Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






ikinci yaşamın günlüğü

Gülmece Öyküleri
Cep Yay., 1987

Arka kapak: Yazınımızın önemli bir gediği de gülmece öyküleri. Genç öykücülerimizden Ahmet Önel, İkinci Yaşamın Günlüğü’yle, gülmece yazınını ciddiye aldığını haberliyor.



Kitaptan Bir Öykü/

BİR TURİSTİN GEZİ NOTLARI


Ahmet Önel



Sonunda, uçağın penceresinden İstanbul’un kurşuni kubbelerini görüyoruz. Jane’in ellerine sevgiyle sarılıyorum. Tarih ve güzellikler bizi bekliyor...

.....

Alandan çıkar çıkmaz Türklerin aşırı sevgi gösterisiyle burun buruna geliyoruz. Burada kola yapışıp gömlek çekiştirmek bir sevgi dili olmalı. Taksi sürücüsü olduğunu öğrendiğim bu kişiler arasındaki çekişmeyi, bizi en fazla seven sürücü kazanıyor; evet, bu iri kıyım bir kişi ve bizi diğerlerinden daha fazla sevme hakkına da doğuştan sahip. Gideceğimiz otelin adını verince kendimizi yeni bir uçuşta buluyoruz. Oysa Jane az önce yere indiğimize o kadar emindi ki! Yıkık Bizans surlarını çoktan geride bırakıyoruz ve... aman Tanrım! Bu trafikte bu aracın daha fazla ilerlemesi ancak bir mucizeyle açıklanabilir. Jane on günlük sürenin takside geçmesinden endişeli. Birden bizim sürücü aşağı iniyor ve öndeki taksinin sürücüsünü sevmeye başlıyor. Sevgi sözcükleri ne kadar içten, ne kadar coşkulu! Sonunda biraz da sevginin gücüyle yol açılıyor ve yeniden uçuşa geçiyoruz...

.....

Olacak iş değil! Önceden rezervasyon yaptığımız otelin tüm odaları dolu. Tartışmam sonuç vermiyor ve Jane’in elinden tuttuğum gibi oteli terk ediyorum. Araştırmalarımız sonucu, fazla lüks olmamakla birlikte yeni bir otel buluyoruz. Bu oteldeki değişiklikler bizi oldukça heyecanlandırıyor. Küçük sürprizlerin konukları eğlendireceğini düşünmüş olmalılar. Otel sahiplerinin bizler için hazırladığı ilk minik oyun, akmayan sular. Jane’le birlikte bu eğlenceli şaka karşısında gülmekten yerlere yuvarlanıyoruz. Bu arada, tüm oteller için evrensel bir uygulama olması gereken “çarşafların beyazlığı” konusunda, bu otelde nedense genellemenin dışına çıkılmış. Hele ki, çarşafların kendi kendilerine hareketi çok ilginç bir buluş! Oyunda, bir takım siyah renkli böceklerden yardım alıyorlar. Jane bu oyunun, Akdeniz sıcaklığına yakışmayan soğuk bir şaka olduğunu mırıldanıyor...

....

Otelin koşullarına kolay uyum gösterdik. Böceklere ait bir kafesin bulunmaması çok şaşırtıcı! -Müthiş bir evcilleştirme gayreti olmalı- Sonunda camileri gezmeye başlıyoruz. Mavi Cami’nin girişinde sandaletlerimizi çıkarmamız öneriliyor. Değerlere sahip çıkmanın güzel bir örneği diye düşünüyoruz. Ancak çıkışta sandaletlerimizi bulamıyoruz. Sanırım anısal bir uygulama bu: Onca görsel zenginliğin karşısında iki çift sandaletin sözü mü olur? Ne ki, daha on kadar cami gezeceğiz ve yeterince hazırlıklı değiliz. Çantamıza onar çift sandalet koymadığımız için mahcubiyet duyuyoruz. Yaptığımız büyük düşüncesizlik! Çıplak ayaklarla camiden uzaklaşırken utancımızdan yerin dibine geçiyoruz...

....

