Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Benim Klasiklerim'den



Pastoral Senfoni


Siyah panteri gizlice eve getirdiğinde başına gelecekleri de az çok biliyordu elbette; hayır, tahmin ettiğiniz gibi, yani pantere yem olacağı bir finalden söz etmiyorum. Bu daha çok uğursuzluk ya da benzeri bir tanımlamayla açıklanabilecek bir konum. Evinde siyah panter besleyen biri tekin değildir aslında. Siyah bir pantere evinde yer açan kişi sıkıcı, ayrıca sevimsizdir büyük olasılıkla. Belki de böyle bir değerlendirme için henüz çok erken. Gecenin bir yarısında, onu tahta bir sandık içinde ve ayaklarının ucuna basarak yaşadığı kata çıkardığında ( o günlerde küçücük bir yavruydu yalnızca) sorun olma olasılığını da zayıf görüyordu işin başında. Gelin görün ki, ruhu bir panterin yırtıcılığından kat be kat uzaktı ve başkalarının gözünden kendisini yargılamaya ara vereceğe hiç benzemiyordu. Bir insanın, iyi ama benim hakkımda neler düşünüyorlar kim bilir sorusundan daha büyük bir azabı olamaz aslında; sonuçta evinizde yalnızca bir yavru panteri değil, hayvanat bahçesindeki tüm yırtıcıları besliyor da olsanız, kurtulamazsınız bu tür bir vicdan azabından. Kurduğunuz ilişkinin dürüstlüğüdür asıl olan; bir yırtıcı ya da bir insan, sonuçta çok büyük farklılık taşımayacaktır. Evinizi paylaştığınız genç bir panterle yaşlı bir büyükanne arasındaki seçim belki de hangisinin daha iç karartıcı olduğu konusunda karar vermekle ilgilidir. Son tahlilde bunun asıl belirleyicisi doğanın sivri dişlerinden ziyade duygu denizindeki durmak bilmez çalkantılar olmalı. Ayrıntıların bu öyküyle fazla ilişkisi yok aslında. Siyah leoparın (biraz büyüdüğüne onun panter değil bir leopar olduğunu fark edecekti) büyüdükçe daha bir talepkar olduğunu, yemek ya da kemik artıklarının eskisi gibi onu mutlu etmediğini kolaylıkla görebiliyordu. Doğal yaşam konusunda araştırmalar yapan uzak bir akrabası, böyle bir dostluğu besleyecek olan temel gıdanın taze et olduğunu söyleyecekti. Tavşan, tavuk ya da fare leopar için eşsiz gıdalar arasında sayılabilirdi. Uzak akraba bu merakı fazla kurcalamamıştı; onun da uzaktan akrabası olan bu kaçığın her zamanki gibi yine tuhaf öyküler, dahası senaryolar ürettiğini düşünmüştü. Ne var ki, eve taşıdığı ilk tavşanla geliştirdiği yakın dostluk planları alt üst edecekti. Yüzüne baktığı, dahası sevip okşadığı bu küçük canlıyı daha büyüğüne yiyecek olarak sunması olanaksızdı. Sonuçta bu başarısız girişim konuk sayısını ikiye çıkarmış olmaktan başka bir işe yaramadı. Bunu tavuklar, kirli gri ve beyaz irkiltici fareler izledi. Artık yaşadığı yerin






ev kimliğini çoktan terk ettiğine de tanıktı. Bu arada sesler ve kokular tuhaf adamın tuhaf evinde akıl almaz şeyler olduğunu komşulara sızdırıyordu. Evin basılma gerekçesinin yasadışı örgütlenme kuşkusuyla karşı konulmaz merak arasında gidip geldiği söylenebilir. Manzara ise ürkütücüydü: Parçalanmış yatak, devrilmiş gardırop, yağmaya uğramış buzdolabı ve içinde farelerin cirit attığı elektrikli fırın. Evin akla durgunluk veren görüntüsü yırtıcılarla ilgili yeni bir tanıma da gerekçe olacaktı. Adamı karakolda bekletecek bir nedenleri yoktu aslında, bundan ötürü doktor raporuyla hastaneye sevk etmeyi daha yerinde bir davranış olarak değerlendirdiler. Hiç değilse bu süre içerisinde yaşadığı kat temizlenir, merdivenlerle asansör girişi dezenfekte edilebilir ve apartmanı saran o menhus kokudan kurtulmak mümkün olabilirdi. Daha sonra adamın icabına elbette bakacaklardı. Sağlam kalmış bir iki eşyayı koltuğunun altına sıkıştırıp kapının önüne koyacakları o anın insanı heyecanlandıran düşüncesi tüm çevre sakinlerine ortak bir keyif veriyordu. Yırtıcılarla ilgili yeni bir tanım asla gecikmiş bir tanım değildir! Tuhaf olduğunda fikir birliğine varılan adamın doktora söyledikleri aynısıyla şu: Hayır, söylediğiniz doğru değil. Yalnızlık yaşamıyorum! Belki de fazla kalabalığım ve kentin ortasında küçük bir cangıla dönüşen evimde, düşündüğünüzün aksine müthiş bir huzur yakaladım. İnandırıcı gelmeyecekti elbette. Hazırlanan raporun yol göstericiliğinde bir süre için dinlenmeye aldılar tuhaf adamı. Beyaz odada uzun süre gözlerini kapalı tuttu. Gözlerini açtığında ise sanki daha önceden randevulaşmışlar gibi o beyaz o küçük fareyle göz göze geldi. Bu kez beyaz bir fareden başlayan ve simsiyah bir leoparla tamamlanacak olan yeni bir serüvenin hemen öncesindeydi. Yırtıcı olmakla ilgili yepyeni bir tanım bulmuştu sonunda. Yerinden doğruldu, iri gövdesini pencereye doğru yönlendirdi. Kuyruksokumundaki dayanılmaz sancıyı da o sırada fark etti.




