Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Benim Klasiklerim / (yeni)




Bir Delinin Anıları

Gün gelir, kağıt ve sen, karşı karşıya kalırsınız. Hanginiz hanginizin vicdanıdır, bilinmez. Ne olursa olsun, kağıt bu konuda daha şanslı. Temizdir çünkü. Aptaldır! Bir işaret, bir simge, bir uyarı barındırmayan o naif beyazlığın aslında dünyanın en korkunç kuyusu olduğunu kimse bilmez. Öyleyse uyarmalısın! İlk cümlen bu olabilir. Ahmak beyazlığın o kendinden menkul günahsızlığını kırdığın noktada insanlık için de bir şey yapmış olacaksın. En azından kendin için, az şey mi bu? Yaratının garip koridorlarında başlattığın amaçsız gezi sonunda seni ışıkla buluşturacak. Yorulmadan, usanmadan sürdürmelisin bu yolculuğu. Lekeden korkma sakın; o güzeldir! Bin cümlenin sonu bir cümledir ey alim! Nihayetinde bir beyaz mermere kazınmayacak mısın? Evet kuru, iddiasız ve yaratıcılıktan çok uzakta olan o menhus cümleye ulaşma telaşıyla kalemin tırnaklarını boşluğa durmaksızın saplayacaksın. Sözcükler hayata tutunma araçlarımız bu yüzden. Kalıcı oldukları kadarıyla bizle buluşan, kıyıcı oldukları kadarıyla bizden hızla uzaklaşan sözcükler! Beyazın en güzel, en karmaşık, en ele gelmez düşmanı! Ama yazamıyorum diye sızlanacaksın da! Kolaydır bu. Varlığın inkârı, yokluğun güzel tarifidir. Ama yazamıyorum! Kimse zorunlu değil diye yanıtlıyor beyaz ceketli adam. Öyle biri de yok ama sayfaya yerleştirdiğin bir beyaz ceketli adam vicdanın sağdıcı olsun. Sessizliği, kımıltısızlığı katletsin ve yakışsın ona bu güzel günah! Hepimiz biliyoruz aslında. Kimse yazmak zorunda değil. Kimse kendi hayatını kayıt düşülecek kadar anlamlı, dahası öyküler biriktiren bir sandık olarak görmüyor zaten. Ancak bütün bunların ötesinde başka bir tılsım, başka bir güç var sanki. Yazdıkça açığa çıkardığımız görüntümüz, yazdıkça parlayan gülüşümüz ve evet yazdıkça çoğalan kimliğimiz var. Romantiksin ahbap diye takılıyor beyaz ceketli. Aklı başında biri gibi görünüyordun ama şaşırttın beni. Aklı başında olmak isteyen kim diye karşı çıkıyorsun ona. Ekliyorsun; unutma, varlık nedenin bile ben değil miyim! Karşıma geçmiş söylenip duruyorsun ama unutma, Tanrın benim! Vaat ettiğin dünya öyle ahım şahım bir şey değil diyor bu kez. Başıbozuk meridyenlerinin arasında mekik dokuyan kim varsa habis diye ekliyor. Bir diğerinin gözünü oymaya hazır sayısız ahmakla birlikte yaşıyorum ve bunun bir ayrıcalık olduğunu hiç sanmıyorum. Kalemi bırakıyorsun. Bu gün teslim olma günün ve belki de o haklı. Yarattığın yeni bir karakter, tıpkı öncekiler gibi seni aşıyor. Belki de meslek değiştirmelisin. Bir deli için münhal kadro varmış; kendinden duydun!