Jane kayboldu! Akşam saatleriydi ve sevgili karımla Beyoğlu’nda el ele geziniyorduk. Birden bir kalabalığın içine daldık ve kalabalıktan çıktığımda elinden tutmakta olduğum kişinin iri yarı ve bıyıklı bir Türk yurttaşı olduğunu fark ettim. Bu arada yanıma yaklaşan bir başkası benden elli dolar istedi. Söylediğine göre elli dolar karşılığında beni mutlu edebilirmiş! Ona yeteri kadar mutlu olduğumu belirtmeye çalıştım ama sanırım anlamadı. Belki de şaşırtmacalı bir oyunla Jane’i sakladılar ve iadesi için para istiyorlar. Bu değişik oyuna keyifle katıldım ve elli doları uzatırken “please Jane..” dedim. Karşımdaki adam şaşırmış gibiydi. Başını iki yana salladı ve “why Jane? Susan very good..” dedi. Oysa ben sevgili eşimi geri istiyordum. Onun kaybolmuş olduğunu anlamakta gecikmedim. Bir yolunu bulur ve konsolosluğa gider diye düşünüyorum...

....

Neyse! Jane konsolosluğa ulaşamayacağını anlayınca dişini sıkmış ve otelin yolunu bulmuş. Bu konuda cana yakın bir Türk genci ona yardımcı olmuş. Cana yakın genç, Jane’i otele götürmeye seve seve gönüllü olmuş. Ne incelik! Genç adamın Jane’i otele getirmekle yetinmeyip odasına kadar çıkarmaya çalışması, hatta bu sırada otel görevlileriyle tartışmayı göze alması kibarlığın uç örneği. Yine de, genç adamın bütün bu gayretlerinden sonra, karşısında Jane’in kocası olarak beni bulduğu an yere çöküp ağlamaya başlamasına akıl erdirebilmiş değilim. Sanırım benimle daha önce karşılaşıp tanışamadığı için üzülmüş olmalı. Delikanlı hıçkırıklar içinde otelden uzaklaşırken Jane’i incelikten uzak tavrı nedeniyle eleştirmekten geri durmadım. Evet, böylesine zarif bir insanın adresi, telefon numarası mutlaka alınmalıydı...

.....

Jane ateşler içinde yatıyor. Ona bu kadar fazla içmemesini söylemeliydim. Her şey, ünlü rakının tadına bakmak için Boğaz’a gitmemizle başladı. Hoş bir restorana girdik ve denize bakan güzel bir masaya alındık. Restoranın şirin patronunun önerisi üzerine yemeğe küçük kızarmış balıklarla başladık. Rakının olağanüstü bir içki olduğunu hemen belirtmeliyim. İkişer duble içip kalkmaya yeltendiğimizde, restoran sahibinin direnişiyle karşılaştık. Sevimli adam bizi kolay kolay bırakacak gibi görünmüyordu. Türk misafirperverliğini daha önceden duymuştum. İstettiğim hesap pusulasını yırtıp atması yetmezmiş gibi , masamıza kaşar peynirli köftelerden gönderdi! Tabii yanında beyazlatılmış rakı bardaklarıyla! Bir yandan içkimizi yudumlarken bir yandan da hızlıca düşündük ve bir karar aldık. Bu gönül zenginliği karşısında eylemsiz kalmak bize yakışmazdı. Jane’in işaret parmağındaki taşlı yüzüğü küçük bir pusula eşliğinde restoran sahibine ilettik. Biz her şeyin burada noktalanacağını sanıyorduk, ama yanılmışız! Kalkmaya hazırlanıyorduk ki, masaya bırakılan deniz mahsullerinden oluşmuş kocaman bir tepsi karşısında yeniden yerlerimize döndük. Elbette, yanında beyazlatılmış rakı bardaklarıyla! Jane’i daha öncelerde hiç bu kadar iştahlı görmediğimi itiraf etmeliyim. Ya bendeki boşboğazlığa ne buyurulur? Deniz canavarlarının sonuncusunu imha etmeye hazırlandığım an, Jane’in kolundaki altın bileziğe davrandığını fark ettim. Bu iyi niyet yarışında yaya kalan biz olmamalıydık, evet! Bileziğin cevabı gelmekte gecikmedi. Kayık tabaklar içindeki ince kesim ciğer soteler tek sözcükle mükemmeldi. Tabii yanında beyazlatılmış rakı bardaklarıyla! Rakının acısı boğazımı kavuruyordu, ama ne gam! Jane’in boğazına o sırada sarılmış olmalıyım. Kadıncağız can havliyle kendini kurtardı ama, kolyesi elbette elimde kaldı! Artık pusula da yazmıyorduk! Ciğerleri minik cevizli köfteler, onları ise bizden gönderilmiş gümüş küpeler izledi. Sırası gelmişken rakının içtikçe insanı epeyce hafiflettiğini belirtmeliyim. Jane’in verdikleriyle benden daha hızlı hafiflediği ise bir başka gerçek. Sevimli restoran sahibi ise pes ettirme konusunda bizden daha gayretliydi. Adının kaymaklı ekmek kadayıfı olduğunu daha sonra öğrendiğim o akıl ötesi tatlı masaya en son geldi. Jane’in küçük parmağındaki evlilik yüzüğümüzü çılgınca söküp alışımı hayal meyal hatırlıyorum...

