Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






kıpırtı

Gri yayıncılık; 2005

Arka kapak: Bir kitapla okur arasındaki sessiz anlaşma anlatının bittiği noktada son bulur. Kıpırtı, bu anlaşmayı bozuyor ve sevgili okur’a, yalnızca bir okur olarak kalmanın da ötesine geçmesini ve öyküyle buluşmasını öneriyor. Çünkü sayfaları birbiri ardına keyifle çevrilmeyen bir okuma serüveni asla yaşamla buluşmaz; bu nedenle okunmadıkça yol alınmayan, yol alınmadıkça yaşanmayan bir tanıklık hiçbir öykü biriktirmeyecektir.
Bir tüzgar eser...bir yaprak çevrilir! Giz dolu serüven çoktan başlamıştır. Şimdi nice kayıplar için; düş kırıklıkları ve yanlış hayatlar için yeni bir tarif çıkarma zamanıdır. Kıpırtı sürecek, yaşamla sanatı buluşturan o büyük giz mutlaka çözülecektir! Okur’dan beklenen ise yalnızca bu güzel buluşmaya hazırlanması, dahası onun akıl karıştıran nice sorusunu giderek çoğaltmasıyla ilgilidir.
Çünkü bir okur yalnızca bir okur değildir!


Romandan/


Konuk





“Bütün bu harika yemekler için teşekkür ederim..”, diyor Selim.
“Yeseydin kabul ederdim.”, diyor Anne.
“İnanın, bana göre çok bile yedim.”
Anne gülümsüyor. İşte diye düşünmüştür, bir kanadı kırık daha. Bir ihmal edilmiş, hor görülmüş daha. Kendi koca başını dolaştırıyor yeryüzünde. İki kap sıcak yemeğe teşekküründe nasıl bir abartı gizli. Demek dünya böyle olacak Tanrım. Herkes kuş gibi yaşayacak. Herkes kendi gagasının ucunda taşıyacak sevincini. Herkes gizli bir yırtıcı olacak.
“Masada gördüklerinin çoğunu Handan yaptı.”, diyor Anne. İnce sigaralarından birini yakıyor. Handan hiç karşı koymuyor bu iltifata.
“Becerikliyimdir.”, diyor gözlerini iri iri açarak. “Yemek yapmayı da yemeyi de severim ben.”
“Çoğu kadından farklı olarak.”, diye takılıyor Selçuk. Mutfağa geçiyor. Kahveleri o hazırlayacak. Masaya oturmadan pazarlık yapılmıştı. İş bölümü tamamlanmış, hiçbir tartışma olmamış, yüksek ses çıkmamıştı.
Barış var bu evde, diye düşünüyor Selim. Evet, gelirken fazla kafa yormamıştım ama biraz düşünseydim bu kadarını tahmin edebilirdim. Üç kişilik bir ülke. Bir ortaklık. Hamurunda sevgi olduğu şüphesiz. Bildik söylemle ailenin üstüne kol kanat geren bir anne. Babanın bilmediğim bir nedenle çatıyı terk etmesinin ardından annenin daha güçlü bir figür olarak dümene geçtiği söylenebilir. Çocuklar o zaman daha küçük, daha deneyimsizdiler elbette. Şimdi ise belki de gereğinden fazla büyükler ama yerleşmiş olan bu modeli değiştirmekten yana değil hiç kimse. Anne belirliyor ve sessizce baş eğiyorlar. Onun belirlediği kurallar hayatı hiç değilse bu evde kolaylaştıran şeyler, neden karşı çıkılsın ki! Selçuk zaten konuk gibi olmalı. Bu gün var, yarın yok. Gündeminde olduğunu sanmıyorum ama sanki her an cebinden nikah davetiyesini çıkarıp uzatabilecekmiş gibi. Konuşmaya, ortaklığa, gevezeliğe yakın duran bir yapısı var ama özel hayatını kendisinin belirleyeceği kadarıyla paylaşabilir. Uzak duruyorum ve kabulleniyor bunu. Görünmez bir duvarı zaman zaman kırmak parçalamak istiyor, ne ki en azından ofiste izin