Huckleberry Finn

Görevliler arka girişi de tutmuşlardı; sivilden çok asker, polis vardı ortalıkta. Elindeki kağıt tomarına baktı. Daha işin başında pes mi edeceksin ahbap? Yanındaki arkadaşı niyetini anlamıştı. Bahçe kapısını işaret etti. Bir şansımız daha var dedi, kantine ulaşırsak yangın merdiveninden amfiye tırmanabiliriz, oradan da büyük kapıya. Karar vermek gerekiyordu. Bulundukları yere doğru hareketlenenler vardı. Bu sırada birkaç el ateş edildi. Sanki adam öldürdük dedi arkadaşı. Israr edersek öldürüleceği doğru. Devam etmedi, daha ne bekliyoruz der gibi baktı yüzüne. Hayır, dedi elindeki kağıt tomarını iyiden iyiye kavrayarak. Ben gelmiyorum. Aptal, diye söylendi arkadaşı. Son söylediği de bu ama zamanı olsaydı şunları da eklerdi mutlaka: İşe yaramak istiyorsak sağlam kalmalıyız; tutuklanmamalıyız en azından. Ama sen kavgayı sürdüremeyecek kadar inatçısın. Zorlasam ne için burada bulunduğunu bile anlatamazsın, bahse girerim. Bahse girecek zaman mı? Bahçeye dalanlar koca adımlarıyla hızla yaklaşıyorlardı. Arkadaşı bir an bekledi, ardından bir ok gibi fırladı yerinden. O sırada çok yakından bir el daha ateş edildi. Genç adam sanki kurşunun gideceği yöne doğru bırakmıştı gövdesini. Bir an sarsıldı, hızını alamadı, bir iki adım daha attı ve bulunduğu yere çöktü. Kağıtları savurduğunu ve avazı çıktığı kadar bağırdığını hatırlıyor. Sonrası o gün orada bulunan bütün yirmi yaş, ya da bir iki fazlası için akıl almaz bir karanlıktan ibaret. Tekme tokat tünelinden sağlam geçebilmek için ne kadar çok şey verebilirdi o an. Yalnızca üç adım ötesinde. Son yedi ayını geceli gündüzlü paylaştığı bir beden, bir diri gövde. Bir insan yerde yatıyor ve o yalnızca olduğu yerde, sonsuza kadar patinaj yapacak , öyle mi! Kafasına yediği o son ve büyük darbeden sonra daha fazla direnemeyeceğini anlayacak. Bir insanın şiddete, düpedüz hayvanca bir saldırıya uğradığı an aklından geçenler neler olabilir? Kayıpların muhasebesinden çok daha çocukça şeyler diye anlatacaktı çok sonralarda. Yere düşerken aklımda yalnızca tek bir şey vardı. Dağılan misketlerim, kaybettiğim tahta palyaço ve cebimi asla terk etmeyen gazoz açacağı! Güldü, siz nerden bilebilirsiniz ki, diye devam etti. Şimdiki gibi kutu kolalar yoktu o zamanlar; tıpkı şimdilerde de misketin olmaması gibi. O sıcak yaz günlerinde bozuklukları denk getirip bir şişe markasız kötü gazozdan alıp duvar dibine çömelmek dayanılmaz bir şölenin başlangıcıydı. Bunu daha da güzelleştiren ne olabilirdi bilir misiniz? Kimsenin yanıtlamadığını görünce gözlerini kıstı ve sürdürdü. O an hemen yanınızda biten bir arkadaşınız elbette. Sizin gibi yere çömelir, uzakta bir noktaya bakmaya başlardı ama aklından geçen tek düşüncenin şu berbat gazozdan yudumlamakla ilgili olduğunu iyi bilirdiniz. Sustu, bir süre bekledi. Ama o kalkmadı dedi. Elimdeki gazlı su köpürdükçe köpürdü ve taştı gitti. Gülümsedi; düzgün dişleri yirmisini sürdüren bir delikanlınınki kadar parlak ve düzgündü. Biliyor musun diye devam etti; gökyüzüne savurduğum kağıtta yazılı olanlar koca bir hayalden ibaretti; ama yemin ederim, bu gün bile o hayalin peşindeyim.

