Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Benim Klasiklerim'den /yeni/



Prens

Başarılı yontucunun öyküsüdür bu. Taşın hantallığına gizlenmiş zarafetin peşine düşen parmaklar bir noktadan sonra insan tenine de yabancı kalıyor. Sevgilisi, bunu gördüğünde onun çoktan taşa dönüştüğünü de fark etmişti. Yaratının durmak bilmez yolculuğu bambaşka bir dünyaya kamp kuran kişiyi an gelir yerinden eder. Küçük çadırınızın toprağa bağlı olmadığını anlar, ne ki fizik kurallarıyla alay eden bu akıl ötesi konumu da yapıtınıza dahi edersiniz. Tehlike yapıtla gövdenin yer değiştirmesindedir oysa. Taşa yüklenecek duygunun da bir sınırı olmalı. Gün gelir taş sizi yontmaya başlar ve kuntlaşan yüreğinizin, o ekmek kadar su kadar elzem olan duyarlıktan hızla uzaklaşmakta olduğuna acıyla tanıklık edersiniz. Ah, belki de bir yapıt hiçbir zaman aşmamalı bir insanı. Kendi bedenini, sergilediği ilk yapıtı olarak görmeyen bir sanatçının kulakları alkışa da duyarsız kalacaktır günün birinde. Yontucunun öyküsüne nasıl yabancı kaldık aslında ama yaşanmamış bir hayatın öyküsü olur mu sanki? Taş kırıkları belgeledi onu; öyküsünü oradan izlemeli belki de. Taşlar hepten ufalmadan, rüzgara tutunup göç etmeden o cılız sese kulak vermeli ve kutsanmanın yok olmayla bıçak sırtı durduğunu görmeli. Bir yapıt bir bedeni aşmamalı evet; insan, yaratısının asıl kaynağıdır çünkü. Hepsi bu kadar işte. Yontucu şimdi bir başka verimsiz, ıssız bahçede. Sonsuza kadar sunacak kendini; o kadar özgür! Yapıtı soğuk kış gecelerine arkadaşlık edecek; yaratılarını yalnızca onlarla paylaştı çünkü.


Mantık Al_Tayr

Seni tanıdım; ışıkla karşıladın beni. Seni tanıdım, yedi kuş ömrüyle buldun gerçek yaşımı. Seni tanıdım; toprağa çakıldığım noktaya o koca abideyi diktiklerinde sessizce geldin ve düşündün: Benim de kollarım var ama serçe benden hızlı; benim de ayaklarım var ama ceylan benden sekişli; benim de burnum var ama köpek benden kokuşlu; benim de gözlerim var ama kartal benden keskin; benim de aklım var ama insan benden neden kıskanç. Uçmak ulaşmak değil konmaktır belki de. Uçmak çakılmak, düşmek, parçalanmak ve yok olmaktır. Uçmak gökyüzünde okunmaz yazı, yeryüzünde ulaşılmaz düştür. Kollarım elleri, eller parmakları hareket ettirir; yürek dile gelir ve fikir yazıyla buluşur. Hiçbir canlının var edemeyeceği bir sihirdir bu: Şiire hayat veren ey duygu, yazıya boyut katan ey akıl, zamana diş geçiren ey bellek, sen varsan ben ölmezim. Sen varsan ben uçmakım. Sen varsan ben sonsuzum. Sen varsan ben en varım! Beni tanıdın; ışıkla karşıladım seni.


Reading Zindanı Balladı

Yeni, yepyeni bir kutsal kitabın kendisine ulaştırıldığını her rastladığına anlatmaya başladığında yağmur toprakla çoktan buluşmuştu. Uyardılar onu; yakınları sevenleri. Yeni bir kutsal kitap akıl karıştırıcı bir gelişmedir dediler; sen bu hesapça mehdi oluyorsun ki, işin zor dediler; yani şimdi inancımızı yeniden mi gözden geçireceğiz diyenler de oldu elbette. En çok dedikleri de şu: Bir kutsal kitabın yolculuğu gibi pahalı bir yolculuk başlatıyorsun. Her birini baştan sona yıkayan o kan gölünden sen de payına düşeni alacaksın. Eğlenenler çoğunluktaydı. Yaşam olabildiğince zor değil miydi; hayat pahalıydı ve yoğun kaygılar böylesi bir yeniliğe ayak uydurma konusunda cesaretlendirmiyordu hiç kimseyi. Kitabı bilmem ama zamanı yanlış dedi en yakını. Onu sessizce çıkar elinden. Yeni bir kurallar silsilesinin öncekilerden daha yaman olabilmesi için hayatın daha şenlikli, cezaların ise daha katlanılır olması gerekmez mi? Ancak, hayat hiç eğlenceli değil. Vaat edeceklerin bizatihi acı olan hayata katlanma konusunda neler içerebilir peki? Bu denli tatsız karşılanacağını ummuyordu mutlaka. Kitabı elinden çıkarmaya karar verdi, ama bu bile hiç kolay olmadı. Meraklı bir koleksiyoncu sırf dünyada bir tane olduğu için, kendince bir değer biçtiği kitabı sessizce satın aldı. Kapağı o günden sonra belki de hiç açılmayacak olan kitap bundan böyle bir sırlar hazinesi olarak kalmaya mahkum edilecekti. Kutsal olanın tartışılmasındaki sıkıntı bu noktada mı düğümleniyor yoksa? Giz ile dokunulmazlık sabırla hayatın kendisini yenilemesini bekliyor. Acılarla dolu uzun bir yolculuk. Sıkı giyinmeli.