vermiyorum buna. Zararlı çıkabilir çünkü, hissediyorum ve engelliyorum. Yaşıtları olmalı. Kendisine benzer arkadaşları. Hep aynı hikaye değil mi sanki! Senin de bir dönemde yaşadığın şeyler işte. Yaşıtlarım toy geliyor bana diyecektir, ille kurcalarsan. Ben hayata karşı daha bir birikimli, sözü sohbeti dinlenebilir dostlukları yeğliyorum. O ben değilim diye bağırmak istemişti kaç kez. Ben olgun, sözü sohbeti yerinde biri değilim. En fazlasından , iki üç kadeh devirdikten sonra bir parça çenem düşer ve... O zaman bile o kadar az konuşurum ki. Kendimle ilgili hiçbir şey anlatmam, bunu biliyor zaten. Bizlerin yerine başka birilerinin konuşmasını isterim. O da sözcükleri kullanmamak kaydıyla. Notalar her zaman tercihimdir! Çok şey söylerler ve sorumluluk yüklemezler insana. Müzik masumdur. Müzik güçlü, kavrayıcı ve masumdur. Bach’ın sohbeti doyumsuzdur örneğin. Vivaldi yaşamın kaynağına ulaştırır. Telemann sorgular, Corelli arzuları dile getirir. Bütün bunlar elimin altındayken sözcüklerin o ağır, yağlı, kir bırakan, kötü kokan gövdelerini olabildiği kadarıyla kendimden uzak tutmaya bakarım ben. Konuşmanın hafifleticiliğine inanmam. Yalandır bu. Konuşmak açılmak değil, büsbütün kapanmaktır. Sözcükler günaha hizmet ederler. En masum sözcükler en güçlü yalanlara hayat verirler. Evet, onlardan da yararlanırım elbette. Bir şeyi satmaya hazırlandığım zaman. İyi kuşanır, iyi savaşırım.
Bu çocuk böyle değil. Sözcükleri seviyor. Konuşmaya açık. Karşısındakine güven duyarsa iç dünyasının kapılarını bile aralayabilir. Ailesinin onuru olmalı. Biricik bir delikanlı. Anne mürüvvet görecek daha. Abla bir soru işareti! Otuz beşi çoktan geride bırakmış belli. Esmer bir... kadın olduğunu sanıyorum. İri gözleri ve biçimli ağzıyla çekici olduğu bile söylenebilir. Anlatabileceği , haznesinde gizlediği ambalajı açılmamış öyküleri vardır. Merak ettiğimi sanmıyorum, bir yerlerden tanıdık gelecek öyküler toplamıdır ne bileyim. Bir küçük antoloji! Alt başlığı için yalanlar, kırıklıklar, acılar ve aldatmalar üzerine diye not düşebilirsin. Hayatları bu nedenle pek merak etmiyorum belki de. Sonuç olarak hepsi birbirine benziyor. Yaşananlar karşısında insanların gösterdikleri tepkiler bile aynı. Ağlama seansları ile intihar gel gitleri arasında gezinen pek çok anlamsızlık. Kitaplar farklı şeyler anlatmıyor. Bunalmamın, kolay vazgeçmemin, başladığım şeyi yarım bırakmamın bir gerekçesi bu olmalı. Hayatı çok çabuk eskittim ben. Kendimi yenilemekten yana değilim daha da kötüsü. Bu saatten sonra kendimi kandırıp bambaşka bir yolda yürüyemem. Bir kadının kulağına eğilip seni seviyorum dersem kocaman bir yalan söylemiş olurum. Sokaktaki insanlardan farkım bu belki de. Onlar bunu bile isteye yapabiliyorlar belki, oysa benzeri bir davranış benim kanımı dondurabilir! Evet, satış gerçekleştiremeyeceğim tek alan bu olmalı. Duyguları, saflığı öz benliğimize ait olması gereken asıl değerleri piyasaya süremem! Hem ne için? Bunu da pazarlamaya kalkarsam bana ait olduğunu söyleyebileceğim ne kalır elimde?
