sırada aklına gelen bir şarkıyı söylemeye başlamış Fatoş. Daha öncelerde hiç söylemediği bir şarkıymış bu üstelik. O anda öylesine aklına geliveren, dudaklarının arasından dökülen küçük, sevimli bir şarkı. Sözleri de şöyleymiş:

Durma güzel salıncak
Havaya uçur bizi
Sen arttırırsın ancak
Coşkuyla neşemizi

Ak pak bulutlara eş
Rüzgarla sanki kardeş
Durma güzel salıncak
Bak seni bekler güneş


Fatoş ağzından kendiliğinden dökülen bu şarkıya başlayınca neler olmuş dersiniz? Salıncağın o paslı ve ağır gövdesi önce şöyle bir silkinmiş ve ardından ağır ağır sallanmaya başlamış. Önce ağır ağır başlayan salınım çok geçmeden Nuri ile Nuran’ı kuşlar gibi uçurmaya başlamış. Fatoş gözlerine inanamıyormuş. Salıncak öyle güzel sallanıyormuş ki. Üstelik bunun için hiçbir şey yapması da gerekmiyormuş. Tabii ki, şarkı söylemenin dışında. Salıncaktaki çocuklar nasıl da tadını çıkarıyorlarmış sallanmanın. Çığlıklar atıyor, kahkahalarla gülüyorlarmış. Fatoş da katılmış onların bu mutluluğuna. Elbette şarkısına ara vermiyormuş bunlar olurken. Çünkü bir ara susar gibi olunca salıncağın da yavaşladığını fark etmiş. Sözün kısası, düpedüz şarkıyla sallanıyormuş bu salıncak. Ne harika değil mi?
Bütün bu eğlenceyi ötedeki ağaçlardan birinin ardından izleyen biri daha varmış. Püskül’müş bu. Çocukların peşini bir an olsun bırakmadığı için bütün bu olanlara o da tanık olmuş. Şaşkınlıktan az daha dilini yutacakmış Püskül.
“Amma iş!”, diye söylenmiş kendi kendine. “Şu Fatoş denen kız şarkı söylüyor, bizim kırk yıllık paslı salıncak beşik gibi sallanıyor.”
Bir yandan söyleniyor, bir yandan da gülmekten kendini alamıyormuş Püskül. Doğrusu, bu iş onun da çok hoşuna gitmiş. Çocukların eğleniyor olması onu mutlu etmiş çünkü.
Ne var ki, durumdan pek hoşnut olmayanlar da var. Hımhım gibi. Bahçedeki çocuk çığlıklarını duyan Hımhım evden fırlamış ve seslere doğru koşturmaya başlamış. Sonnda olan biten her şeyi görmüş. Mahallenin yaramazları bahçeye üşüşmüşler demek! Üstelik kendisine ait olan salıncağa bir güzel kurulmuş sallanıyorlar. Olacak şey mi! Hele bir de şu Püskül’e bakın bakalım! Çocukları kovalayacağına orda öylece durmuş olan biteni seyrediyor!
“Hım hım...”, diye homurdanmış Hımhım Püskül’e. “Hım...Demek mahallenin çocukları benim bahçemde... Hım hım! Üstelik benim salıncağımın tepesine çıkmış bir güzel sallanıyorlar. Ya siz Püskül Bey? Burada durmuş ne yaptığınızı sorabilir miyim acaba?”
Püskül birdenbire ortaya çıkan Hımhım’ı görünce ne diyeceğini bilememiş. Ama Hımhım onu dinlememiş bile. Doğru salıncakta sallanmakta olan çocuklara yönelmiş.
“Bacaksızlar sizi! Şimdi görürsünüz bahçeme girmeyi! Şimdi görürsünüz siz salıncağımda sallanmayı...”
Fatoş öfkeli bir biçimde yaklaşmakta olan Hımhım’ı görünce hemen şarkı söylemeyi bırakmış. Sonra da çocukları hızla salıncaktan indirmiş. Ellerinden tutup koşmaya başlamış. Bir yandan da bağırıyormuş.
“Çabul olun! Hımhım’a yakalanmayın! Çabul olun dedim size!”
Hımhım ie çocukların arkasından bir süre daha koşmuş. Ancak onlara yetişmesi ne mümkün! Bir süre koştuktan sonra soluk soluğa kalıp olduğu yerde durmuş. Yine de, bir yandan söylenmeyi sürdürüyormuş.
“Bir daha sizi buralarda görmeyeyim... Hım hım... Benim bahçeme, Hımhım’ın bahçesine girersiniz ha!” Böyle söyledikten sonra birden Püskül’e dönmüş.
“Sahi, bunlar içeriye nasıl girdiler acaba?”
“Bilmem.”, demiş Püskül. Hımhım’a doğru yaklaşmış. Heyecanlı bir sesle konuşmaya başlamış.
“Benim gördüğümü sen de gördün, değil mi sevgili Hımhım?”
“Senin gördüğünü mü?”, demiş Hımhım somurtarak. Sonra da devam etmiş. “ Hım hım... Salıncağa binmiş olan çocuklardan söz ediyorsan elbette gördüm.”
Püskül’ün gözleri parlamış.
“Salıncak sallanıyordu Sevgili Püskül!”, diye bir sevinç çığlığı atmış Püskül. “Yıllardır asla sallanmayan, yerinden oynamayan şu kocaman demir yığını ne de güzel sallanıyordu. Sen de gördün işte.”
“Hım... Elbette gördüm.”, demiş Hımhım. Birden duraklamış. “Sahi...”, demiş şaşkınlıkla. “Bu salıncak yıllardır sallanmıyordu. Ama az önce...”
“Az önce onu sallanırken gördük Sevgili Hımhım. Ne güzel değil mi?”, diye Hımhım’ın sözünü tamamlamış Püskül.
“Peki bu nasıl oldu?”
“Söylesem de inanmazsın.”
“Söyle be adam hım hım... Çıldırtma insanı...””, demiş Hımhım.
“O küçük kız salıncağa elini bile sürmedi Sevgili Hımhım. Yalnızca şarkı söyledi. Evet, onu sallamak için yalnızca şarkı söyledi.”
“Ne?”, demiş Hımhım Püskül’e şaşkın şaşkın bakarak.
“ Yalnızca şarkı mı söyledi dedin?”
“Evet.”, demiş Püskül gülümseyerek. “Kızın sesi ne kadar da güzeldi, öyle değil mi?”
“Eğleniyor musun benimle!” diye bağırmış Hımhım bu kez. Püskül’ün söylediklerine hiç inanmamış. Hemen salıncağın yanına gitmiş ve sallamaya kalkışmış. Ancak koca salıncak yerinden kıpırdamamış.
“Hımhım... Bu ne biçim iş...”, diye söylenmiş Hımhım. “ Asla sallanacak gibi değil.”
“Söylemiştim sana Sevgili Hımhım.” demiş Püskül. “O kızcağız şarkıya başlayınca salıncak da sallanmaya başladı.”
“Saçma!”, diye bağırmış Hımhım. “Senin bu saçmalıklarını neden dinliyorum, bilmem ki...”
“İstersen bunu sana kanıtlayabilirim.” demiş Püskül bu kez.
“Nasıl olacakmış bakalım?”, diye merakla sormuş Hımhım.
“Yarın şu ağacın arkasında saklanıp bekleriz. Sonra da çocuklar gelip sallanmaya başlarlar.O zaman sen de söylediklerimin doğru olduğunu görürsün.”
“Hım hım...”, demiş Hımhım. Tıpkı adı gibi. Başka bir şey de söylememiş. Püskül onun bu teklifi kabul ettiğini anlamış. Sonra da birlikte eve doğru yola koyulmuşlar. Hımhım’ın aklında şimdi yalnızca sallanan salıncağı varmış. Çocukluğundan beri hiç binmediği o şirin salıncağı. Bir yandan da, Püskül’ün söyledikleri gerçek olabilir mi diye soruyormuş kendisine. Anlaşılan yarına kadar sabırla beklemekten başka bir çare yokmuş.