Şölen

Işığın özüdür zaman, bulunanı da kaybedileni de o aydınlatır. Arkada bırakılan o şey her neyse artık, suyun üstüne vuran bir balık ölüsü gibi (ama bir balık ölüsü gibi) gerçeği haykıracaktır; beni kaybettiniz, fark edin bunu! Duydular bu çığlığı ve üzüldüler. Bilinmeyen, aranmayan sevilmeyen hiçbir şey kaybolmaz aslında; farkına da varılmayacağı için söylüyorum bunu. Beni eğlendiriyordu dedi bir tanesi; beni dehşetli öfkelendiriyordu dedi öteki, evet bu da yabana atılmamalı. Beni duygulandırıyordu dedi en umulmayanı. Biri tarafından duygu sınavına tabi tutulmasından çok, düpedüz duygulanabilmesi şaşırtmıştı diğerlerini. Az konuşan, dahası şu duyguyu konu eden adam, bir tirandı. Ne olmuş dedi ak sakallı biri sopasını sallayarak. Tiran da bir insandır. Acımasızlığın özünde hakikate tahammülsüzlük vardır. Yoksul kalan, zavallı olan korkunçtur ve bu hal kimi olsa çileden çıkartır; kimi olsa zalim bir tirana dönüştürür. İşte bu noktada bir kadınının sesine de gerek var; ama o yalnızca şiir okumakla yetindi. Melodisi olan bir şiirdi bu ve çok uzağa giden, ihtimal dönüşü gözlenen birinden söz ediyordu. Ya onunla ilgili düşüncelerin diye sorduklarında, şiiri bir daha okuyabilirim ama hepsi bu kadar demekle yetindi. Bir çocuk, ki onun çocuğuydu, beni büyütüyordu diye atıldı ortaya. Hiç istemediğim halde yapıyordu bunu. Büyümek iyileşmesi olmayan bir hastalık ve bu yüzden sığınıyorum size. Dans edelim öyleyse dedi kadın; içinde hiçbir duygu barındırmayan şarkılar da biliyorum ben. Önce içki içmeliyim dedi tiran, kötü bir şarkıya tahammül etmek kolay değil. Kimse aksini söylemedi. Acımasızdı ve kötü şarkılar ondan söz diyordu. Ortaya ne zaman masa kondu, masanın üstü hangi arada hoş yiyecekler, güzel içkilerle dolup taştı kimse fark etmedi bile. Esrikliğin rüzgarı kapının hemen ardında bir işaret bekliyordu sanki. Kadın şarkısını söylemeye başladı, koca kaba sesleriyle ona katıldılar. Masanın üstüne çıkıp dans edenler bile oldu. Sabahın ilk ışıklarını bekleyemeden sızdılar. Kaybın unutuşla buluştuğu yerde ağır bir koku, hafif bir meltem dolaşıyordu şimdi. O günden bu güne söylenir: Zamanın değirmeni unutulandan çok unutanı öğütürmüş.