Don Kişot

Ufukta ne görüyorsun, diye sesleniyor. Hiçbir şey! İlle de bir yanıt istiyorsan kuyu dibi mi demeli acaba? Gözlerini yumuyor bunları söylerken; o görmeyi değil, görebilmeyi seviyor. Büyükannesinin yumuşak yanağını, insanın için gıdıklayan gülüşünü görebiliyor işte. Komşularının koca kıçlı ineklerini de görebiliyor. Sütten yoğurda, yoğurttan uykuya yolculuk. Koca bir inek sonsuz bir uykudur demeye getiriyor. Şu an en çok istediği, en çok gereksinim duyduğu bu. Neden onun yanında, bunun da yanıtı yok belki. Görebilmek insanı frenleyen bir şey değil. Evi soyulmuştu bir gün öncesinde, hırsızı görebilmiş miydi örneğin? Ertesi sabah pazarda kendi küçük sandığıyla karşılaştığında dili tutulmuş, sivilceli satıcı çocuğa ne diyeceğini bilememişti. İçinde çocukluğum var o sandığın demek isterdi mutlaka; içinde inek sütüyle başlayan uykunun çoğalttığı düşlerim var. İçinde sen de varsın ey çocuk, ama böyle yalnız değil, arkadaşlarıyla birlikte. Benim de arkadaşlarım vardı ey çocuk, birlikte çılgınlar gibi gülüşürdük ve o akıl ötesi kahkahalar da sandığın derinlerinde bir yerde. Açtın mı yoksa, bakındın mı kenarından? Çocuk gülüyor. Bakışlarını kaçırıyor hemen ardından; bir pamuk annenin yumuşak yüzü, gıdıklayan gülümsemesi uçup gidiyor. Ufukta bu yüzden mi şişe dibi var? Kuyu dibi mi demiştim yoksa? Şişe mantarı diye yanıtlıyor sonunda. Ufukta şişe mantarı görüyorum. Çekip çıkar öyleyse, kurtar yavrucuğu sıkışıp kaldığı o soğuk ağızdan diyor akılsız adam. Gülüyorlar ama bu hiç de kendiliğinden olmuyor. Sandığa tıkıştırılacak cinsten bir gülme değil zaten. Hadi gidelim öyleyse diyor sonunda. Bir başka dip görene kadar ilerleyelim, sahi neyin dibini görebiliriz ki başka? Buna da yanıtı var ama bir tek sözcük çıkmıyor ağzından. Gidelim demekle yetiniyor. Cılız bir dal kırılıp düşüyor. Bir yere gitmiyorlar, bir adım bile atmıyorlar. Eylemsizlik en büyük fırtınasıdır hayatın.


Alçakgönüllü Bir Öneri

Önce onları çizin… Sürüngenleri! Evet, onlar her zaman için ilgi çekicidir. Pürtüklü derileri, serin dokunuşları, insanın içini kaskatı kılan o duygusal alışverişleri tuhaf, açıklaması zor bir yakınlık kuracaktır izleyicisiyle. İnsan dokusuna ne kadar uzaksa, kalem sıcaklığına da o kadar yakındır sürüngen. Tehdit içeren bakışları sınırsız bir sınavın habercisidir örneğin. Ne yap et, hayatta kal ey organizma! Çirkinliğin, iticiliğin, ürkütücülüğün seni güçlendiriyor. Kırmızı gözleri ateşin, yeşil kabuğu verimsiz toprağın, mor burun delikleriyse ölüm kokusunun yakın takipçisi. Yaşama tutunma çabasının erdemli davranışlarla, zarafet muştulayan karşılaşmalarla hiç mi hiç bağlantısı yok bu yüzden. Bir beyaz sayfa, sonsuz bir hırçınlık ve yokluk! Ele avuca sığmaz bir anlatıyı en ustalıkla bir sürüngen dile getirecektir; yeminle. Var olmanın tarifi bir yok edicide gizlidir. Size önerim, çizmeye en kolayından başlamanız efendim. Kalemi kırın, fırçayı kuma gömün ve toprağa uzanın. İlk deseniniz ilk çığlığınızla mutlaka buluşacaktır.


