Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






küçük bir cinayet girişimi

Cem Yay. 1987





Arka kapak: Hangimiz sıradan ancak uyumlu, heyecansız ne var ki sorun yaratmayan günlerin akışını bozacak kadar cüretli olabiliriz?
Yaşamın sonsuz sığınaklarından dışarıya uzatılan bir parmak ucu bile kimi zaman bütün dengeyi altüst eden küçük cinayetlerin başlangıcı olmasın sakın!



Kitaptan Bir Öykü/



DAĞLAR BULUTLU JESSE


Çek silahını Jesse James.
Jesse düşündü. Ne pis hayattı bu be. İşin yoksa ikide bir elin haytalarına karşı silaha davran. Her an tetik dur. Gebermemek için gebert. Tütün çiğne. Pis kokularla dolaş. Tıraş otama. Banyo yapama. Bir dansa gideme. Güzel bir kıza hülyalı bakışlarla bakama. Eğer canın çok çekmişse dans salonunu basabilirsin tabi. Kızı da atın terkisine attığın gibi dağlar buluttu Jesse.
Jesse bütün bunları düşünürken bir yandan da karşısındaki herifin göbeğine delik açıyordu. Bunlar gündelik işlerdendi. Sabah altıotuz kalkış. Yedi, kaçış. Dokuzotuz, mola. Onbir ile oniki arası birkaç hergeleyi temizleyiş. Onüç, öğle yemeği ve kahve. Onüç on, o günün kötü kahvecisini temizleyiş. Onbeş herhangi bir rötar yoksa tren soygunu. Onyediye doğru çay. Daha sonra mızıka ve kitara. Yirmiikiye doğru kestiriş. Yirmiüç, son haberler ve kapanış.
Jesse balık etinden hoşlanır. Yani basbayağı balık etinden. Ne var ki açık denizlere gitmek bir türlü kısmet olmamıştır. Eh, haydutluğun kuralı gereği sırtını dağlara vereceksin. Ara sıra ırmaktan sazan tutmuyor değiller ama meretin çamur çamur kokan etine dayanılır gibi değil ki. Ne berbat hayat. Bir de bize özenmezler mi... Tut sık boğazlarını diyor şeytan.

Jesse adamlarını toplayıp bir nutuk atlı. Dağılın gidin bakalım. Onbeş gün yıllık izin. Yazın göbeğinde zaten kimsenin trene bindiği filan yok. Elalem denizde almıyor mu soluğu? Oh, bir yanda güzelim deniz, bir yanda balıklar ızgara. Rakıları saymıyorum. İyi ki yazlar oniki ay sürmüyor yahu, yoksa biz ne yiyip ne içerdik. Neyse, yeniden konumuza dönelim. Dağılın ulan. Hepinizin cebi mangır dolu allaha şükür. Bu kış iyi çalıştık. Bilançomuz yüksek. Ayrıca bildiğiniz gibi gelir vergisinden de muafız. Daha ne istiyorsunuz be. Ha, unutmadan söyleyeyim, bu onbeş gün içinde her biriniz son derece efendi olacaksınız. Barlarda kavga çıkarmak yasak. İçilen içkinin parası barmene verilecek. Ayrıca barmene bir bardak viski daha verir misiniz ulan efendim filan demek yok. İsteyen otelde kalabilir, ancak sabahın köründe pencereden tüyme dümeni yasak. Haftada bir banyo. Tırnaklar uzamış dolaşılmayacak. Mümkünse ütülü pantolonla gezinin. Ütüyü nerden bulalım be Jesse diyenler için bir kereye mahsus olmak üzere kuru temizlemeci temizleme hakkı. Sağda solda soyduğumuz trenin müşterileriyle karşılaşırsanız sakın hemşeri çıkıp anı tazelemeye filan kalkmayın. Evet, nutkum burda bitmiştir. Bütün bu dediklerimi yapmayan haydut sınıfına girer, unutmayın. Hadi dağılın bakayım adi herifler.
Jesse ne kadar sıkı bir haydut olursa olsun son derece çekingen bir insandır aynı zamanda. Denizle İlgili en ufak bir kültürü olmadığı için ne yapacağını pek bilmiyor da denebilir. Bildiği birşey var, atını sürekli doğuya koşturursa denize varacak.
Peki ya bu deniz sefası onbeş günü aşarsa... Adamları ne yapar yahu?.. Aman canım, beş yaşında çocuk değiller ya bunlar. Bir şeyler yaparlar elbet. Tren tarifesini de ben mi vereceğim yani ellerine. Mendili burunlarının üstüne bağladıkları gibi her biri bir Jesse bunların. Ulan Jesse. Namın yürüsün senin.