Odysseia

Dokuz yolcunun öyküsüdür. Dördüncü, aslında birer yolcu olduklarını öğrendiğinde menzile çoktan ulaşmışlardı. Haklısın, dedi altıncı, bir yere doğru yol almak akıl kârı değil; ama yeryüzü, şu insanın sabrını zorlayan, dingin, eski ve kendini beğenmiş yeryüzü bile biz insanlardan daha oynak, daha sabırsız ve tez canlı ki her uyanışında, hemen altındaki kara parçasının bile hızla yer değiştirdiğini fark ediyorsun. İkinci onayladı onu; aslında onun aklındaki soru, yolculuğun bir sonrası olup olmadığıyla ilgiliydi. Yedinci dilsizdi; gözleriyle sorar, aklıyla yorardı. Her birinin yüzüne dikkatle baktı ve dünyanın en gürültülü sessizliğiyle sordu: Neden birlikteyiz? Beşinci bu sorunun yanıtını belki de tek bilendi; diğerlerini de o çağırmıştı zaten; evet, ilk hareketin işaretini o vermişti. Sustu, kabullendi ve yalancı çıktı. Kaçamak bakışlarından belli belirsiz kamaşan yanıt koca bir kandırmacadan ibaretti. Birlikteyiz evet, çünkü yan yana geldiğimizde daha kararlı, daha güçlü oluyoruz. Söylenlerle, şakalarla geride bıraktığımız onca mesafe bir sigara içimine denk geliyor gibiyse sırrı bu beraberliktedir. Birinci diğerlerine baktı; bir süre sessizce izledi her birini. Bir yolculuğa tanıklık etmişlerdi ve bu bağışlanacak bir şey değildi. Terleyen avucu , enli kılıcın sapını kararlı bir biçimde tutmasını engelliyordu sanki. Gözlerini yumdu; bir an için her şeyi unutmayı diledi. Az sonra yaşanacak olan büyük kıyıma tanıklık edecek kimse yoktu. Kimse, yolculuktaydı!


Vişne Bahçesi

(Kadın pencereye yaklaşır bir süre bahçeye bakar. Baktığı bahçe değildir!)
_Yakında gideceğim buralardan. Umarım ağaçlar gideceğim yere benden önce ulaşmış olmaz…
_Torunun burada olsaydı karşı çıkardı. Ama anneanne derdi, ağaçların ayakları
yok ki derdi.
_Keserlerse senin de olmaz!
_Bu gün nasıl da öfkelisiniz.
_Geride kalan her ne varsa beni böyle hatırlasın istiyorum!
_Olmadığın gibi mi yani?
_Ne kadar gevezesin bu gün.
_Yapacak işim yok hanımefendi, ne yapayım!
_ (Alaycı) Balta seslerini toprağa gömebilirsin!
_Böyle bir becerim olsaydı önce kendimde denerdim.
(Kadın yanıtlamaz. Sahne birdenbire kararır. Gök gürültüsü salonu ele geçirir. Müthiş, kulakları sağır edecek bir gürültüdür duyulan. Yaklaşık yirmi dakika kadar sürer. Işıklar yandığında salonda tek bir izleyici kalmamıştır. Kadın döner, salona bakıp gülümser)
_Artık gidebiliriz! Ne güzel bir hayat değil mi? Her gece kaybediyorsun ve bu duruma senden başka kimse tahammül edemiyor!
(Sahne bir kez daha kararır. Bir sonraki oyuna kadar!)



Germinal

Başın sağ olsun diyor kalabalık. Kalabalık kocaman, hantal bir gövde. Sarılıyor, sırt sıvazlıyor, boğuyor bırakmak istemiyor. Bir büyük keder asla yalnız bırakılmaz. Tek başına kaldığını şu şekilsiz, bir türlü adlandıramadığı yığından kurtulduğunda algılayacak. Sana ait olan gövdenin hızla senden uzaklaştığını, yer çekimsiz dolaştığını , yeryüzüne yeniden konduğundaysa bambaşka bir gövdeye dönüştüğünü şimdilik bilmiyor; ama yine de korkuyor bu duygudan. Başka gözlerin kendisini yargılamasında, ölçüp biçmesinde gördüğüyse şu: Nasıl duruyor ayakta? Ne yapacak bundan sonra? Ya belirsiz bir boşluğu doldurmaya yetecek mi gücü? Yalnız değilsin demişti bir yakını; kendisini o kalabalık, büyük ve şekilsiz gövdeden ayrı tutmaya özen göstererek yanına yaklaşmış ve kulağına fısıldamıştı: Ya da yalnızsın ne bileyim, her birimizin olduğu kadarıyla! Bir ölümü tartmak, bir ölümü algılamak, dahası sıradanlaştırmak bana göre değil belki ama hiç kimseye göre olmadığını da biliyorum. Çevredeki büyük ağaçlara bak. Bizim hiçbir şeyden haberimiz olmaz diyen uğultularına kulak ver. Sen de bir ağaca dönüş ve dallarını kuş yorgunluklarına aç; hafiflediğini göreceksin. Toprağın dibini kazıyor aklıyla. Biraz da gözleriyle yapıyor bunu. Ona bir şeylerini verdikçe ondan alacaklı da olacak. Dünyanın bütün zenginliği kör kuyularda, karanlık topraklarda çünkü. Sonsuz bir alışverişin, yorucu bir gidiş gelişin nihayetinde elde yalnızca yazıklanmalar ve, evet büyük çınarların şu dinmeyen uğultusu kalacak. Sen de katıl aramıza ve dallarını kuş yorgunluklarına aç; hafiflediğini göreceksin. Gözlerini yumuyor; hiçbir değişiklik hissetmiyor.









16.09.2010
2713






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.