Ertesi gün Püskül’le Hımhım salıncağın az ilerisindeki büyük ağacın arkasına geçip saklanmışlar. Çocukları beklemeye başlamışlar. Hımhım oldukça sabırsızmış.
“Geleceklerinden emin misin?”, diye sormuş Püskül’e.
“Merak etmeyin..”, demiş Püskül. “Mutlaka geleceklerdir.”
Demeye kalmadan bahçenin girişinden sesler gelmiş. Evet, Fatoş’la kardeşlerinin konuşmaları onlara kadarulaşıyormuş. Gerçi kendi aralarında fısıltıyla konuşmaya çalışıyorlarmış ama sesleri yine de duyuluyormuş.
“Çevrede kimsecikler görünmüyor.”, diye fısıldamış Fatoş. “Salıncağa rahatlıkla binebilirsiniz çocuklar.”
“Umarım o koca sesli adam ortalarda görünmez.”, demiş Nuran.
“Dikkatli olsak iyi olur.”, diye söze karışmış Nuri. Daha sonra salıncağa yaklaşmışlar. Fatoş iki küçük kardeşini salıncağa yerleştirmiş. Hımhım saklandığı ağacın arkasında heyecanla olacakları bekliyormuş. Püskül onu sakinleştirmekten geri durmamış.
“Aman Sevgili Hımhım... Lütfen ses çıkarmayın. Yoksa çocuklar duyup kaçabilirler.”
“Peki peki hım..”, diye fısıldamış Hımhım.
Fatoş çocukları salıncağa bindirdikten sonra ellerini beline koymuş, gözlerini haifçe yummuş ve şarkısına başlamış.

Durma güzel salıncak
Havaya uçur bizi...

Şarkı sürerken, salıncak ağır ğır salınmaya başlamış. Tıpkı bir gün öncesinde olduğu gibi. Salıncağın salınımı şarkıyla birlikte hızlanıyormuş bu arada. Çocuklar sanki gökyüzündeki bulutlara dokunacaklarmış gibi ellerini havaya doğru kaldırıyorlar, bir yandan da kahkahalar atıyorlarmış.
“İnanılır gibi değil!” diye mırıldanmış Hımhım şaşkınlıkla.
“ Ne kadar güzel bir sesi var değil mi Sevgili Hımhım...”, demiş Püskül.
“Sesinden söz etmiyorum...hım...”, diye söylenmiş Hımhım. “Baksana, salıncağa elini bile sürmedi. Oysa salıncağım havalarda gezintiye çıktı bile. Hım hım... Olacak şey değil...”
“Sana söyledim ama bana inanmadın.”, demiş Püskülcük. Bu arada, heyecandan biriki adım öne çıkan Hımhım önündeki ağaç dalına basıvermiş. Çat diye kırılan ağaç dalının sesine doğru dönen Fatoş onu görmüş. Hemen şarkıyı kesmiş.
“Eyvah..”, diye bağırmış. “Bahçenin sahibi buradaymış. Çocuklar kaçmalıyız.”
“Haklısın Fatoş Abla. Hemen kaçmalıyız..”, demiş Nuran. Hımhım iyiden iyiye ortaya çıkmış ve “durun”, diye seslenmiş onlara. Ne var ki, Fatoş onu dinlememiş bile. Salıncaktan kardeşlerini çabucak indirmiş. Sonra da hep birlikte koşmaya başlamışlar.
“Ne kötü!..”, demiş Püşkül. “Çocukları bir kez daha kaçırdık.”
“Bırak şimdi çocukları.”, demiş Hımhım neşeli bir sesle. “İşimize bakalım biz.”
“İşimiz mi?”, demiş Püskül şaşkınlıkla. “İşimiz neymiş ki?”
“Tabii ki salıncağı sallamak.” demiş Hımhım. “Çocukluğumdan beri ilk kez sallanacağım hım hım... Havalarda uçacağım. Tıpkı onların yaptığı gibi hım hım... Bulutlara elimi değdireceğim.”
“Şey...”, diye duraklamış Püskül. “İyi ama nasıl sallanacaksın Sevgili Hımhım?”
“Senin yardımınla Püskül Efendi..”, diye yanıtlamış onu Hımhım. “Ben salıncağa binip orturacağım. Sen de şarkı söyleyeceksin!”
“Ben şarkı mı söyleyeceğim! Bilirsin ki, sesim pek güzel değildir.”
“Ne önemi var canım hım...”, demiş Hımhım. “Salıncağı salla yeter de artar bile.”
Böyle söylemiş Hımhım. Sonra da bir sıçrayışta salıncağın içine girivermiş.
“Hadi daha ne duruyorsun. Başlasana şarkıya hım hım...”, diye seslenmiş Püskül’e.
“İyi ama Fatoş’un söylediği o şarkıyı hatırlamıyorum ki...”
“Çok uzattın ama hım hım...”, diye çıkışmış Hımhım. “Olup olacağı bir şarkı değil mi? Başlasan iyi olur hım hım...”, demiş Hımhım.
Püskülcük düşünmüş taşınmış. Aklına bir şarkı gelmemiş. Bir daha, bir daha düşünmüş. Sonra da aklına gelen bir şarkıyı mırıldanmaya başlamış.

Arkadaşım çok tatsız
Arabasız ve atsız
Adını sorarsanız
Hımhım denen suratsız

“Bu ne saçmalık böyle.”, diye homurdanmış Hımhım salıncağın içinden.
“Haklısınız çok saçmaydı Sevgili Hımhım. Ama ne yapabilirim ki, dilimin ucuna gelen şarkı bu...”
“Bari salıncağı sallasaydı hım...”, demiş hımhım. “ Senin şarkınla yerinden bile kıprdamadı.”
“Bir şarkı daha geldi aklıma.”, diye gülümsemiş Püskül. “Ne dersiniz? Bir kez daha deneyelim mi?”
“Evet evet...”, demiş Hımhım. “Sallanmak için sabırsızlanıyorum.”
Püskül aklına yeni gelen şarkıyı söylemeye başlamış.

Bahçede çiçek çoktur
Karnım her zaman toktur
Püskül derler adıma
Bende hiç akıl yoktur

“Nereden geliyor bu şarkılar aklına?”, diye bağırmış Hımhım. “Ayrıca salıncak hiç ama hiç sallanmıyor.”
“Haklısın.”, diye içini çekmiş Püskül. “Bu şarkıların nereden aklıma geldiğini gerçekten bilmiyorum, ne garip değil mi?”
“Çok mutsuzum hım hım...”, demiş Hımhım.
“ Ne yazık ki, o şarkıyı bilmiyorum.”, demiş Püskül.
“Bu bir şarkı değil..” demiş Hımhım. “Çok mutsuzum, görmüyor musun? Salıncağı sallayamadık. Ellerimi bulutlara değdiremedim. Çocukluk günlerime geri dönemedim. Çok mutsuzum çok. Hım hım...”, diye konuşmuş Hımhım. Püskülcük Hımhım’a bakmış. Gerçekten de çok mutsuz görünüyormuş Hımhım. Püskül de oldukça üzgünmüş.
İşte o an nasıl olduysa olmuş! Fatoş’un söylediği şarkıyı birdnbire hatırlayıvermiş Püskül. Söylemeye başlamış.

