Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






kimse kimseyi kesmiyor

Gendaş Yay., 2000


Arka kapak: “Yazın”ın kendi kendini sorguladığı bir zaman diliminde kimsenin kimseyi kesmediği gerçeğiyle burun buruna gelivermek eğlenceli bir çelişki belki de. Yine de, “kör bir bıçak “ olup deli danalar gibi dolanmanın alemi yok tabii. Uzaklara bir yerde, bizlere göz kırpıp duran bir ışığın yanmakta olduğuna inandırmalıyız kendimizi. Yazının gücü de burada zaten. Şu “dört bilinmeyenli koca dünyaya” başka türlü nasıl dayanılabilir ki!
Ayaklarımızın üstünde durabiliyoruz ve bu bir şeyler başlamak için yeterli bir neden aslında. Sonrası yine bizlere kalmış. Sorgulayan, sorgulanan, kesen kesmeyen, ama mutlaka kendi sorunlarına kendince yanıtlar bulmaya çalışan günümüz insanının trajedisine kulak kabartmayı sürdürmeliyiz. İşin güzel yanı, bu kocaman sorulara yanıt bulmakla ilgili bir belirti yok ufukta. Böylelikle ironi “iz sürüyor”, gözlem soru işaretleriyle arkadaşlık ediyor ve anlam yepyeni bir kapı aralıyor. Ötesi, tıpkı öyküdeki gibi: “Kimse kimseyi kesmiyormuş, ne gam!”