“Kahven..”, diyor Selçuk. Evin küçük kızı gibi gülümseyerek kahve tepsisini uzatıyor. Eğlenmesini biliyor bu çocuk. Beni de yılmadan usanmadan oyununa çağırıyor. Katılabilmek için çok şey verirdim belki ama ne yapacağımı bile bilmiyorum. Seçeceğim her tür davranış yama gibi kalır üstümde. Örneğin şu an yavaşça ona doğru eğilmeli ve zararsız bir şaka yapmalıyım belki. Evin kızı da pek hanım hanımcıkmış! Bunu söylediğim an şaşıracaktır çocuk. Kahveleri gerçekten dökecektir, çünkü bildiği bir şey var, bu yavan esprinin arkasına gizlenen ben değilim.
“Teşekkür ederim.”, diyor yalnızca. Evet, kahve servisiyle ilgili doğal görevini yerine getiriyor genç adam. İş yerinde de yetiştirmez mi? Evcimen bir yanı var. Annesiyle ablasının devamı. Abla gururla izliyor kardeşini.
“Babamın kahvesini de Selçuk yapardı.”, diyor.
Hoş bir şeyler söylemenin sırası. Yabanlıktan kurtul evlat. Ev güzelmiş diyebilirsin. Çocukluğumun geçtiği evler gibi. Şimdi böyle geleneksel tarzı koruyan çizgiler yok. Klasik çizgilere dönüşte bile, eski tür mobilyaların peşine düşmekte bile güne uygun bir koketlik var. Sonunda bu tür seçimler kimliksiz salonlarda iğreti duruyor ve pek çoğu yeni evli olan genç çiftler zaman içinde kocaman bir tahtakurdu ülkesine dönüşen taklit eşyalardan kurtulmanın yollarını arıyorlar. Yeni kuşak hiçbir anlamda eskinin tekrarı olmaktan yana değil. Ağır mobilyalar dönemi kapandı. Portakal sandığı benzeri alemünit eşya gündemde. Kutu gibi evciklere gerçek kutucuklar istifleniyor. İlişkiler ise bu kutucuklardan etkilenmekten kurtulamıyor sonuçta. Nohut oda bakla kutularda mercimek elektrikli fırınlara servis ediliyor. Kitaplıklar, müzik setleri, bilgisayarlar yeni hayatın yeni malzemeleridir. Nakışlanmış örtülerin yerini çarpıcı duvar resimleri, nonfigüratif roprödüksiyonlar aldı. Ağır koltukların iktidarını çalışma masaları, hafif sehpalar, iki çıta çakımıyla oluşturulmuş kitaplıklar ele geçirdi. Gemici fenerleri, tuhaf biblolar, orta boy heykelcikler, antika taklitleri ambalajında muhafazaya alınmış bir beraberliğin de sigortası. Eskiler gözetim altında! Parçalanıp dağılmış olanı görüyor ve bundan irkiliyoruz. Bir başka çağda bir başka ilişki modelinde bir enkaz olarak yer almak hiçbirimizin işine gelmez. Korunmaya alınmış yıpranmanın son aşamasına saklanan bir sevgi cümlesi, ya da bedenleri bir diğerine değdirmemeye özen göstererek ustalıkla gerçekleştirilen acemi bir öpüşmenin salona dağılan o garip aroması! Demirbaşlara sakın dokunmayın!