Durma güzel salıncak
Havaya uçur bizi....

Püskül’ün şarkısıyla birlikte salıncak önce şöyle bir sallanmış, ardından da yavaş yavaş gidip gelmeye başlamış. Hımhım’ın nasıl mutlu olduğunu düşünebiliyor musunuz?
“Yaşasın!”, diye bağırmış Hımhım. “Sallanıyorum hım hım... Sallanıyorum hım hım...”
“Sonunda başardık...”, diye gülümsemiş Püskül. Sallanan salıncağa keyifle bakmış.
“Sakın susma.”, demiş Hımhım Püskül’e. “Şarkı söylemeyi bırakırsan sallanmaz belki. O zaman gökteki bulutlara asla ulaşamam.”
“Merak etme Sevgili Hımhım...”, demiş Püskül. “ Sen bulutlara dokunana kadar sürdüreceğim şarkıyı.”
Püskül, Fatoş’un şarkısını aklında kaldığı kadarıyla söylemiş. Bitirmiş, yeniden başa dönmüş. Söyledikçe mutlu olmuş. Mutlu oldukça daha bir istekle söylemiş.
“Sesimin güzel olduğunu biliyordum zaten.”, diye fısıldamış kendi kendine. “
Hımhım ise doyasıya sallanmış. Çığlıklar atarak ellerini bulutlara doğru uzatmış. Gülmüş, kahkahalar atmış. Çocukluğundan bu yana hiç böylesine eğlenmediği gelmiş aklına.
“Ne güzel hım hımm... Ne güzel hımm”, diye söylenip duruyormuş bir yandan da.
Eh, her güzel şey,n bir sonu vardır, öyle değil mi! Hımhım, uzun zaman sallandıktan sonra salıncaktan inmek istemiş. Yeterince eğlendiğine eminmiş.
“Şu şarkıyı artık kesebilirsin Püskül hım...”, diye seslenmiş sevgili bahçevanına. “Artık inmek istiyorum.”
Püskül şaşırmış onun bu söylediklerine. Çünkü deminden beri şarkı filan söylediği yokmuş.
“Şarkı söylemeyi çoktan bıraktım Sevgili Hımhım.”, demiş.
“Eee? Öyleyse neden durmadı bu salıncak hım?”, diye bağırmış Hımhım. Gerçekten de salıncak hiç yavaşlamadan onu gökyüzünde uçurmaya devam ediyormuş.
“Nerden bilebilirim...”, demiş Püskül. “Salıncağı sallamayı başardım ama durdurmak için belki de başka bir hüner gerekiyordur.”
“Çabuk durdur şu salıncağı hım...”, diye bir daha bağırmış Hımhım. “Midem bulanmaya başladı. Gözlerim kararıyor.. Durdur şu salıncağı hım!”
Püskül ne yapacağını bilememiş. Salıncak duracak gibi değilmiş gerçekten de. Püskül salıncağa yaklaşıp onu tutmak istemiş ama bu da hiç mümkün gözükmüyormuş.
“Doğrusu ne yapacağımı bilmiyorum Sevgili Hımhım..”, demiş Püskül.
“Ay... Ölüyorum... hım! Çabuk durdur şu canavarı... İçim dışıma çıktı hım...”, diye bağırmaya başlamış Hımhım. Durumu hiç de hoş görünmüyormuş.
Bütün bunları bir başka ağacın arkasından izleyen birileri varmış. Onlar kimmiş dersiniz? Elbette Fatoş ve kardeşleri. Meğerse kaçar gibi yapmışlar ama kaçmamışlar. Yalnızca az ötedeki bir ağacın arkasına saklanıp olacakları gözlemeye başlamışlar. Bütün olup bitenleri de sonuna kadar izlemişler. Hımhım “durdurun şu salıncağı... Öleceğim yoksa..”, diye bağırmaya başlayınca Fatoş daha fazla dayanamamış. Saklandığı yerden çıkmış. Tabii Nuran ile Nuri de hemen arkasından.
“Aaa... Çocuklar, demek siz buradaydınız.”, demiş Püskül şaşkınlıkla.
“Evet, sizi izliyorduk.”, demiş Fatoş.
“Doğrusu haliniz çok komik.”, demiş Nuran.
“Salıncağı salladınız ama bir türlü durduramıyorsunuz.”, demiş Nuri.
“Eh! Ne diyebilirim! Hepsi doğru.”, diye yanıtlamış Püskül onları. Bu sırada hiç ara vermeden sallanıp duran salıncağın içindeki Hımhım’ın yardım isteyen sesini duymuşlar.
“Yardım edin. Ne olursunuz, bana yardım edin hım hım.. .Durdurun şu salıncağı.”
“Peki.”, demiş Fatoş. Salıncağın yanına yaklaşmış. Fatoş’un güzelim sesi bütün bahçeye bir anda yayılmış. Salıncağı sallayan şarkıyı söylüyormuş Fatoş. Ne var ki, bu kez onun durmasını istiyormuş. Az sonra salıncak yavaşlamış, yavaşlamış ve sonunda durmuş. Püskül hemen Hımhım’ın yanına koşmuş. Neredeyse baygınlık geçirecek olan Hımhım’ı kollarından tutup yere indirmiş. Hımhım toprağa boylu boyunca uzanmış. “Ah...vah...”, diye sesler çıkarıyormuş bir yandan da.
“Zavallı Hımhım.”, demiş Püskül. “Doğrusu hiç iyi görünmüyorsun.”
“Ah!.”, diye inlemiş Hımhım. “İçim dışıma çıktı hım... Hep şu çocukların yüzünden.”
“Yo...”, demiş Püskül. “Onlar kötü bir şey yapmadılar ki. Aksine, sana yardım ettiler.”, diye devam etmiş. Hımhım bir şey söylememiş. Yalnızca Fatoş’a bakmış.
“Gerçekten öyle mi?”, demiş sonunda.
“Evet..”, demiş Fatoş her zamanki gibi gülümseyerek. “Yalnızca salıncakta sallandık. Bir salıncak sallanmalı, öyle değil mi?”
“Sonra da durmalı ama... Hım hım...”, demiş Hımhım.
“Öyleyse anlaştık.”, diye gülümsemiş Fatoş. “Size yardım ederiz..”, demiş sonra da.
Hımhım uzandığı yerden doğrulmuş. Fatoş’un şirin kardeşlerine bakmış. “Bunların adı ne peki?, demiş.
“Nuri ile Nuran.” diye kardeşlerini tanıtmış Fatoş.
“Yaşasın!”, diye el çırpmış Püskül. “Sonunda çocuklarla dost olduk, öyle değil mi Sevgili Hımhım?”
“Evet...”, demiş Hımhım. “Dost olduk.”
“Bundan böyle birlikte şarkı söyltyeceğiz. Birlikte sallayacağız salıncağı.”, demiş Püskül.
“Yine de, şu şarkının salıncağı nasıl salladığını anlamış değilim.”, demiş Hımhım.
“Belki de bütün iş sevgide.”, diye yanıtlamış onu Püskül. Fatoş’a bakıp gülümsemiş. Fatoş kardeşlerinin yanına gitmiş. Onların ellerinden tutmuş.
“Püskül Bey doğru söylüyor.”, demiş sonra da. “Belki de salıncağı sallayan güç sevgidir. Kardeşlerimi çok seviyorum. Onların salıncaktaki mutluluğu beni de mutlu ediyor.”
Püskül Hımhım’a bakmış. Hımhım ne söyleyeceğini bilmiyormuş. Sonunda konuşmaya karar vermiş. Üstelik şimdi hiç “hım..hım” demiyormuş.
“Bu bahçe bundan böyle sizin de bahçeniz.”, demiş Hımhım. “Salıncak da tabii. İstediğiniz zaman gelip piknik yapabilirsiniz. Salıncakta sallanabilirsiniz. Ama bir şartla!”
“Neymiş o şart?”, diye merakla sormuş Püskül.
“Birlikte piknik yapacağız.”, demiş Hımhım. “Birlikte sallanacağız, anlaştık mı?”