Kitaptan Bir Öykü/



KÖRLER ADASI


Her yıl toplanıyorlar. Her yıl iki hafta. Adada. On altı kör. –On altı rakamının bir açıklaması olmalı mı?- Yardımcıları var. Adaya ulaşmaları için. Onları bırakıp geri dönüyorlar. Sürenin bitiminde gelip alıyorlar tabii. Sosyal konumları, kimlikleri, birikimleri… Farklı. Sohbet ediyorlar. Ortak yazgıları, eksikliklerini iki hafta için göz ardı etmelerini sağlıyor. Sohbet ediyorlar. Görenlerden daha derin, daha tanımlayıcı, daha gizemli, daha şiir. Dilin ucuna gelebilecek her sözcük için imge işbaşı yapabilir. Sohbet ediyorlar: Politika, sanat, spor… Akla gelebilecek her konuda. Görürcesine. Çok iyi görürcesine. Yine de, daha çok varoluş sorgulanıyor bu sohbetlerde. Pek çok gereksiz ayrıntının elenmesine olanak veren bir “yokluğa” sahipler çünkü. Yine de olayların, nesnelerin, çevrelerinde dönüp dolaşan her şeyin kendi dünyalarına denk düşen bir yansıması var. (Bu öyküyü gözlerimi kapatıp yazmam gerekmiyor yine de. Tıpkı onların boş sayfaya dokunup bir öykü tadı yakalamalarının olanaksızlığı gibi.) Konuşma. Güçlü imgeler, benzersiz betimlemeler. Şaşırtıcı olan belki de bu. Şaşırtıcı olmayan, evet bir şeyi anlatacaksanız onu anlatmalısınız! Daha önce hiç görmemiş gibi. (Bir körün masadaki tuzluğu istemesi farklı olabilir mi? Tadı anlatmasına gerek var mıdır ya da! Sorun, tuzun içinde yer aldığı tuzlukta düğümleniyor. Görenin diğer görenlere, tuzlukla ilgili olarak “ne kadar hoş” tanımlaması tuzluğun hoşluğu konusunda bir fikir birliği oluşturabilir. Ancak ansızın, masada olduğu unutulan bir körün, o görenden bu “hoşluğu” anlatmasını istediğini varsayalım. Bu durum, dilin kendini sınava çektiği andır aslında. Şimdi siz betimlemenin gücüne tanık olacaksınız. Tabi doyurucu olması koşuluyla!) On altı kör. Bir ada. İki hafta. Milyonlarca sözcük. Ilık bir rüzgâr geziniyor yüzlerinde. Derken birkaç yağmur damlası. Yağmur yağacak, diyor yaşlı kör. –O, diğerleri için sesi kısık, genizden konuşan, yorgun olduğu her nefes alışından (!) belli biri.- Yağmur diyor genç kör. “Bugün ıslanmak istiyorum.” Hayır, diyor kahkaha sesli olanı. Ne zaman konuşsa, bir şarkıya eşlik edeceğini düşünüyor diğerleri. O kadar kusursuz. Büyük barakaya ulaşıncaya kadar bir hayli ıslanıyorlar. Genç körün istediği oluyor. Yaşlı öksürüyor. “İşte” diyor, “bu nedenle istemiyorum yağmurda kalmayı. Yoksa… içim gitmiyor mu sanıyorsun!” Bir daha öksürüyor. Güneşin bulutlardan kurtulduğunu hissediyorum, diyor kör kadın. Dışarı çıkıp kuruyabiliriz. Üstümdekileri değiştirmeyi yeğlerim, diyor yaşlı kör. Anahtarımı gören var mı? diyor ardından. Alışıklar buna. Soruya değil. Yaşlının ikide bir anahtarını yitirmesine elbette. Sesi bir çocuğun sesini andıran kör, ucunda büyük kırmızı bir halka olan anahtarlığı uzatıyor ona. Öteki kırmızıya dokunuyor. Farklı bir kokusu var bunun ve hemen anlıyorum sana ait olduğunu. Tenimin kokusu o, diyor yaşlı kör. Kırmızının kokusu diye kandırma kendini. Öyleyse herkesin kendine göre bir kırmızı kokusu olabilir, diyor kaygısız sesli. Sen de üstünü değiştirmelisin, diyor sesinde şımarık bir çınlama olanı. Kör kadına söylüyor bunu. Çok ıslandım aslında diyor kör kadın. Olsun, yine de üstünü değiştirebilir ve bu sırada bizleri mutlu edebilirsin! Ahlaksız! Bu sırada kulağını kapıya dayayacak ve onun giysi değiştirmesini dinleyeceksin, diyor yaşlı kör öfkeyle yüzü kızararak. Keyifli bir kahkaha atıyor, evet kahkaha seslisi. İnanın, daha önce yapmadım, diyor öteki. Yemin ederim! Şaka yapıyor, diyor çocuk seslisi. Yoksa o bilmez mi, bir kadının en güzel dokunularak görüldüğünü! Asıl olay dördüncü günün akşamında patlıyor. Aramızda bir hain var, diyor yaşlı kör. Bir hain mi? Evet. İçimizden biri görüyor ve bizi kandırıyor. Kandırıyor! Evet, eminim bundan. Yaptığı belki de dünyanın en büyük alçaklığı. En aşağılık seçimi. Görüyor ve gövdesini aramızda gezdiriyor. Bir casus gibi. Ancak ben görüyorum onu. Bir sessizlik