Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Sürpriz Konuklar

Öteki Yay. 1988

(1999 Milliyet Gazetesi Haldun Taner Öykü Ödülü; 2.lik)

Arka kapak: “Doğuyor, şaşıyor, ölüyoruz..”, diyor Önel Sürpriz Konuklar adlı öyküsünde. Yaşam, tüm olup bitenleri algılayıp yargılayacak kadar uzun mu gerçekten! Sonuçta gözlemlerimiz deneyimlere, deneyimlerimiz asık yüzlü öğütlere dönüşmüyor mu yoksa?
Sürpriz Konuklar, Ahmet Önel’in uzun bir aradan sonra öyküyle yeniden buluşmasının ürünleri. Günü sorgulayan, yabancılaştırmayı ironiyle buluşturan bu öyküler demeti, öyküde farklı arayışlara kapı aralamak isteyenler için hiç de sürpriz bir konuk olmayacak...


Kitaptan Bir Öykü/


SÜRPRİZ KONUKLAR



İnce düğümlü kravatını gevşeterek odaya girdiği an, Yadigar beyin önemli bir şey söyleyeceğini anlamıştım. Ne var ki, sorunlarımızın ortak olacağı hiç aklıma gelmezdi. Garip bir gezegende yaşıyoruz. Garip olaylar yaşıyoruz çünkü. İnsanoğlu, yine de olup bitenlere akıllı gerekçeler bulmak istiyor. Bana soracak olsalar, evrende çok kısa bir süre için konakladığımızı söyleyebilirim. Akıl almaz rastlantıları, hayatımızı allak bullak eden olayları şöyle bir gözden geçirip genellemeler yapmaya bile zamanımız yok. Doğuyor, yaşıyor ve ölüyoruz. Bunun bir de ikinci yarısı olabilmeliydi en azından. Bir kez daha ayak basabilmeliydik yeryüzüne ve bu seferinde, evet her şey olabilir ve bütün bunları karşılamaya hazırım diyebilmeliydik.

Yadigar bey çalıştığım bölümün en eskisi. Henüz tam dökülmemiş ancak alabildiğine kırlaşmış saçlarını bir güzel ıslatıp kalın dişli tarağından az önce geçirmiş. Fazla yakın olduğumuzu söyleyemem; koridorda karşılaşınca selamlaşırız, hepsi hepsi o kadar. Evet, kravatını iyiden iyiye gevşetiyor, masamın karşısındaki koltuğa kuruluyor ve bir sigara yakıyor.
“Dumanı seni rahatsız edecek ama katlanacaksın artık.”, diyor. Bölümde sigara düşmanı olarak adım çıkmış. Bu kıyasıya savaşımda eski bir kullanıcı olmamın de payı var tabii. Pencereyi hafifçe aralıyorum.
“Bir koşulda mazur görebilirim.”, diyorum. “Bir tane de ben yakacağım!”
“İçmezdin..”, diyor, yanıt bekleyen bir bakış eşliğinde.
“Tüm başlangıçların hoş ve hafif bir damak tadı vardır, bilirsin..”, diyorum. “Oysa yinelemelerin doyumsuz lezzetinin yanında şu damak tadının esamesi bile okunmaz!”
Gülümseyerek bir sigara uzatıyor. Keyifle yakıyor ve arkaya doğru kaykılıyorum. Seni dinliyorum demeye kalmadan anlatmaya başlıyor.
“Bu sabah banyoya girdim ve küvette beni bekleyen akıl almaz bir durumla karşı karşıya kaldım. Söylesem de inanmazsın...”
Hazırlıklıyım tabii. İkinci hayatımın ilk sigarasından kocaman bir duman daha çekiyor ve bekliyorum.
“Bir ceset!”, diye inliyor Yadigar bey. “Düşünebiliyor musun, banyomdaki küvette boylu boyunca yatan bir ceset. Neden ve nasıl geldiğine henüz akıl erdirebilmiş değilim. Ama onunla burun buruna geldiğimde...”
Şimdi sigarayı sömürüyorum sanki. Meretin bu denli keyifli olduğunu zaten biliyordum. Bu arada Yadigar bey bir süre suskunluğumu tartıyor. Söylediklerinden çok sigarayla ilgili olduğumu düşünebilir haklı olarak. Herhangi bir tepkim yok çünkü. Bu durum, onu cesetle karşılaştığı andaki kadar şaşırtıcı gelebilir.