Ne dersiniz, anlaşmışlar mıdır? Bahçeden gelen o neşeli kahkahalara bakılırsa bu soruya “evet” demek mümkün. Sevginin geçit bulup içeri girdiği her yerde sorunlar kolaylıkla çözülür. Neşeli
kahkahalar piknik sepetlerinin en güzel, en vazgeçilmez ürünleridir. Sevgiyle söylenmiş bir şarkının sallamayacağı hiçbir salıncak yoktur. İsterseniz en yakın parka gidip deneyin. Beybaba’dan söylemesi.


































BENEKSİZ MANTAR




Mantarları tanıyor musunuz? Zaman zaman annelerinizin pişirip masaya getirdiği o güzelim yemeklerden söz etmiyorum. Bir de ormanlarda, nemli ağaç diplerinde hızla boy atan mantarlar vardır. Masal kitaplarında mutlaka resimlerini görmüşsünüzdür. Kimi zaman minik hayvanlara ev sahipliği yaparlar. Üstünde ise kocaman benekleri vardır bu mantarların. Nasıl da şirin görünürler!
Masalımızın kahramanı da böyle bir mantar. Ancak, ondan önce Bilge Ağaç’ı tanıtmalıyım size. Bilge Ağaç, üstünden hiç yağmur hiç eksilmeyen ormanın en büyük, en yaşlı ağacıymış. Pek çok şey görmüş, pek çok olay yaşamış. Bu nedenle çevresindeki dostları ona Bilge Ağaç adını takmışlar. Enli gövdesinin koca gölgesi yaz kış nemli ve serin olurmuş. Bu nedenle, Bilge ağaç’ın gölgesinde her bahar topraktan yeni yeni mantarlar fışkırırmış. Bilge ağaç’ın mutluluğunu düşünün artık. Öyle ya, her bahar yeni yeni komşular geliyormuş çevresine. Bütün bir bahar mevsimi boyunca dostluk yapabilecek, konuşup şakalaşabilecekmiş bu yeni komşularıyla. Yaşadıklarını, başından geçen ilginç olayları onlarla paylaşabilecekmiş. Sohbetleri şakalara, şakaları şen kahkahalara dönüşebilecekmiş.