Jesse onbeş günü yalnızca yolda geçiriyor. Üç at çatlatmış, iki at satıcısını haklamıştır. Ancak bu ne biçim iş. Denizin filan görüldüğü yok.
Yine böyle doğuya doğru koşturduğu günlerden birinde bir garip yolla burun buruna geliyor Jesse. Siyah renkli ve gayetle kaygan bir yolla! Bunu yapan hergelenin aklına atların ayağının kayabileceği gelmemiş olmalı diye düşünmekten kendini alamıyor Jesse. Aman demeye kalmadan da atının az biraz geri çekilmesi icabediyor. Çünkü o garip yol birdenbire atsız ancak son sürat gitmekte olan arabaların hücumuna uğruyor. Aklı şaşıyor Jesse'nin. Arabalardan en fiyakalısı, tasviri yalnızca resimli romanlarda kalmış olan kahraman silahşöre pek acımış olacak ki, yavaşlıyor ve duruyor ağzı köpükler içinde kalan atın yanında. Arabanın arka penceresinden uzanan yanakları sarkmış bakımlı bir kafa Jesse'ye nereye gittiğini soruyor. Denize gittiğini öğrenince de arabaya buyur ediyor bizimkini.
Ya atım ne olacak diyor Jösse.
Boş ver diyor adam. At kıçına bir şaplak, bassın gitsin geldiği yerlere.
Jesse atın sırtındaki para, banka kartı ve tahvil dolu çantayı indiriyor, sonra da basıyor şaplağı. Arabanın meşin koltuğuna gömülüyor, oh be dünya varmış namussuzum diyor içinden. Ensesi kalın adamın uzattığı puroyu yakıyor.
Adım William O. Sullivan, diyor adam; purosundan zor ayırdedilen parmaklarını uzatıyor.
Ben de, diyor Jesse. Yahu kendimi ne olarak takdim etsem ki?.. Soyguncular kralı Jesse James desem vallahi ayıp kaçar. Ben de, diyor Jesse, demiryolları umum sorumlusu Jesse James.
Memnun oldum, diyor William O. Sullivan. Ha, ayrıca beni petrol kralı diye de çağırırlar buralarda.
Vay be yaya kaldık diyor içinden Jesse. İste sen krallığını söylemezsen başkası söyler böyle.
Bütün şu gördüğün petrol kuyuları ve de kuleleri benim, diyor Wİlliam O. Sullivan. Petrol fiyatları da bendenizden sorulur, diye ekliyor. Ne garip değil mi, diye bir daha ekliyor.
Nedir garip olan, diyor Jesse.
Demiryollarının sizden, petrol fiyatlarının benden sorulması canım.
Ha, evet.
İşte burası da Washington, diyor Wİlliam O. Sullivan. Arabadan dışarısını gösteriyor. Jesse'nin aklı gidip gidip geliyor gördüklerinden. Petrol kralı açıklamalarını sürdürüyor bu arada.
Washington, adını devletimizin kurucusu George Washington'dan almıştır.
Kendisini tanımış mıydınız yoksa diyor Jesse. Bu Jesse de koca kente gelince amma saflaştı be.
Yok diyor William O. Sullivan. Ama babam kendisiyle omuz omuza çarpışmıştır ingilizlere karşı.
Demek şu içerlerdeki kızılderililerin işbirliği yaptığı devlet ingilizler öyle mi, diyor Jesse. O namussuzları temizlemek görevi de devletimiz tarafından bize verilmiş bulunmaktadır ama köklerini kurutamadık bir türlü, işin. içinde ingiliz parmağı olduğunu nerden bilebilirdik?
Petrol fiyatları umum sorumlusu demiryolları umum sorumlunsunun bu dediklerini pek ciddiye almıyor açıkçası. Cahil bir taşralı deyip çıkmış olmalı işin içinden. Ama dürrüst çocuk Allah için. Sevdim kendisini. William O. Sullivan böyle düşündüğü için midir nedir, Jesse kenti bir uçtan bir uca dolaşmayı hakediyor.
Vay be, diyor Jesse. Bizimki de hayat mıymış?.. Herşey burda. Bizim tayfanın da buraları görmesini çok isterdim doğrusu.
Bu gece konuğumsun, diyor William O. Sullivan. Dünyada bir yere bırakmam s .
Pekâlâ, diyor Jesse. Bu nazik davetinizi kabul ediyorum. Ama daha önce bana şu çok görmek istediğim denizi bir gösterir misiniz lütfen?
Deniz mi? Ha, şu petrol tankerlerinin ulaşımında kullandığımız bölge.
Petrol kralı bir gaza basımında Jesse'yi deniz kıyısına ulaştırıyor. Ama o da nesi? Tankerlerden, kotralardan, balıkçı teknelerinden, yük taşımalardan, sahil muhafazalardan ve iri ufak bir sürü Allah muhafazalardan denizi görebilmek ne mümkün! Yükleme, indirme bindirme üniteleri, vinçler, tanklar da cabası. Yine de az biraz görmek mümkün oluyor ama.
İşte deniz, diyor William O. Sullivan.
Yüzünü buruşturuyor Jesse. Gösterilen mazot birikintisinin ONU düş kırıklığına uğrattığı belli. Beni kandırmışlar diyor. Ayrıca bir yerde denizin mavi olduğunu okumuştum. Hiç kimseye inanmamalı.