oluyor. Bir körün bile anlatması zor bu anı. İyi ama neden? Nedeni hırsızlık, diyor diğerlerinden bir hayli kilolu olanı. Çok çabuk terliyor, soluğu hızlanıyor ve kesik kesik konuşmasıyla ele veriyor kendini. Evet, diyerek onaylıyor onu yaşlı kör. Hırsız o. İmgelerimizi çalıyor! Yazıyor bunları. Gizli gizli not alıyor. Şiire dönüştürüyor sonra da. Öyküye dönüştürüyor ve bu yazdıkları çok iyi satıyor. Çok iyi satıyor, diyor genç kör. Onaylamaktan çok yargılıyor onu ses tonuyla. Nasıl anladın bunu, diye soruyor ona kahkaha sesli. Ah, onun sesi bile rengini yitirmiş! Kentteydim. Rastlantıyla elime bir şiir kitabı geçti ve okudum! Bir solukta. Çok güzel ve çok tanıdıktı. Tanıdıktı! Çünkü, kitabı bana okuyanın sesi havada gezindikçe bir önceki yılın ada sohbetlerinde konaklıyordu sanki. Dizeler bizdik. İmgeler bizdik. Metaforlar bizdik. Belki daha önceki yıllarda da… Evet, bu alçak, bu soysuz yıllardır aramızda. Her yıl, her yıl… Çalıyor bizi, diyor kör kadın. Derin bir acıya gömülüyorlar. Dillerine kramp, sözcüklerine yasak giriyor. Sonra ne olabilir? On altı körden bir tanesini tanıdım ben. Komşusuydum. Onu bulduk tabii, diyor su gibi duru sesiyle. Üstelik hiç zor olmadı bu. Ayrıca, o kendini ele verdi zaten. Anlatacak mısın ne yaptığınızı? Anlatırsam adadaki duruma düşmez miyiz, diyor sesini gevrek bir kahkahayla süslerken. Düşünsene, olup biteni anlatıyorum ve sen günün birinde bundan bir öykü çıkarıyorsun. Ancak seni kandırmıyorum, diyorum. Sen bana anlatıyorsun. Ayrıca benim gördüğümü, dahası duyduğumu, en önemlisi de belki günün birinde yazacağımı da biliyorsun. Yine de anlatıp anlatmamak sana kalmış. Yalnızca şu kadarını söyleyeyim, diyor kör komşum. Yaşlı kör sabaha kadar oturmuş, düşünmüş ve küçük bir test yapmaya karar vermiş. Hepsi bu işte. Nasıl bir test, bu, diyorum merakla. Bizler, yani on altı kör –ki, bir tanesi değil- sırayla bir sözcüğü tanımlayacaktık. Her zaman yaptığımız gibi. Yeşili, maviyi, çiğ damlasını, denizi, balık pulunu ya da bir çocuğun gülümsemesini anlatır gibi. Neydi tanımlayacağınız sözcük, diyorum nefesimi tutarak. Karanlık, diyor. Karanlık! Önce, herhangi bir sözcüğün tanımını istiyor yaşlı adam. Fındık diyelim, geçmiş gün hatırlamıyorum. Tıpkı bir oyun gibi, öyle değil mi? İçten içe yaşattığı gerilimi bir yana bırakacak olursan sıradan bir sözcük oyununa benzetebiliriz. Tabii görmek koşuluyla. Oyunda eğlence vardır çünkü. Eğlence ise net olarak görülebilen bir şeydir bence. Gözlerinizin içi güler ve bunun aracılığıyla eğlenmekte olduğunuz mesajını diğer oyunculara aktarabilirsiniz. Aydınlık ve art niyetsiz bir paylaşım. Birlikte olma duygusunun sonsuz keyfi. Evet, birliktesiniz ve yaşamdan tat alıyorsunuz, oyun oynuyorsunuz çünkü. Tersi düşünülebilir mi? Başka türlüsü bir eziyet ya da görev olabilir kanımca. Bizler farkındaydık bu durumun.Yine de, bu ölümcül sınavda bile eğlenceye dönüşebilecek bir yan keşfedebilirdik sanırım. Yeteneklerimiz ve duyarlılığımız olanak veriyordu buna. Ne var ki, incinmiştik. İçimizden biri acıtmıştı diğerlerini. Kimse onun, o alçağın bizlerden daha iyi gördüğünü söyleyemezdi. Aslında yüreğindeki körlük tüm adayı karartmış, cehenneme döndürmüştü. Bilincindeydik bunun. Sessizce kabullendik oyunun kurallarını. Kim aykırı bir ses çıkarmak ister ki! Sessizce çıkıp gidebilir diyeceksin onun ya da böyle düşünebilirsin. Çıt çıkarmadan terk edebilir on beş yaralı insanı. Ama hayır! Bir daha kolay kolay tanık olamayacağı bu deneyden belki de en büyük vurgununu vurabilir. Işığı gören ancak hiçbir yere kımıldayamayan bıldırcını bilirsin mutlaka. Ne çelişki! Işığı gösteren bizlerdik ve o ise bulunduğu yere mıhlanıp kalmıştı. Fındığı anlattık kendimize göre. Değişik bir damak tadı. Kaşıntı duygusu. Çiğneme zevkini sonsuz bir alışkanlığa dönüştürebilir bir fındık tanesi.Sonuçta sözcükten sözcüğe zıplayarak dolaşan bir yaramaz. Ardından, “çamur” dedi yaşlı bilge. Çamuru anlatmak biz