“İstersen falına bakabilirim.”, diyor Handan. Teklifsiz yaklaşıyor. Selim’in elindeki boşalmış fincanı kapmaya hazır. Peki kim bu kadın? Belki de onunla ilgili bir iki senaryo geliştirirken fazla bonkör davrandım. Bu orta ikiden terk tavrı bilirim ve nedense canımı sıkar. Ataktır çünkü ve rahatlığının altını ısrarla çizerken sınırı geçip saldırganlaşabilir. Okumadım ama hayatı iyi bilirim. Benim Üniversitelerim sokak, vahşet ve güdüsel davranışlar üzerine bina olmuştur! Evet, karşı atak için daha ne bekliyorsunuz bakalım! Fal bakacak demek. Daha sonra pembe dizileren de söz edebiliriz, neden olmasın! Belki yaprak sarmanın içindeki mucizeyi bile fısıldayabilir bana. Onu asla küçümsemiyorum. Gizli bir duello daveti de değil benimki. Herhangi bir kışkırtmam da olmuş değil ama sanırım buna bile gerek yok! Ayrıca gözden kaçırdığın bir şey daha var evlat, senden hoşlandı. Bakışlarından belli bu. Hayır, belki de haksızlık ediyorum. Kadın yalnızca içten davrandı, yakınlık gösterdi ve ilgilendi. Bir başka konuğa da yapabilir bunları.
Belki de canı sıkılmıştır, diye düşünebilir kendisi hakkında. Televizyon izleyecek biri de olmadığına göre iş başa düşüyor kızım! Sahi, falına bakabileceğimi söylesem nasıl karşılar acaba! İşte bu tam bir kumar! Selçuk fazla söz etmediği için kişiliğiyle ilgili olarak bireysel yeteneklerimi devreye sokmam gerekecek. Ama bunun için falına bakmam gerekiyor. Söyleyeceğim o sihirli sözcüklerin gözlerinde kaç mumluk bir ışığa kaynaklık edeceğini görmeden onun hakkında ne söyleyebilirim peki! Evet, fal bu yüzden bir kumar işte. Bakmak ya da bakmamak!
“Hayır, teşekkür ederim.”, diyor Selim fincanı yanındaki sehpanın üzerine bırakırken.
“Selim bey’in falla arası hoş değil, belli.”, diyor anne. Annenin azizliği güngörmüşlüğünün de bir ifadesi. Ablaya göre hayli artısı var. yılları devirmişliği, bir insanın saklı yurdunda nereye kadar yol alabileceği konusunda uyarıyor onu. Ön araştırmayı kendi kendine üretmeyi bileceksin bir kere. Kahve fincanının boşalmasını beklersen sözcüklerle birlikte yakınlığı da soğutursun. Ataklık belki güne uygun ama açılmayan kapılar için asla kilit değil. Anneler bilgedir ve değişmezler. Abla eski yerine geçip oturuyor. Sigara paketini aranıyor. Ürkek hareketlerle bir tane yakıyor ve içine çektiği dumanı ustalıkla savuruyor. Belki de yöntem değiştirecek diye düşünüyor Selim. Belki de gerçekten kabalık yaptın evlat!
“Oda arkadaşının ailesini tanıdın işte.”, diyor Handan.
Az çok bir kışkırtma, meydan okuma var bu mesajda. Selim başlangıç için seçenekleri gözden geçiriyor. En olması gerekende karar kılıyor:
“Hoş bir aile”, diyor. “İnsanın dahil olmaktan mutluluk duyacağı bir model. Huzur verici bir yanı var.”
“Aile denince insan ortalıkta gezinen çocuklar da görmek istiyor sanki.”
“Böyle düşünmemiştim.”
“Belki anlatmayı denersin. Yani şu huzurla ilgili olanını!”