Söylemeye bile gerek yok ama yineleyelim. Mantarlar da tıpkı Bilge Ağaç gibi kökleri aracılığıyla toprağa bağlıymışlar. Gezip görme, koşup oynama şansları yokmuş elbette. Çevrelerini yalnızca gözlemledikleri kadarıyla tanıyabilirlermiş. Tabii, bir de Bilge Ağaç’ın onlara anlattığı kadarıyla. Oysa, ormanda daha pek çok canlı yaşıyormuş. Farklı bitkiler, iki ya da dört ayaklı hayvanlar, değişik kuşlar, ayaksız sürüngenler...
Bilge Ağaç’ın gölgesindeki mantarlar ormanda yaşayan diğer canlıları çok merak ediyorlarmış. Yine de şanslı sayılırlar. Gitmeseler, görmeseler de onların bir bilge dostları varmış işte. Bilge Ağaç onlara ormandaki diğer hayvanları ballandıra ballandıra anlatırmış. Mantarlar da, o koca benekli gövdelerini Bilge Ağaç’a çevirir ve anlattıklarını dikkatle dinlerlermiş.
Günün birinde çok ilginç bir şey olmuş. Mantarlardan bir tanesi birdenbire yürümeye başlamış. Düşünebiliyor musunuz, ayakları olan bir mantar! Köklerinden kurtulup küçük küçük adımlar atan sevimli bir mantarcık! Bütün mantarlar çok şaşırmışlar bu işe. Bizim Bilge Ağaç bile şaşkınlığını gizleyemiş.
“Şunca zamandır ormandayım, hiç ayakları olan bir mantar görmemiştim.”, demiş.
“Eh! Artık gördünüz işte...”, diye gülmüş Ayaklı Mantar. “Ben sizler gibi toprağa bağlı kalmak zorunda değilim. Gezip dolaşabilirim. Bilge Ağaç’ın bütün bu anlattıklarını kendi gözlerimle görebilirim.”
“Şey...”, diye çekinerek konuşmuş mantarlardan bir tanesi. “Peki bütün bu gezip gördüklerini bizlere de anlatır mısın?”
“Neden olmasın!”, demiş Ayaklı Mantar. “Elbette anlatırım. Sizler benim en yakın dostlarımsınız!”
Evet, Ayaklı Mantar gerçekten de söylediği gibi yapmış. Sabah erkenden kalkar, çıkınını benekli gövdesinin üstüne yerleştirir, yollara düşermiş. Akşama doğru ise yorgun ama mutlu geri dönermiş. Sonra da Bilge Ağaç’ın gölgesine uzanır ve gördüklerini bir bir arkadaşlarına anlatırmış.
“Bu gün o kadar çok şey gördüm ki, hangisini anlatsam bilemiyorum.”, diye başlarmış söze. “Biliyor musunuz, geyiklerin gerçekten de kocaman boynuzları var. Ya ceylanlara ne buyurulur? Seke seke öyle güzel koşuyorlar ki. Ah, hele o şakacı maymunlar. Daldan dala atlarken görmelisiniz onları. Gülmekten yerlere devrilirsiniz. Keşke onların taklidini yapabilsem. Kurbağaların suya nasıl atladıklarını da anlatayım ister misiniz?”
Evet, Ayaklı Mantar gün içinde ormanda gezip gördüklerini dönüşte böyle anlatıyormuş mantar arkadaşlarına. Arkadaşları onun dönüşünü merakla beklerlermiş. Bilge Ağaç ise sesini çıkarmadan ama büyük bir dikkatle dinlermiş Ayaklı Mantar’ın anlattıklarını. Kimi zaman koca dallarını hafifçe sallayarak onu onaylar, kimi zaman ise yine dallarını birbirine vurarak onu alkışlar, yüreklendirirmiş.
Ne var ki, herşey her zaman yolunda gitmiyor. Ayaklı Mantar, bir sabah uzun uzun esneyerek uyanmış. O gün canı hiç yürümek istemiyormuş. “Of...”, diye söylenmiş kendi kendine, “Yine bütün gün dolaşmak zorunda mıyım sanki? Bulunduğum şu serin gölgelikte tembellik etmek çok daha hoşuma gidecek.” Böyle söyledikten sonra başını kaldırıp çevresine bakmış. Tabii diğer bütün mantarlar onu izliyorlarmış. Bizim Ayaklı Mantar şimdi yerinden doğrulur ve yollara düşer, diye konuşuyorlarmış kendi aralarında.
“Kim bilir bugün neler neler anlatacak bize.”, demiş mantarlardan bir tanesi.
Bu konuşmaları duyan Ayaklı Mantar’ın canı çok sıkılmış. Ne yapsam, ne yapsam diye bir süre düşünmüş. Sonunda aklına bir fikir gelmiş.
“Evet, ne yapacağımı iyi biliyorum. “, diye keyifle söylenmiş. “ Ben de az ötedeki ağaçlardan birinin gölgesine gidip akşama kadar uzanırım. Böylelikle gözlerden uzak olurum. Onlar ise benim dolaştığımı düşünürler. Akşamleyin de, sanki bütün gün gezip dolaşmışım gibi bir şeyler anlatıveririm. Doğru söyleyip söylemediğimi nereden bilecekler?”
Böyle düşünen Ayaklı Mantar, her zamanki gibi çıkınını benekli sırtına yüklemiş ve arkadaşlarıyla vedalaşmış. Tabii ki, yolculuğu çok kısa sürmüş. Hemen ötedeki ceviz ağacının altında bitmiş bu kısa yolculuk. Sonra da ağacın gölgesine uzanıp akşama kadar uyuklamış.
Akşama doğru yerinden doğrulmuş. Uzun uzun esneyip, gerinmiş. Sonra da arkadaşlarının yanına gelmiş. Oldukça yorgun görünmeye çalışıyormuş bir yandan da.
“Of... Bu gün yine çok gezindim arkadaşlar.”, diye oturmuş Bilge Ağaç’ın hemen dibine.
“Peki neler gördün?”, demiş mantarlardan bir tanesi.
“Gördüklerini bize anlatmayacak mısın?”, demiş bir başkası.
“Durun canım!”, demiş Ayaklı Mantar. “Acele etmeyin, anlatacağım. Bu gün neler gördüğüme gelince... Bu gün uçan balıklar gördüm arkadaşlar.”
“Uçan balıklar mı gördün?”, diye şaşkınlıkla sormuş bir mantar.
“Evet evet...”, demiş Ayaklı Mantar. “Üstlelik uçan balıklar mavi yapraklı ağaçların üstüne konuyorlardı.”
“Mavi yapraklı ağaçlar mı? Ne kadar ilginç!”, demiş bir başka mantar.
“En ilginç olanı konuşan papatyalardı arkadaşlar...”, diye sürdürmüş Ayaklı Mantar.
Aklına geldiği gibi anlatıyormuş. Ayaklı Mantar’ın bütün bu anlattıklarını dikkatle dinleyen biri daha varmış tabii. Bilge Ağaç.
“Çok garip!”, diye kimsenin duymayacağı bir biçimde mırıldanmış Bilge Ağaç. “İyi ama neden böyle yapıyor bu? Neden yalan söylüyor acaba?”
Doğrusu Ayaklı Mantar’ın yaptıklarına bir türlü akıl sır erdirememiş Bilge Ağaç. Yine de onun anlattıklarını dinlemiş.
Ayaklı Mantar buluşundan çok ama çok memnunmuş. Günden güne anlattıkları daha ilginç, daha inanılmaz oluyormuş bu arada. Tüm mantarlar onu büyük bir merakla dinlemeyi sürdürüyorlarmış. Bilge Ağaç ise Ayaklı Mantar’ın giderek kötü bir yalancıya dönüştüğünün farkındaymış. Böyle düşünen Bilge Ağaç, Ayaklı Mantar’a küçük bir oyun oynamaya karar vemiş. Onun uydurduğu her yalana karşılık mantarın bir beneğini almaya başlamış. Gövdesinden aşağıya doğru sallanan ince dallarıyla yapıyormuş bu işi. Ayaklı Mantar aklına geldiği gibi anlatmayı sürdürürken , ince dallardan bir tanesi yavaşça onun üstüne doğru süzülüyor ve beneklerden bir tanesini alıp yeniden yukarı çıkıyormuş. Ayaklı Mantar olup bitenin hiç farkında değilmiş elbette. Gittikçe azalan beneklerinden habersiz anlatmayı sürdürüyormuş.
Yini bir akşamüstü yorgun bir halde arkadaşlarının yanına dönmüş Ayaklı Mantar.
“Bugün size ne anlatsam...”, diye düşünmüş bir süre. Öyle ya, o kadar çok şey uydurmuş ki o güne kadar, doğrusu yeni bir yalan bulmak pek de kolay olmayacakmış.
“Ne anlatsam... Ne anlatsam...”, diye sıkıntıyla söylenmiş Ayaklı Mantar.
Birden Bilge Ağaç seslenivermiş ona.
“Bu gün bize Beneksiz Mantar’ı anlatabilirsin!”
Ayaklı mantar şaşırmış. Bilge Ağaç’a dönüp gülümsemiş.
“Hiç olur mu canım!”, demiş sonra da. “Ormanda o kadar gezip dolaştım ama hiçbir zaman beneksiz bir mantara rastlamadım.”
“Öyleyse ilk fırsatta göle gidip kendi yansımanı izlemelisin.”, demiş Bilge Ağaç. “O zaman beneksiz bir mantarın varlığından da haberin olur.”
“Nasıl?”, diye şaşkınlıkla bağırmış Ayaklı Mantar. “Üstümde beneklerim yok mu yani?”
“Yok.”, diye seslenmiş ona diğer mantarlar. “Beneklerin günden güne eksildi nedense.”
“Olamaz!”, diye bir çığlık atmış Ayaklı Mantar. Kendi gövdesini görmeye çalışmış. Ardından, ormandaki küçük göle doğru koşmaya başlamış. Durgun suya bakıp gövdesini görebilmek için.
Sonunda süklüm püklüm geri dönmüş Ayaklı Mantar. Şimdi onu Beneksiz Mantar diye çağırmak da mümkünmüş aslında.
Bilge Ağaç mantarlara bütün olup bitenleri anlatmış. Mantarlar Bilge Ağaç’ı şaşkınlıklar içinde dinlemişler. Beneksiz Mantar ise Bilge Ağaç’ı dinlerken renkten renge giriyormuş. Utancından elbette. Doğrusu utandıkça beneksiz gövdesine yayılan pembelik ona çok yakışıyormuş.
“Çok özür dilerim.”, demiş Beneksiz Mantar. “Yaptıklarımdan dolayı lütfen affedin beni...”
“Seni affediyoruz ama bundan böyle bizi kandırmayacaksın.”, demiş mantarlardan biri.
“Size söz veriyorum.”, demiş Beneksiz Mantar. “Bundan böyle sizi aldatmayacağım. Yalnızca gezip gördüklerimi anlatacağım.”
“Öyleyse ben de beneklerini geri verebilirim artık.”, demiş Bilge Ağaç. Tabii Beneksiz Mantar beneklerinin Bilge Ağaç’ta olduğunu bilmiyormuş. Onlara yeniden kavuşunca çok sevinmiş. Beneklerini eski yerlerine özenle yerleştirmiş.
“Ormana gidiyorum.”, diye neşeyle seslenmiş arkadaşlarına. “Gezip görecek ve tüm gördüklerimi sizlere anlatacağım. Söz veriyorum.”, demiş.
Mantar dostları sevinçle el sallamışlar ona. Bir kez daha sabırsızlıkla akşamın gelmesini beklemeye başlamışlar.
Bilge Ağaç ise üst dallarını sallayarak uğurlamış Ayaklı Mantar’ı. Beneklerin mantara ne kadar yakıştığını görüp gülümsemiş.

Bu anlattıklarımın yalnızca bir masal olduğunu biliyorsununuz, değil mi? Eğer bütün bunları bir masal değil de gerçek diye anlatmaya kalkışsaydım, inanın benim beneklerim de eksilirdi.
Yoksa Beybaba’nın benekleri yok mu sanıyorsunuz?
