“Üstadım, duymadınız sanırım!”
“Duydum..”, diyorum koltukta yeniden doğrulurken. “Karşılaşma bu sabah oldu demiştiniz yanılmıyorsam..”
“Evet..” diyor sorumun neye hizmet ettiğini anlama gayretiyle.
“Şu küvetteki...tanıdık biri olabilir mi?”
“O an yaşadığım dehşeti bir düşünün lütfen..”, diyor en kibar haliyle.
“Yine de... evet, tanıdık biri olduğunu söyleyebilirim.”
“Öyleyse hatırlamaya çalışın!”
“Sanırım adam, yani küvette boylu boyunca uzanmakta olan ceset... bizzat apartmandaki kapı komşumdu. Komşu olduğumuzu söylemem lafın gelişi elbette. Evet, yanılmadığıma eminim. Ancak neden ve nasıl öldü, dahası kimin tarafından sırtlanıp bizim banyodaki küvete yatırıldı, yemin ederim bilmiyorum. Şaşırtıcı bir durum olduğunu kabul edin lütfen. Biriyle paylaşmak istedim ve...”
“Haklısınız Yadigar bey...”, diyorum. “Bu ve benzeri olaylar gerçekten şaşırtıyor insanı.”
“Ne demek istiyorsunuz kuzum? Benzeri olaylar derken yani...”
“Sizin bu sabah karşı karşıya kaldığınız durum, tam dört sabah önce benim başıma gelmiş bulunuyor. Ne ilginç değil mi?”
“Nasıl yani? Sizin banyoda da...”
“Evet. Ben de küvette bir ceset bulmuş ve en az sizin kadar şaşırmıştım.”
“İyi ama...”
“Doğrusu fakülte yıllarındaki hocamı, o sevimsiz işletme doçentini hemen tanıdığımı söylersem yalan olur.”
“Demek işletme doçenti!”
“Gereksiz bir ayrıntı..”, diyorum, sohbetin benim üzerimde yoğunlaşmasını engellemeye çalışarak.
“Peki ama siz ne yaptınız?”
“Yalnızca nefret ettim. Yıllar öncesinde kalan bir durum tabii. Sınav notlarımın bir numaralı düşmanıydı kendisi. Sanırım o zamanlar ölmesini fazlasıyla istemiştim ama bu biçimde ve bu kadar zaman sonra değil...”
“Ne yaptınız derken, hocanızın cesediyle karşılaştığınızda ne yaptınız demek istemiştim.”
Ne yapmıştım sahiden? Hiç! O benim özenle yanıtladığım sınav kağıtlarına ne yapmıştı ki? Kocaman bir sıfır ilavesiyle geri dönen kağıtları elime aldığım anlarda içimde insansız bir gezegenden kopup gelen duyguların gezindiğine yemin edebilirdim.
“Şimdi orada, o küvetin içinde kuzu kuzu yatıyor. İnanılır gibi değil ama üstelik gülümsüyor, düşünebiliyor musunuz? Tabii bu olay yirmi yıl öncesinde başıma gelseydi beni daha da mutlu edebilirdi...”
“Umarım kokmuyordur..”,diyor Yadigar bey. Soruna daha gerçekçi bir açıdan yaklaştığı söylenebilir.
“Bu konuda bir korkunuz olmasın..”, diyorum, bir satış temsilcisinin güven veren sesiyle. Ancak bu doğru bir saptama. Cesetler sanki garantili. Ne koku, ne de bir bozulma!
“Ne zaman kapıya yanaşsam art niyetli bir gözün hemen arkamdaki kapının gözetleme deliğinden ısrarla beni izlediğini hissederdim.”
“Nasıl?”, diyorum, birden algılayamayarak.
“Benim küvettekinden, yani apartman komşumdan söz ediyorum...”, diyor Yadigar bey. Adamın iğrenç biri olduğunu anlaması fazla zamanını almamış. Bunu kanıtlayan pek çok örnek sıralıyor bir anda. Posta kutusundan bin bir hünerle yürütülen mektup ve faturalar –ödese neyse- gece yarısı çalınan ziller, kışın ortasında kapatılan doğalgaz muslukları... Çocukça şeyler olduğunu söylememe fırsat bırakmıyor. Karısı hedef alan imzasız mektupların sahibi de belli ona bakılırsa. Pis sözcüklerle doldurulmuş akla zarar pusulaları kapının altından atanın kim olduğunu anlamak için müneccim olmaya gerek yokmuş yani! Bence yalnız ve mutsuz bir adamın kıskanç tuhaflıkları olarak değerlendirilebilir bütün bunlar.
“Ölsün, evet ölsün istedim ama...”