körler için nasıl da kolaydır. Ayaklarımız sizlerden daha bir tanıştır onunla. Hayır, dilersek sakınabilir, yine en az sizin kadar koruyabiliriz kendimizi bir çamur birikintisinden. Ancak o zaman göremeyiz onu. Çamur, tam ortasına basılmadıkça tadı çıkarılarak anlatılabilir mi? Anlatmak. Toprağın suyla buluşmasını çarpıcı sözcüklerle dile getirmek, kokusunu açığa çıkarmak. Güneşte bırakılarak ölüme terk edilişini an be an gözlemlemek. Bir fındığa dokunduğun gibi dokunabilirsin çamura. Bir gül yaprağını yüzünde gezdirebilir ve tanımlayabilirsin çamuru! Bir bıçağın keskinliğini anlatmak için parmağını kesmen gerekmez elbette, ama çamur öyle mi. Çamur belki de bıçağın, gülün, fındığın ve daha binlercesinin buluştuğu bir sözcük istasyonu. Varlığımızın kaynağı! Yeryüzü hamuru! Üstadın onu bilerek seçtiğini, bu seçimle de giderek oyunu daha bir çekici hale getirdiğini, şu an olayı anlatırken fark ediyorum sanki. Ya asıl sözcük? Söylediğim gibi, sıra karanlığa gelmişti. Sıradan, herhangi bir sözcük gibi. Fısıldamıştı. Ne tuzak bir sözcük! Bizim ortak dünyamıza ayna tutabilir ve ne görüyorsan onu dile getirebilirsin. Evet, az önce sıraladığım gül, bıçak, çamur ya da fındık, karanlığın içinde birbirlerinin öz kardeşidirler. Tıpkı bizler gibi. Ve bizler, karanlığı belki de hiç abartmadan, çekinmeden dile getirebiliriz. Söylediğim gibi. Aynada ne görüyorsan o! Karanlık seni yansıtır. Bir kör diğerini olduğu gibi görür, karanlığı dile getiren sözcüklerde. Bu bir kayadır, bir martı çığlığı ya da kitap açacağıdır. Aracısız anlatılmalıdır karanlık. Asla kıyas kabul etmez. Karşılaştırılmaz bir başka imgeyle. Bir kayaysa, evet bir kayadır, kaya gibi değil! Oysa o bunu yaptı. Karşılaştırdı! Karanlık! Tavlanın kapanması, pulların şıkırtısı ve sessizlik, dedi kilolu olanımız. Uyku bana elini uzatıyor işte karanlık, dedi çocuk sesli. Ürperti, dedi kadın. Sırtımda gezindi parmak uçları. Yazı yazıyordum ve kalemim bir sözcükten sonra ilerlemiyor, dedim. Bu benim tanımımdı. Evet, elim karanlığa çarptı. Yazının durduğu yer olmalı karanlık. Esniyorum ve içime yorgun bir akşam doluyor, dedi kahkaha sesli. Bedenim tükeniyor, nasıl bir bitkinlik üstümde. Ağırlık! Evet, karanlığın tanımı bu. Kısacık bir an. Bir sesin güce gereksinim duyduğunu sezersin. Sözcükleri harcamadan önce şöyle bir silkinmeli, küçük bir gırtlak temizliği eşliğinde kan tazelemeli. İleri atılmadan hemen önce. Yakalarsınız bu anı. Öyle bir an. Hepimiz fark etmiştik bunu. Yemin ederim. Geceden daha koyu, dedi sesi. Kulaklarımızla duyduk. Duyduk ve donup kaldık. Hazırlıklıydık hatasına. Sıradan bir söyleşide, belki de arada kayıp gidecek bu sözcükler onu olduğu gibi ortaya çıkarıyordu. Çırılçıplaktı. Evet, sonunda onu görmüştük. Geceden daha koyu! Karşılaştırmıştı. Üstelik neyle? Bir başka tehlikeli sözcükle. Geceyle! İrkilticiydi bu. Geceyi elbette biliyordum ama görmemiştik ki. Hiçbirimiz! Bir bilinmeyeni bir başka bilinmeyenle nasıl açıklayabilirsin? Kimseden çıt çıkmadı. Uzun bir süre. Hata yaptığını anlamıştı. Bekledik. Ayak seslerini. Uzaklaşmasını. İhanetin ona bir ceza olarak dönmesini bekledik. Belki bir suya çarpma sesi. Bir gürültü. Denize bırakılan koca bir kaya parçası gibi. Bizler onu çoktan savurup atmıştık zaten. Ya sonra, dedim. Ya sonra? Sonra mı? Güldü. Onu bir daha hiç görmedik. Hiç görmedik. O utancıyla yaşıyor mudur dersin? Yaşıyorsa da, biz körlerin lanetlediği biri olarak, görenlerin dünyasında ne denli rahat olabilir! Utancın gözleri kamaşmaz. Aksini söyleyebilir misin? Yanıtlamadım. Komşum o gecenin serinliğini bir kez daha yaşamış olmaktan dolayı huzursuz olmuştu. Eline dokundum. Hoşça kal, dedim, ayrıldım yanından. Dışarısı serindi. Gökyüzü çoktan kararmıştı. Yıldızsız bir geceydi nedense. Düpedüz karanlıktı işte. Geceden bile koyu olduğu söylenebilirdi, evet. Rahatlıkla söylenebilirdi.












5212




Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.