ŞEN ŞAKİR’İN ÇİÇEKLERİ





Bu masalımız çiçeklerle ilgili. Çiçekleri sevmeyen var mı? O güzel renkleriyle, doyumsuz kokularıyla çiçekleri kim sevmez ki?
Bir zamanlar Şakir adında bir çiçekçi varmış. Şakir, çiçeklerine çok düşkünmüş. Kendi gözü gibi bakarmış onlara. Her gün bakımlarını yapar, bir yandan da onlarla konuşurmuş. Evet, çiçeklerin kendisini duyduğuna inanırmış Şakir. Çiçekleriyle giriştiği bu sohbetler oldukça neşeli olmalı. Çünkü onlarla mırıl mırıl konuşurken, bir yandan da kıkır kıkır gülermiş Şakir Efendi. Böylesine neşeli, eğlenceli biri olduğu için yörede yaşayanlar “Şen Şakir” diye çağırırlarmış onu.
Şen Şakir’in çiçeklerden başka dostları da varmış. Yörenin çocuklarıymış bunlar. Çocuklar bütün gün Şen Şakir’in bahçesine doluşur, onun işlerine yardım ederlermiş. Kimisi çiçeklerin tozunu alırmış, kimisi de çiçeklerin dibindeki toprağı kabartırmış. Çiçekleri bir güzel birlikte sularlar, onların can alıcı renklerini yine hep birlikte ortaya çıkarırlarmış.
Şen Şakir akşam olmaya yakın çocukları evlerine gönderirmiş.
“Hadi bakalım, geç oldu çocuklar.”, dermiş. “Anneniz babanız daha fazla merak etmeden evlerinize dönseniz iyi olur.”
Şen Şakir çocukları evlerine elleri boş göndermezmiş elbette. Her birine çiçeklerin en güzellerinden, en kokulu olanlarından bir demet armağan edermiş.
Günler böyle geçerken, gecelerden bir gece Şen Şakir’in kapısı gümbür gümbür çalmaya başlamış.
“Kim ola ki gecenin bu saatinde?”, diye yatağından fırlamış Şakir. Bir koşu gidip kapıyı açmış. Karşısında iri yarı bir adam duruyormuş. Üstündeki seçkin giysilere bakılacak olursa, hayli zengin biri olmalıymış bu adam.
“Gecenin yarısında sizi uyandırdığım için kusuruma bakmayın.”, demiş adam. Sonra da devam etmiş.
“Arabam bozulduğu için yolda kaldım. Acaba sizi çok rahatsız etmeyeceksem gün ışıyana kadar konuğunuz olabilir miyim?”
“Neden olmasın!”, demiş Şen Şakir gülümseyerek. Konuğunu içeri almış. Ona şöyle rahat bir yer yatağı hazırlamış. Sonra da gülümseyerek “iyi geceler”, dilemiş ve kendi yatağına gidip uykusuna kaldığı yerden devam etmiş.
Şen Şakir sabah uyandığında konuğunun çoktan kalktığını fark etmiş. Konuk, bahçedeki benzersiz çiçekler arasında geziniyor, bir yandan da kendi kendine konuşup duruyormuş:
“Ne kadar güzel çiçekler bunlar böyle! Daha önce hiç bu kadar güzellerini görmemiştim. Ne kadar harika kokuyorlar.”
Şen Şakir konuğunun şaşkınlığını gülümseyerek izlemiş. Daha sonra konuk vedalaşmak için yanına gelmiş. Önce ona konukseverliği için teşekkür etmiş. Sonra da gözlerini bahçedeki güzelim çiçeklerden alamadan şöyle demiş:
“Acaba rica etsem, şu eşsiz çiçeklerinizden bir demet verir misiniz bana?”
“Elbette veririm.”, demiş Şen Şakir gülerek. “Madem onları bu kadar çok sevdiniz elbette veririm.”
Şen Şakir hemen bahçeye girmiş. Çiçeklerin en parlak ve en güzel kokulu olanlarından güzel bir demet hazırlamış. Konuk bir an için ne söyleyeceğini bilememiş. Öyle mutlu olmuş ki! Ardından cebinden ağzı bağlı bir kese çıkarıp Şen Şakir’e uzartmış.
“Alın.”, demiş, “Bu sizin hakkınız!”
Şen Şakir konuğunun kendisine neden bir kese uzattığını anlamamış önce.
“Nedir bu?” diye şaşkınlıkla sormuş.
“Çiçeklerin karşılığı.”, demiş konuk. “Bir kese dolusu para. İnanın, bu çiçekler için az bile.”
“Çiçekler için para mı?”, demiş Şen Şakir. “Alamam bu parayı.”, demiş sonra da. “Ben çiçeklerimi hiç parayla satmadım ki bu güne kadar!”
“Almalısın.”, diye diretmiş konuğu. Şayet parayı almazsa çiçekleri kabul edemeyeceğini söylemiş. O kadar çok üstelemiş ki, sonunda Şen Şakir , konuğunun eline tutuşturduğu bir kese parayı almak zorunda kalmış. Daha sonra konuğu vedalaşıp ayrılmış. Şen Şakir bir onun ardından bakmış, bir elindeki keseye. Sonra da başını sallayıp gülümsemiş.
Güneş hızla ilerliyormuş. Birazdan arkadaşları, yani çocuklar bahçeye doluşurlarmış.
Daha sonra neler olmuş dersiniz?
Ertesi gece Şen Şakir’in kapısı bir kez daha çalmış. Şen Şakir, yine yatağından fırlamış. Kapıyı açmış. Bu kez karşısında bir başka adam varmış. Üstündeki güzel ve alımlı giysilere bakılacak olursa bu konuk da kentten biri olmalıymış.
“Yoksa sizin de mi arabanız bozuldu?”, demiş Şen Şakir kapıdaki konuğuna.
“Hayır..”, demiş yeni konuk. “Arabam çalışır durumda bekliyor. Şu şeylerden alıp hemen kente dönmeyi düşünüyorum.”
“Neymiş onlar?”, diye merakla sormuş Şen Şakir. Evet, belki o anlamadı ama siz çoktan anladınız olup bitenleri. Şen Şakir’in ilk konuğunun elindeki çiçekleri gören dostları onu çok kıskanmışlar çünkü. Güzelim çiçeklere onlar da sahip olmak istemişler. İşte bu ikinci konuk, elini hızlı tutup en çabuk Şen Şakir’e ulaşan bir tanesi olmalı.
Yeni konuk Şen Şakir’in güzelim çiçeklerinden koca bir demet istediğini söylemiş sonunda. Şen Şakir günün ağarmasıyla birlikte bahçeye girip yeni konuğuna kocaman bir çiçek demeti hazırlamış. Konuğu hemen kapıvermiş demeti Şen Şakir’in elinden. Sonra da içi para dolu keseyi masanın üstüne bırakıp, geldiği gibi hızla uzaklaşmış. Şen Şakir ona seslenmiş ama sesini duyuramamış bile. Masanın üstünde duran keseye bakmış. Ne yapacağını bilememiş.
Artık konukların biri gidip biri geliyormuş. Kentten akın akın gelen konuklar Şen Şakir’in çiçeklerinden koca birer demet yükleniyor, sonra da arabalarına atlayıp kente geri dönüyorlarmış. Çiçek alan her konuğun Şen Şakir’e bir kese dolusu para bıraktığını söylemeye gerek var mı, bilmem!
Evet, sonunda yüzlerce para kesesi birikmiş Şen Şakir’de. Ne var ki, keseler arttıkça bahçedeki çiçekler de hızla azalıyormuş. Şen Şakir günün birinde bahçedeki çiçeklerin iyiden iyiye azaldığını görmüş. Sonra yeni bir karar vermiş.
“Eh! Artık bahçede çiçek kalmadı. Üstelik pek çok param oldu. Bari ben de kente gideyim ve kendime kocaman bir konak satın alayım.”
Evet, yeni kararı buymuş Şen Şakir’in. Ona hala Şen Şakir diyoruz ama eskisi gibi neşeli olduğunu söylemek pek doğru olmayacak. Nasıl neşeli olsun ki! Artık onu mutlu eden çiçekleri yokmuş. Sonra da çocuklar! Bahçesinde çiçek kalmayınca, çocuk dostları da uğramaz olmuş zaten.
“Dostlarım da kalmadığına göre, kente gitmek en iyisi olacak.”, diye düşünmüş Şen Şakir.