Karşılıklı birer sigara daha yakıyoruz. Anlaşılmaz durumlar barındıran bir gezegenin iki zavallı konuğuyuz bizler. Evet, bugün var yarın yokuz ama insanoğlu olan bitenle ilgili tatminkar bir açıklama bekliyor yine de. Böyle bir şey olmuyor tabii. Biz de sigaralarımıza o büyük ve ağırbaşlı sessizliğimizle eşlik ediyoruz.
Ertesi gün, şakalarıyla bizim bölümü neşelendiren Nusret’in durgun hali dikkatimi çekiyor. Aklımı kurcalayan soru peşimi bırakmıyor elbette. Onu bir köşede kıstırıyor ve soruyorum:
“Küvette bir cesedin var!”, diyorum. “Sakın inkar etme!” Kıpkırmızı oluyor adamcağız.
“Nerden bilebilirsin?”, diyor şaşkınlıkla. “Sabahki toplantıda uyukladım, dahası sayıkladım mı yoksa?”
“Durgunluğun seni ele veriyor. Toparlan biraz.”
“Ben..ben kimseyi öldürmedim!”
“Biliyorum. Sen onunla her şey olup bittikten çok sonra karşılaşmış bulunuyorsun.”
“Aynen öyle...”
“Peki ki o, söyler misin?”
“Asude teyze...”
“Asude?”
“Filiz’in annesi. İlk sevgilimin annesi yani. Ne ilginç değil mi? Ne zaman Filiz’le buluşmaya kalksak kadıncağız tepemizde biterdi ve...”
“Ve sen, hep onun ölmesini isterdin!”
“Nedense benden nefret ederdi. Sonuç olarak bunu istediğim doğru ancak...bu gerçek olamaz, değil mi? Anlattıklarımın üstünden otuz yıldan fazla bir zaman geçti ve...”
Sonrasını dinlemiyorum. Bölümde hızla yaygınlaşan tuhaf, düpedüz ölümcül havanın bir ben farkındayım şimdi. Şu günlerde insanların sabah saatlerinde banyoya girdikleri an küvetlerine uzanmış bir cesetle karşı karşıya kaldıkları bir gerçek.
“İyi ama ben şimdi ne yapacağım?”, diyor Nusret ellerime sarılırken. “Polise mi gitmeliyim sence?”
“Acele etme..”, diyorum. “Geldikleri gibi gitmeleri olasılığını da dikkate almalıyız. Ayrıca kokma ve bozulma riski sıfır!”
“Sen nerden biliyorsun?”
“Fakülteden..”, diyorum. O yanıtımı kriminoloji dersiyle işkillendirmeye çalışa dursun, ben odama dönüyorum. Ortada ciddi bir sorun var ve yaygınlık derecesi beni ürkütüyor. Bizim işyerinin dışında da benzeri durumların yaşanıp yaşanmadığını öğrenmeye karar veriyor ve telefona sarılıyorum. Ayberk çocukluk arkadaşımdır.
“Merhaba..., diyorum şımarık bir sesle. “Nasılsın bakalım?”
“Yoğunum..”, diyor Ayberk. Yorgun olduğu sesinden belli. Beyaz eşya pazarlama işinde çalışıyor. Evlilik denilen çılgınlığın dördüncü viteste hız yaptığını, bu nedenle özellikle çamaşır ve bulaşık makinelerinin dağıtımında rekor düzeye geldiklerinden söz ediyor.
“Evlilikleri bırak, ölümlere gel..”, diyorum . Duraklıyor.
“Ne demek istedin şimdi?”
“Son günlerde evin herhangi bir yerinde, özellikle banyo bölgesinde bir cesetle karşılaştın mı, açık söyle..”
“Yemin ederim bunu seninle paylaşmayı düşünüyordum!”
“Ancak başını kaşıyacak zamanın oktu ve...”
“Anlattım işte. İyi de sen bu özel durumumu nasıl öğrendin?”
“İki yakın arkadaş, dahası kan kardeşleriyiz, unuttun mu?”, diyorum. “Bu nedenle senin başına gelen her tür talihsizlik benim başıma da gelebilir. Yanlış evliliklerimizi düşünsene!”