Oblomov

Bir gece önce, ölmüş dostları için bir parti düzenlemişti; bütün içkileri de kendisi içmişti doğal olarak. Öğleden sonra gözünü _doğru, yalnızca bir tanesini_ açabildiğinde o gün güneşin doğmadığını fark etmiş ve canı sıkılmıştı. Dünyanın sonunu böyle yatakta karşılamak belki de daha güzeldir diye söylendi kendi kendine. Salona bakındı. Dün gecenin artıkları her yerdeydi; dostları bile! Gitmediniz değil mi hergeleler diye gülümsedi bu kez. Ben parti yapınca böyle fiyakalı yapmaz mıyım! Lahana yaprağı gibi üst üste yığılmış yorgan yığınını bir ayak darbesiyle yere devirdi. Sonunda kalktı; bu istemsiz davranış yorgunluğa hizmet eden yeni bir mesainin başladığını da haber veriyordu. İlk adımı atacak ve ardından sorunlar başlayacaktı. Pencereye ulaştı; şu güneş meselesinin aslını öğrenmeye karar vermişti. Güneş gerçekten de kendisi gibi davrandıysa bu yeni durumun tadını çıkarabilirdi pekala! Ah, doğa kurallar konusunda çok titiz. Bir ağaç baharda dallarını çiçekle bezemeyi asla ihmal etmiyor. Güneşin kırgınlığı filan da yok elbette, bütün mesele günü kaçırmakla ilgili; akşam olmuş çünkü. Kalkmasaydım da olurmuş diye düşündü bu kez. Kafasını kaşıdı. Pencerenin hemen altındaki kalorifer peteğine sırtını dayamış ölü dostlardan biri geç kaldın diye söylendi. Kalktım işte diye yanıtladı onu. Bu da bir başarı. Siz ölüler meselelere her daim olumsuz yandan bakmak zorunda mısınız? Geç kaldın derken yolculuğa çıkmaktan söz ediyordum dedi ölmüş dostu. Ah, şimdi de şu hiçbir zaman eskimeyen retorik! Öbür taraftan gelen ölüler dönüşte dostlarını da yanlarında götürmek isterler. Bana kalsa aslında bu yanda kalmayı yeğlerim diye iç geçirdi bir deri bir kemik kalmış ölü dostu. Can sıkıntısı yaşam sevincinin yakıtıdır diye yumurtladı hemen ardından. Bunu dün gece de söylemiştin dedi ev sahibi. Çünkü senin canın bile sıkılmıyor diye yanıtladı arkadaşı. Her an beslenme arzusu duyan yaşam sevincinden de mahrumsun! Bu konuları dün gece noktaladığımızı sanıyordum dedi sıkıntıyla. Döndü ve koca gövdesini yumuşak yatağın üstüne bıraktı. Birazdan gözlerini bir kez daha açacak ve her şeyin bıraktığı gibi olduğunu görüp hüzünlenecek. İşte yeni bir parti gerekçesi. Ama bu kez yaşayan birilerini toplamalı. Onlardan biriyle en son ne zaman nerde karşılaştığını düşünmeye başladı.


Küçük Prens


Öğleden sonra hava yağışlı olacakmış, duydun mu beni? Sana söylüyorum telden ayak, ince boru iskelet, gömlek artığı kumaş… öğleden sonra yağmurlu olacakmış dedim. Bir çocuk sandalyesine söyleniyor bunlar, ama sandalye oralı olmuyor. Kimse muhatabı değil; belki bir gezgin bulut gelir ve kurulur döşeğine; ama o bile ne kadar tembel! Peki sonra neler oldu? Söylediğim gibi, öğleden sonra gökyüzü bir şakırdadı ki evlere şenlik; kaçan kurtuldu, kaçamayan yüzemedi boğuldu. Ya tel bacak? Paslandı diyeceğim ama aradan en az iki yıl geçmesi gerekecek. Ya küçük bulut? Eh, asabi bir yağmur postacısıymış işte. Boşaldı, rahatladı. Ya çocuk ? Ondan kim söz etti şimdi? Kimse söz etmedi, bu doğru. Tel bacaklar büküldü bu sırada; gömlek artığı yırtıldı; bir yıldız kaydı, bir usta unuttu, bir çırak şımarık oldu çıktı. İyi ki böyle oldu. Ben ne gördüysem unuttum sonra. Geceye çeyrek vardı ve içimden ağlamak geliyordu. Hissetmiş haspa! Durduğun kabahat demez mi! Boşal da rahatla en güzeli. Meğer bulut da benmişim, tel bacak da! Diyeceğim şu: Okumayı söktüm diyen aldanır şu dünyada; yazının ömrü bir yağmur duası kadardır.














06.08.2010
2194






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.