Handan düpedüz kışkırtıyor, bu açık. Oyunu basit oynuyor ve bu durum Selim’in canını sıkıyor. Oyun oynamak istemiyor çünkü. Bir evin sıcaklığına, güvenliğine teslim oldu ve bu onu rahatlattı bir süre için. Oysa karşısındaki kadın bununla yetinmiyor. Sunulan modeldeki sıradanlığın kas gevşetici etkisinen habersiz, çünkü her an onun içinde ve bambaşka renklerin peşine düşmesini anlayışla karşılamak gerekiyor. Selim buna benzer orgaznizasyonlara itibar etmemesindeki kerameti bir kez daha alkışlıyor. Ancak şimdi akıllı ve tatminkar cevaplar gerekiyor. Gözlerinin ta içine bakan sevgili anne de olmasa, ortalama bir cevapla işin içinden sıyrılmak, dahası karşı tarafı susturmak mümkün ama, hayır bunu yapmayacak. Bunun iyi niyetli bir çağrı olduğuna inanmayı sürdürecek. Kimsenin meydan savaşı gerçekleştirmek gibi bir arzusu yok. Üslupları bu. Hayatla ilgili konuları on, bilemedin on beş temel başlıkla sınırlı belki de. Bu çatıda herhangi birine en son ne zaman çembalo dinledin diye soramazsın. Bu ciddi bir haksızlık olur zaten. Bulvardaki dolaşmalarında sana eşlik eden ötekinin her şeye rağmen gerçek bir şans olduğunu fısılda kendine ve köşende edeplice otur ahbap! Genç arkadaşını sakın üzme. O, önümüzdeki hafta ilk atışını yapacak ve rüştünü ispat edecek. Bundan kendine de bir pay çıkar ve en az onun kadar mutlu olmayı dene. Wilde’in özdeyişini aklından hiç çıkarma bu arada: Gerçek dostluk, acıların da ötesinde, mutluluk anlarının içtenlikle paylaşılmasında gizlidir. Sen bunun için biçilmiş kaftansın dostum, diye fısıldıyor öteki. Az önce kendisinden söz edildiğini duymuş ve oturuma dahil olmakta hiçbir sakınca görmemiş.
“Zor bir konu...”, diye geçiştiriyor Selim. “Evet, belki de huzur konusunda büyük sözler edebilecek kadar rahat değilim!”
“Önce çaba gerekiyor.”, diyor Handan. “Dahası, bunu istemeyi de gerektiriyor!”
“Belki de böylesi hoşuma gidiyor.”, diyor Selim.
“Bence en kolay olanı yapıyorsun.”, diyor Handan. Ne bu peki? Bir açık oturum mu? Evet sayın bayan, kolay olanı yapıyorum, bu doğru! Çünkü sorumluluk almak istemiyorum. Kendimi taşımak bile bir yük benim için. Ayrıca ağır mobilyalarla birlikte sorumluluk bilinci de çekip gitti hayatlardan. Herkes şu anı yaşıyor ve şu anın içinde ikinci bir hayatın yüküne yer yok. Ne diye uzatıyoruz bu konuyu! Bir diğerinin, tabii yine acıtmaya hazır sözcükler yumurtlamasını bekliyoruz. Duello sürüyor ve ben bunu hiç istemiyorum. Alkol ya da şiir üzerine konuşsak daha rahatlatıcı olur, yemin ederim. Daha çok sözcük kullanırım ve hep birlikte belki eğlenebiliriz bile. Yolculuğun faziletleri üzerine konuşmaya ne dersin örneğin? Dünyanın pislik bir yer olduğuna dair eşsiz kelamlarım vardır ama hiçbirini duymak istemezsin.
Anne mutfağa geçiyor sonunda. Ağırlaşan göz kapaklarının iyiyden iyiye kapanmasını engellemek için bulaşıkları makineye kaldıracak. Handan yerinden kalkıyor ve bari sana yardım edeyim deyip annenin peşinden mutfağa yöneliyor.
“Belki de sıkıldın.”, diyor Selçuk.
“Hayır, sıkılmadım.”
“Ortak konu bulmak kolay değil.”
“Yemekler güzeldi.”, diyor Selim, arkadaşına dönüp gülümsüyor.