“Yoksa senin banyoda da..”
“Bir doçent eskisi.., diyorum kestirmeden giderek. “Ya sende ne var?”
“İnanmayacaksın ama amcam iki gündür banyomda istirahat ediyor ve ben..”
“Samimi ol..”, diyorum işin magazin boyutunu bir kalemde geçerek. “Nefret var mıydı?”
“Amcamla ilgili olarak mı..”, diye geveliyor. “Evet, kendisi pintinin tekiydi. Ayrıca dededen kalma arazinin atışında babama atmış olduğu esaslı kazığı yıllardır kafamdan atamadım bir türlü...”
Bak sen şu bizim Ayberk’e! Aramızda gizli bir Hamlet beslemişiz de haberimiz bile yok. Telefonu kapatıyorum. Sonunda şu garip durum,en azından benim için aydınlanmaya başlıyor. Hayatımızın bir döneminde aklımızdan öldürmeyi geçirdiğimiz biri mutlaka olmuştur. Uzayın uzak bir köşesinde gerçekleşen kozmik yansımalar söz konusu nefretimizin su yüzüne çıkmasına neden oldu belki de. Ben olanlarla ilgili felsefi genellemelerin peşi sıra koştura durayım, sekreterim elinde mendil odama dalıveriyor.
“Oysa onu sevdiğimi anırdım..”, diyor hıçkırarak.
“Kimden söz ediyorsun sen?”
“Annemden..”, diyor burnunu silerken.
“Dürüst ol, aslında onu hiç sevmemiştin!”
“Huzur evine yatırdıysam bu onun daha iyi bakılacağını düşündüğüm içindi...”
“Bu yalnızca bir aldatmacaydı tabii. Sonuçta anne, kapıdan değilse bile banyonun penceresinden içeriye süzüldü ve asıl huzuru küvette buldu, doğru değil mi?”
Saçlarını okşayıp onu sakinleştirmeye çalışıyorum. Nedense içime doğan, o beklediğim müjdeyi bana ilk yetiştiren yine Yadigar bey oluyor.
“Biliyor musun, benim nefretlik komşunun cesedi sonunda toz oldu!”
“İşte bu çok hoş..”, diyorum, bir kabusu daha atlatıyor olmanın keyfiyle. Uzattığı sigara paketinden bir tek sigara almayı da ihmal etmiyorum bu arada. Karşılıklı tüttürürken sorunu bir kez daha gözden geçiriyoruz.
“Sanırım her birimizin içinde bir katil gizli...”, diyor Yadigar bey, gözlerini odanın üst köşesinde bir noktaya dikerek. “En azından bir kerecik için olsun, bir insanı yok etmeyi mutlaka düşünmüşüzdür!”
“Berbat bir durumdu..”, demekle yetiniyorum.
“İnsan insanlığından utanıyor, değil mi*”
“Aldırma..”, diyorum. “Benim merak ettiğim başka bir şey aslında...”
“Nedir?, diye gözlerini merakla kırpıştırıyor.
“Söylesene Allah aşkına..”, diye patlıyorum sonunda. “Günün birinde kimin banyosuna konuk olacağını öğrenmek istemez miydin?”
“Bu hiç aklıma gelmedi..”, diyor yavaş sesle.
Gülümsüyorum. Durumu fark ettiğimden bu yana aklımı kurcalayan tek soru bu olmuştu açıkçası. Kaç banyo küveti gezinecektim acaba? Şu günlerde banyo kapısını araladığı anda yüreğini hoplattığım biri olmuş muydu gerçekten? Sorum boşlukta kalıyor.

Sigarayı bir kez daha söndürüyorum. Evet, belki de iki duman arasında şöyle bir görünüp kaybolan bir karabasandı bütün bunlar. Bulunduğumuz binadan aşağıya bakıyorum. İnsanlar karınca gibi, bir küvetten diğerine durmaksızın yol alıyorlar.
























































4915




Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.