......

Bugün Kapalıçarşı’ya gittik. Türklerin o akla zarar yakınlığı burada da peşimizi bırakmadı. Güler yüzlü turistleri seviyor olmalılar. Bunun için satıcı çocukların ellerine sıkıştırdıkları kebap şişlerinden yararlanıyorlar. Karnınıza ya da koltuk altınıza yaslanan şişler sizi haliyle güler yüzlü yapıyor. Satın almak istemediğimiz o koca halıyı üstümüze kapatmaları ise geleneksel ve koruma amaçlı bir jest olmalı. Havasızlıktan boğulmaya niyetli olmadığımızı anlatmak için iki kahve cezvesi ve bir tavla almak zorunda kaldık. Alkışlar arasında halının altından çıkarken bu geleneksel sınavı başarıyla atlatmış olmanın gururunu yaşıyorduk. Her şeye rağmen, aşırı ilgi ve sevgi çemberinden uzaklaşmak mümkün değil. _Altı kişiydiler ve ikisi arkadan kolumu büküyordu_ Sonunda, bu küçük parçaların yanı sıra iki parça daha antika eşya almaya karar verdik. Ne kadar yerinde bir alışveriş yaptığımızı ise daha sonra anlayacaktık. Laf aramızda, şu anda elimizde tarihin akışını değiştirecek olağanüstü değerlere sahip iki parça antika var. Bunlardan bir tanesi, İsa’dan iki yüzyıl kadar öncelerde kaleme alınmış bir İncil! Türklerin bu büyük sırrı teslim etmek için yıllardır güvenilir bir inançlının yolunu gözlediklerini itiraf etmem gerekiyor. Evet, o dirsek bükmeler, şişler gerçek birer sınama olmalıydı. İsa’dan iki yüzyıl öncesine ait bir İncil! Hıristiyan dünyasının karışacağını söylemek kehanet olmasa gerek. Bunu insanlık alemine açıklamak için uygun bir zamanı kolluyorum. İkinci antika ise, Osmanlı padişahlarından On yedinci Mehmet’e ait enli bir kılıç! Söylediklerine göre bu kılıç tarihi Boston kuşatmasında bizim atalarımıza karşı kullanılmış. Şu kuşatmayı dönüşte bir daha araştırmalıyım..

...

İstanbul’dan ayrılmak ne kadar zor! Çünkü ne paramız, ne bavullarımız, ne ziynetlerimiz, ne de dönüş biletlerimiz var! Birazdan, yani dört saatlik yalınayak bir yürüyüşten sonra konsolosluğun bahçesinden içeriye adım atmış olacağız. Belki biraz yorgun, biraz şaşkınız ama yüzümüzde mutlu bir gülümseme olmadığını kim söyleyebilir!...

.....












5099




Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.