“Seni tanısaydı fal bakayım diye tutturmazdı, inan.”
“Uzatma. Onun yerine özür dilemek zorunda değilsin.”
“Zaman zaman yapıyor bunu...”, diyor Selçuk. “ Nedenini bilmiyorum gerçekten.”
“İnsanları seviyor. Onlara bir şeyler sunmayı da seviyor. Benim yapabileceğim şeyler değil! Belki küçük ama güzel bir hayatı var. Böyle olduğuna eminim!”
Selçuk onu cevaplamıyor. Kim bilir aklından neler geçiyor, diye düşünüyor Selim. “Hangimizin hayatı büyük sanki.”, diye toparlamaya çalışıyor. Gömüldüğü koltuktan kalkıyor, küçük salonda geziniyor.
“ Şimdilik burada yaşıyorsun demek!”, diyor.
“Neden şimdilik dedin?”
“Ne bileyim! Sanki her an çekip gidecekmişsin gibi bir duygu uyandırıyorsun bende.”
“Çekip gitmek mi? Nereye gidebilirim?”
“Belki kendine ait bir eve!”
“Çok erken..”, diyor Selçuk. “Onları bırakamam. Bana ihtiyaçları var.”, Selim fazla zorladığını düşünüyor bir an. Konuyu değiştirmeyi deniyor.
“Odan var mı?”
“Tabii!” diyor Selçuk. “Görmek ister misin?”
Genç adam Selim’in cevabını beklemeden salona geçilen kapıda kayboluyor. Peşine takılıyor. Mutfakta hiç konuşmadan makineye yerleştiren iki kadını geride bırakıp küçük odaya giriyorlar. Bir mabet burası diye düşünüyor Selim. Selçuk ışığı yakıyor. Evet, bu kurtarılmış bölgeyi bir yerden tanıyorum ben! Bir kez daha kendimle selamlaşma zamanı. Küçük bir kitaplık, dağınık bir yatak, modeli hızla eskiyen bir müzik seti. Yatağın arkasındaki duvarda rastgele asılmış -rastgele tutturulmuş- posterler. Gerçekten de genç bir adam bu! Resimdekilerin hiçbirini tanımıyor çünkü. Bir köşeyeyığılmış dergiler dikkatini çekiyor birden. İçine su serpiliyor, mesleki dergiler değil bunlar. Marketing, Finance, Money Report türü şeyler değil. Birbirinin benzeri olan dergilerden birini eğilip alıyor yerden. İnce sayfaları hızla geziniyor.
“Nedir bu?”, diye soruyor.
“Hobby!”, diye cevap veriyor Selçuk. Selim dergiyi bir kez daha, ama bilinçli bir biçimde dolaşıyor. Elindeki illüzyon özel sayısı olmalı. İçinden tavşan çıkan şapkalar, ikiye bölünen bir kadın. Çok sayıda ilginç fotoğraf.
“İşe bak!”, diye gülümsüyor Selim. “Senin yaşındaki birinin odasında seks ya da araba dergileri olması gerekmez miydi?”
“Aynı sıkıntıyı duydum şu an.”, diyor Selçuk. Selim genç adamın ne demek istediğini anlamıyor.
“Ablamın konuşmaya başladığı an senin duyduğuna benzer bir sıkıntı işte...”, diyor Selçuk.
Selim dergiyi yere bırakıyor.
“Eğlenmek için söylemiştim.”, diyor. Genç arkadaşının elini tutuyor.
“Farklı biri olduğunu giderek öğreniyorum.”
Selçuk yatağa uzanıyor. Toplanmamış yorganı ayağıyla top yapıp iyiden iyiye iteliyor ayak ucuna.
“Farklı biri filan değilim..”, diyor. “Başarılı bir vida olup yerimi bulmaya çalışıyorum, hepsi bu.”
“İlk defa alındığını görüyorum.”, diyor Selim. “Be gece özel bir hassaslığın var, belki de evinde olduğun içindir.”