Jesse, William'da bir değil tam dört gece kalıyor. Çünkü William çok seviyor onu. İyi bir adamsın diyor sık sık.
Çok zekisin. Bırak demiryollarında çile doldurmayı diyor, üç kuruş ikramiye almak için şu genç ömrü çürütmeye değer mi?
Peki ne yapayım Bay WÎlliam?
Gel benim petrol ünitelerimin birinde çalış. İdari bir görev veririm sana. İyi para kazanırsın. Tabii senin gibi namuslu bir adamla çatıştığım için mutlak ben de kazanmış olurum.
Peki bu iş için burun ucuna mendil, bele tabanca takmak filan gerekmiyor mu?
Yok yahu... Sen beni Western filmi yapımcılarıyla karıştırmış olmayasın.
Peki öyleyse kabul ediyorum, diyor Jesse.
Ve bu son söyledikleriyle Amerikan tarihinin çok önemli bir sayfasını kapattığını farketmiyor bile. Hey gidi sırtımızı dağlara yasladığımız günler. Hey gidi Aslan Jesse. Çocuklar seni böyle iki dirhem bir çekirdek görecek olsa neler derler acaba? Hele sana kara trende rastlamalılar ki... Hani şu burnunu örtecek biçimde bağlamak yerine ceketinin üst cebine fiyakalı bir şekilde yerleştirdiğin, üstelik temiz mi temiz şu beyaz mendille...
Ah ulan! Dünya değişiyor derlerdi de inanmazdım. Haydutlardan birinin yıllardan sonra söylediği gibi.
Jesse kısa zamanda yeni işini kavrıyor ve de büyük başarılar elde ediyor. Ha, Wİlliam'ın ortanca kızıyla nişanlandığını söylemeyi unuttuk. Tabi cumartesi geceleri dansa da gidiyorlar. Jesse'nİn danslardaki en büyük korkusu bir baskına uğramak. Ama William bu konuda rahatlatıyor onu. Amerikan polis teşkilatı cümle haydutların kökünü kazımış dediğine bakılırsa.
Zavallı bizim çocuklar, diyor Jesse.
Anlamadım diyor William.
Yok bir şey, diyor Jesse. Islak gözlerini müstakbel kayınpederinden kaçırıyor.
Farkındaysanız bu öyküde unutulan önemli bir nokta var. O da balık. Izgarada, tavada, fırında, kiremitte ve daha pek çok biçimde sırasını bekleyen balıkla Jesse'yi bir türlü buluşturamadık. O da bizim Jesse'ye verdiğimiz bir cezadır ve anlayan beri gelir. Aslını inkar edene ne denir hep biliriz, öyle değil mi? Dağların bulutuna göz yuman, kanyonların ciğer delen kızıllığına dudak büken, trenlerin o dayanılmaz kokusuna burun tıkayan ve de bir kötü kahvenin kırk yıllık hatırı vardır tekerlemesini unutmuş görünen Jesse'nin o eski afilli ve büyük şef Jesse olduğuna kim inanır? Hey gidi rahat yaşam. Hey gidi masa başında oturup petrol kulelerinin küçük maketleriyle askercilik oynayan Jesse. Tanınmayacak durumda olduğunu nasıl farketmiyorsun? Dünya değişiyor kabul ama bu dünyada en son değişecek adam sen değil miydin? Senin vahşi batın şarkılarda mı kalacaktı? Bütün bunlardan sonra onu bir balık ızgaradan ırak tutmuşuz çok mu? Boş verin. Elbet onun balığın kokusundan da ziyade barutun kokusunu özleyeceği günler gelir. Söylemedi demeyin.
Haytaların günahı neydi yahu...






















4968




Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.