Söylediği gibi de yapmış. Paralarını yüklenmiş ve kente gitmiş. Kendisine kocaman bir konak satın almış. Konağın içini en güzel eşyalarla donatmış. Artık o da yeni dostlar edinebilirmiş. Hazırlıklarını tamamlayıca kentin ileri gelenlerine birer davetiye göndermiş. Amacı hepsini konağında ağırlamakmış. Böylelikle onlarla tanışır ve dost olurum diye düşünüyormuş.
O gece, Şen Şakir’in çağırdığı bütün konuklar bu güzel ve görkemli konağa gelmişler. Ancak konağa her giren önce şöyle bir çevresine bakıyor, sonra da aynı şeyi söylüyormuş:
“Aaaa! Ne biçim bir konak bu! Her şey var ama o güzelim çiçeklerden bir tane bile yok!”
“Haklısın şekerim.”, diyormuş bir başka konuk. “ Doğrusu içinde çiçek olmayan bir konak asla güzel olamaz!”
Böyle söyleyen konuklar geldikleri gibi gitmişler. Şen Şakir onların gidişini üzüntüyle izliyormuş. Göz açıp kapayıncaya kadar geçen bir sürede tüm konuklar konağı terk etmişler. Şen Şakir konaktaki büyük salonun ortasında, o büyük görkemli eşyaların, süslerin arasında tek başına kalmış. Başını iki elinin arasına alıp düşünmeye başlamış. Dikkat kesilip dinlerseniz onun “ne yaptım ben”, “ne yaptım ben” diye üzüntüyle söylendiğini siz de duyabilirsiniz.

Kim bilir, Şen Şakir belki daha sonra yeniden evine dönmüştür. Kısa sürede bahçesinde o güzelim çiçeklerden yetiştirmiştir. En güzeli de eski dostlarına, yani yörenin çocuklarına yeniden kavuşmuştur. Bunu öğrenmek için yapılacak en doğru şey bir arabaya atlayıp oraya gitmek ve bahçeden şen kahkahalar geliyor mu, gelmiyor mu ona bakmak.
İnsan kimi zaman elindeki gerçek zenginliğin asla farkına varmıyor! Şimdi ilk işimiz bahçedeki çiçekleri sulamak olsun. Bu arada onlarla konuşmayı, arada bir de şöyle güzel bir kahkaha atmayı sakın unutmayın, olur mu!










MUTSUZ KORKULUK’UN ÖYKÜSÜ





Mutsuz Korkuluk’un öyküsünü öğrenmeye hazır mısınız?

Korkuluğun ne olduğunu elbette biliyorsunuz. Kocaman tarlalara, güzelim bahçelere dikilir korkuluklar. Kuşların, tarla ya da bahçedeki ekinleri yemesini önlerler. Bahçeye ya da bostana korkuluk dikmezseniz güzelim sebzeleriniz, o sulu meyvalarınız sonunda kargalara yem olur. İşte ekinini korumak isteyen bahçe sahipleri sopaları birbirine bağlayıp, üstüne de eski püskü giysiler geçirirler. Ardından, ürkütücü bir görünüm alan bu korkuluğu bahçenin ortasına getirip dikerler. Onu gören kargalar ya da diğer zararlı kuşlar bahçeye inmekten çekinirler.
Eh, korkuluğu tanıdınız artık. Ancak, öyküsünü anlatacağımız korkuluğun diğerlerinden bir farkı var. Mutsuz, hem de çok mutsuzmuş bizim korkuluk.
Çünkü Mutsuz Korkuluk, korkuluk olmadan önce güzelim bir söğüt ağacının dallarından biriymiş. Bu söğüt ağacının üstünden durmaksızın kuş sürürleri geçip gidermiş. Uzun bir yoldan gelen kuşlar, küçük bir derenin hemen yanındaki bu söğütü görünce mola vermeye karar verirlermiş. Gökyüzünden hızla süzülür ve söğütün üst dallarına yerleşirlermiş. Kuşlar dalların üstünde bir süre dinlenir, sonra da yolculuklarına devam ederlermiş. Kuşların konuk olduğu dallardan bir tanesi, daha sonra öykümüzdeki mutsuz korkuluğa dönüşecek elbette. O zamanlar küçük söğüt dalı başına gelecekleri nereden bilebilirmiş ki!
Sevimli Söğüt Dalı, üstüne konuk olan kuşlarla çok güzel arkadaşlık yaparmış. Kuşlar onun üstündeyken birbirinden güzel şarkılar söylerler, Söğüt Dalı da bu şarkıları dinleyip mutlu olurmuş.
“Şakıyın. Durmaksızın şakıyın!”, dermiş kuşlara. “Öyle güzel şarkı söylüyorsunuz ki!”
Kuşlar Söğüt Dalı’nın bu isteğini geri çevirmez, şarkıların birini bitirip bir diğerine başlarlarmış. Çok sayıda kuşu yakından tanırmış Söğüt Dalı. Çünkü onlar her bahar mevsiminde aynı yolu izlerlermiş. Söğüt ağacının olduğu yere gelince konaklamayı asla unutmazlarmış. Bizim Söğüt Dalı, kuşlara neler yaptıklarını sorar, kuşlar da ona gördüklerini bildiklerini anlatırlarmış.
“Senin yaşadığın bu yerler karlar altındayken biz güneşin en parlak olduğu yerlerde dolaşıyor olacağız Sevgili Söğüt Dalı.”, dermiş kuşlardan biri.
“Uçmak, başka yerlere gitmek kim bilir ne kadar güzeldir.”, diye gülümsermiş Söğüt Dalı. Daha sonra kuşlar yeniden yeniden ona gördüklerini yaşadıklarını anlatırlarmış. Konuşmaktan yoruldukları zaman da bir ağızdan şarkı söylemeye başlarlarmış.
“Şakıyın dostlarım...”, diye bağırırmış Söğüt Dalı. “Öyle güzel söylüyorsunuz ki.”
Tüm kuşlar dost olmuşlar Söğüt Dalı’yla. Konakladıkları zaman, onun üstüne tünemek için kendi aralarında yarışırlarmış neredeyse.
“Ah...”, diye iç çekermiş Söğüt Dalı. “Keşke daha hızlı büyüsem. Daha çabuk uzasa boyum! O zaman hepinizi konuk ederdim belki.”
Söylediği gibi de olmuş Söğüt Dalı’nın. Hızla büyümüş, boyu uzamış. Ne var ki, günün birinde bahçe sahibi elinde kocaman bir baltayla gelmiş salkım söğütün yanına.
“Şu üst dallar pek fazla uzadı.”, diye söylenmiş bahçe sahibi kendi kendine. “En iyisi, ağacı bir güzel budamalı.”
Bu sözleri işiten Söğüt Dalı çok korkmuş. Bahçe sahibi elindeki koca baltayla söğütün alt dallarını kesmeye başlayınca korkusu daha da artmış.
“Eyvah! Sıra bana da gelecek... Kesecek beni!”, diye düşünmüş bir an. Sonunda korktuğu gibi olmuş ve koca balta ona da ulaşmış. Söğüt Dalı büyük bir gürültüyle kırılıp ağaç gövdesinin dibine devrilmiş.
“Hepsi bu kadardı demek.”, demiş kendi kendine. “Mutluluğum buraya kadarmış. Hoşça kal ağacım... Hoşça kalın kuşlar... Hoşça kalın dostlarım!”
Bahçe sahibi, Söğüt Dalı’nı yüklenip evine götürmüş. Önce küçük bıçağıyla kabuklarını soymuş. Bu işlem tamamlanınca Söğüt Dalı’nı ortadan kesip sıkı sıkıya yine kendisine bağlamış.