“Belki de yanıldığım içindir.”, diyor Selçuk.
“Yanılmak?”
“Direnmekte haklıymışsın. Seni çağırmam hataydı.”, diyor.
“Gereksiz bir hassasiyet bu.”, diyor Selim. “Ablanla anlaşamadığım için söylüyorsan şayet...”
“Hayır.”, diyor Selçuk. Başka şeyler söylemeye hazırlanıyor ama arkasını getiremiyor. Selim onu zorlamaktan yana değil. Hiç yapmadı bunu. Kimseyi bulunduğu konumun dışına taşımaya niyetlenmedi. Belki de haklı, diye düşünüyor. O toyluğundan yaptı ve çağırdı, ama sen de tutup geldin! Bunun bir açıklaması olmalı dostum! İçindeki can kulağıyla dinlemeye hazır ama sen sözcük bulamıyorsun. Çoktandır tanık olmadığım bir fotoğrafa, bir ailenin içeriden görünüşü adlı büyük siyah beyaza yakından bakma çabası diye bir gerekçe sallayabilirim örneğin. Ne ki, öteki kabullenmez bu gerekçeyi. Evet, bunu söyle ve rahatlat kendini. Belki de her şeyin ötesinde, yeniden yakalamaya çalıştığın şey bir insan sıcaklığı! Hiç inandırıcı değil ortak. Hala geçen yüzyılın son çeyreğindeki kaleme alınan romanlarda geziniyorsun! Bir insanı kazanmak istedin ve bu niyetten hareketle o kahrolası parmağını kıpırdattın! Hepsi bu kadar işte: allegro assai! Önce yürümenin, sonra koşmanın güzelliği. Koşunun bir kaçışa dönmeyeceği bir kulvarda istediğin gibi at oynatabilirsin. Ne var ki korkuttun! Kaçmasan bile kaçırmak üzeresin. Her gün ofiste gördüğün delikanlıdan çok daha farklı biri var karşında. Anlatabileceği, ama son dakikada senin bir yabancı olduğunu fark ettiği için paylaşmaktan vazgeçebileceği sırlarıyla bir genç adam! Sen busun işte, biliyor musun? Dokunmamaya çalıştığın anda bile kırmaya dökmeye nasıl hazırsın! Nasıl yaralıyorsun ve nasıl tüketiyorsun çevrende tomurcuklanmaya hazır her güzelliği! Defol, diye bağırmak istiyor ötekine. Gerek yok deyip, boğuk bir kahkahayla uzaklaşıyor zaten. Önüne çıkan ne varsa gürültüyle devirip geçen bir yıkma makinesi! Sen misin yoksa?
Selim yatağa uzanan genç adama yaklaşıyor. Küçük somyanın yanına ilişiyor. İki kadının alçak sesli konuşmaları odaya kadar geliyor. Selim bir süre Selçuk’un solgun yüzüne bakıyor. Kitabı en son fark ediyor.Yatağın hemen yanındaki küçük komodinin üstünde. Uzanıp alıyor. Ayraç kitabın ortasına yakın bir yerde, hayli yol almış anlaşılan diye düşünüyor.
“Nasıl gidiyor?”,
Selçuk ona dönüyor. Önce kitaba, sonra Selim’e bakıyor.
“İyi...”, diyor. “Belki bu gece bitiririm.”
“İlgini çekti demek!”, diyor Selim. “Biraz söz etmek ister misin?”
Selçuk cevaplamıyor. Komodine uzanıp üst çekmeceyi çekiyor. Yarısı çoktan boşalmış konyak şişesini Selim’e uzatıyor. Selim şişeyi alıyor. Kısa bir an hareketsiz kalıyor, ardından kalkıp küçük odanın yarı aralık kapısını yavaşça kapatıyor.




























5319




Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.