Daha sonra da, eski püskü giysileri üstüne geçirmiş.
“Evet,”, demiş sonunda. “Tam istediğim gibi bir korkuluk oldu.”
“Korkuluk mu?”, diye inlemiş Söğüt Dalı. “Yoksa ben bir korkuluk mu oldum? İnanılır gibi değil!”
Evet, inanılır gibi değil ama olan olmuş bile. Bahçe sahibinin ertesi sabah yaptığı ilk iş korkuluğu yüklenip yeniden bahçeye dönmek olmuş. Uygun yere geldiğine karar verince cebindeki küçük bıçakla bizim söğütün alt ucunu sivriltip toprağa gömüvermiş.
“İşte oldu.”, diye keyifle gülmüş bahçe sahibi. “Çok güzel bir korkuluk oldu bu. Bundan böyle kuşlar bahçeye kolay kolay yaklaşamazlar.”
“Sahiden yaklaşamazlar mı?”, diye sormaya kalkmış Söğüt Dalı. Ancak onun sesini kimse duymamış.
“Hadi bakalım...”, demiş bahçe saibi ellerini çırparak. “Hiçbir kuşu yaklaştırma yanına. Göreyim seni!”
Böyle dedikten sonra, Söğüt Dalı’nın yanından uzaklaşmış. Söğüt Dalı mı dedim? Bundan böyle ona Korkuluk desek daha doğru olacak. Üstelik Mutsuz Korkuluk! Nedenini siz de biliyorsunuz artık. Kuşların biricik dostu bundan böyle onları korkutmakla görevli! Ne kötü değil mi? Tüm kuşları üstünde dinlendirmekten mutlu olan bir ağaç dalıyen,ürkütücü bir korkuluğa dönüşmek gerçek bir talihsizlik olmalı.
Mutsuz Korkuluk şimdi yalnızca uzaktan bakıyormuş başının üstünden geçip giden kuşlara. Kuşlar da eski dostlarını tanımıyorlarmış elbette. Kara giysiler içindeki o ürkütücü şeyi görünce hızla uzaklaşıyorlarmış. Kendisini fark eder etmez yeniden gökyüzüne dönen kuşların ardından acıyla bakıyormuş Mutsuz Korkuluk.
“Gitmeyin... Kaçmayın, ne olur! Ben sizin o eski arkadaşınız Söğüt Dalı’yım!”
Mutsuz Korkuluk böyle seslenirmiş kuşlara. Ne var ki, sesi çok cılız çıkıyormuş. Kuşlar hiçbir zaman onu duyacak kadar yaklaşamıyorlarmış zaten.
Günler birbirini kovalamış. Sıcak yaz günleri çabucak geçivermiş. Kış yaklaştıkça gökyüzünde görünen kuşların sayısı giderek azalıyormuş. Kuş sürülerini izleyen Mutsuz Korkuluk kendi kendine söylenip duruyormuş.
“Uçun dostlarım. Sıcak ülkelere gidin. Sonra da yeni, yepyeni şarkılarla geri dönün, olur mu?”
Sonunda o soğuk kış günleri geçip gitmiş. Güneş yüzünü göstermiş ve bahçeye yeniden hayat gelmiş. Mutsuz Korkuluk çevresini saran otlara, rengarenk çiçeklere bakar, iç geçirirmiş.
“Ne güzel...”, dermiş. “Doğa ne kadar güzel!”
Yine böyle mutsuz bir halde kendi kendine mırıldandığı günlerden birinde bizim korkuluk toprağa yakın bölgesinde bir kaşıntı hissetmiş.
“Ne oluyor bana böyle?”, diye merakla gövdesini görmeye çalışmış. Bin bir zorlukla başını yere doğru çevirmiş ve... Ne görsün? Gövdesinde küçük, yeşil bir filiz! Olacak gibi değil ama, Mutsuz Korkuluk’un bedeni yeniden can buluyor, yeniden yeşeriyormuş. Heyecandan dili tutulmuş. Konuşabilseymiş bile kime ne söyleyebilirmiş ki!
“Olacak iş değil! Yeniden bir söğüte dönüşüyorum. Yeniden bir ağaç oluyorum!”
Mutsuz Korkuluk, kendi gövdesinden hayat bulan küçük filizin giderek küçücük bir dala dönüşmesini coşkuyla izliyormuş. Bir zaman sonra hayli boy atan küçük dal korkuluğun üstündeki kara giysilere sığmamış ve onları yırtıp parçalamış.
“Yaşasın!”, diye minik bir çığlık atmış Mutsuz Korkuluk. “Şu pis ve kara giysilerden sonunda kurtuldum.”
Daha sonra ne olmuş dersiniz? Evet, uzun bir zaman sonra bizim korkuluğun bu küçük ve yeni dalına minicik bir serçe gelip konmuş. Serçe konduğu dalın üstünde neşeyle şakıyormuş.
“Şakı... Daha çok şakı...”, diye gülümsemiş Korkuluk. “Öyle güzel söylüyorsun ki... Üstelik ben bu şarkıyı hiç duymamıştım!”
O günlerden birinde Korkuluk’un yanında geçmekte olan bahçe sahibi hızla büyümekte olan yeni söğüt ağacını görünce şaşırıp kalmış.
“Ne garip.”, demiş bahçe sahibi kendi kendine. “Burada bir söğüt fidesi olduğunu hiç hatırlamıyorum. İyi ama ben tam da bunun olduğu yere bir korkuluk dikmemiş miydim?”
Mutsuz Korkuluk soluğunu tutup beklemiş. Bahçe sahibinin ne yapacağını çok merak ediyormuş. Sonunda bahçe sahibi gülümseyip kendi kendi mırıldanmış.
“Pek de güzel bir söğütmüş. En iyisi bırakalım büyüsün!”
Söylenenleri duyan Mutsuz Korkuluk’un ne kadar mutlu olduğunu düşünün artık. Hem ona neden Mutsuz Korkuluk diyoruz ki? Çünkü artık o fazlasıyla mutlu bir söğüt ağacıymış. Kuşlar giderek büyüyen üst dallarına konup şarkı söylemeye başladığı zaman dünyanın en mutlu ağacı olduğuna yemin edebilirmiş. O eski ve mutsuz günleri ise yalnızca kötü bir anı olarak kalmış.
Mutsuz Korkuluk’un öyküsünü bütün söğüt ağaçları biliyor çocuklar. Şimdi sizler de öğrendiniz işte. Bahçenizde ya da sokağınızda bir söğüt ağacı varsa Mutsuz Korkuluk’un öyküsünü bir de onlardan dinleyebilirsiniz. Kim bilir, belki de onlardan biri bizim eski Korkuluk’un ta kendisidir!





...............................................................................................................












6122




Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.