Çağımızın Bir Kahramanı


Sabahları erkenden uyanır; listeden adam eksiltmek için dingin bir kafa gerekiyor . Sütlü kahve çocukluğundan kalma bir alışkanlık, evli olduğu sürece neredeyse hiç içmedi ama, ufak tefek karısı içine süt giren her şeyden nefret ettiğini söylemişti çünkü. Çocukları olmamasını bile buna bağlarken içini tuhaf bir duygu kaplıyor. Karısının ölümünden sonra eski alışkanlıklarını hayatının kalan süresiyle yeniden buluşturmaya karar vermesinin de bir açıklaması yok aslında. Geçmişle ilişkileri zayıf olan birinin böylesi bir davranışı bir ritüele dönüştürmesi yalnızca yaşananlardan acı çıkarmakla açıklanabilir. Anne ve babasını asla hatırlamak istemez örneğin, tepki duyduğu için değil. Yaşamayan, havayla teması olmayan bir olguyla bağı olsun istemiyor. Sütlü kahve yaşayan bir şey ama. Anı değil, doğrudan doğruya damakta bıraktığı tadı esas alarak iddia ediyor bunu. Sonuç olarak, geçmişte kalan eski bir alışkanlıkla açıklamak istemiyor. Belli belirsiz bir fotoğraf, bir düşünce uzun bir uykuya çomak sokuyor; evet, sütlü kahvenin yeniden bir alışkanlığa dönüşmesi bu kadar basit işte. Pencere kenarındaki küçük sandalyeye kuruluyor. Bambu sandalyenin bütün boğumları, bağlantı yerleri gürültüyle selamlıyor onu. Küçük defterin son sayfasını açıyor ve sabaha karşı aklına gelen adı yazıyor. Daha sonra pencere pervazının üstündeki porselen kabın içinden kırmızı bir kalem alıp az önce yazdığı adın üstünü kırmızıyla çiziyor! Hatırlamak ve unutmak arasındaki bu korkunç gelgitin kalan yaşama hiçbir katkısı yok aslında. Bir intikam duygusunun sefil bir davranışı değil bu yaptığı. Pürüzsüz bir çekip gitmenin ön hazırlığından başka bir şey de değil. Sütlü kahveyle yeniden buluşması ne kadar sıradan bir olaysa, eski tanıdıkları hatırlayarak unutmak da o kadar kolay ve kendiliğinden. Bir belleğin insan azaltması ağır bir yükten kurtulma duygusu mu veriyor peki? Bildiği bir şey, olabildiğince insansızlaşmak öncelikle. Elinden gelse kendi tarihini karalayacak kağıdın üstüne ve kırmızıyla geçecek ama bu kadarına cesaret edemiyor.Bir hafiflik duygusuyla doluyor birden. Belleğin gizli köşelerinde hala saklambaç oynayan üç beş adın bundan böyle kalan uykuları için tehdit olamayacağına karar veriyor. Bu tüketiş kutlanmalı, kutsanmalı! Soğuk bir şaka, sıcak bir çatışma ve ılık bir kan değil mi encamı? Yaşlı parmaklarını içindekinin hızla soğumakta olduğu bardağa doğru uzatıyor.





Duino Ağıtları


Şarkılar topluyorum diye fısıldadı genç adamın kulağına; iyi para veriyorum karşılığında. Pek çok şarkı var bende dedi genç adam. Başkalarının bilmediği,belki de hiç söylenmemiş şarkılara sahip olduğunu ifade etmeye çalıştı. Adam az önce terk ettiği gemiye dönüp bir kez daha baktı. Uzun bir deniz yolculuğu yapmıştı, çok yorgundu . Şu bir türlü kurtulamadığı baş dönmesi devam ediyordu. Önce uyuyacak bir yer bulmalıyım dedi üşüyen ellerine nefesini üflerken. Bende kalabilirsin dedi genç adam, bunun için ayrıca para da istemem. Yemek yapamazmış ama. Mutfağı da kullanmıyormuş zaten. Eski fırınla, hamur teknesiyle, böceklenmiş hububatla ilgili bir iki şey söyledi. Genç adam uzun konuşmaktan yanaydı; şarkıları da böyleyse işim zor diye düşündü adam. Gemi hemen oradaydı; sanki onun uzaklaşmasını bekliyordu. Gidelim dedi adam sonunda. Genç adam konuşmasının aniden kesilmesine bir anlam verememişti. Sessizce yürümeye başladılar. Eve girdiklerinde gözüne ilk kestirdiği döşeğin üstüne kıvrıldı adam, kesintisiz iki gün uyudu. Genç adam evde sessiz olmaya çalışıyor, bir yandan da adama vereceği şarkıların neler olabileceğini düşünüyordu. Uykudan uyandığında, genç adamın gözlerindeki telaşı kolaylıkla okuyacaktı. Şarkı derlemek insan tanımaktı biraz da. Size neşeli bir bahar şarkısı satmaya kalkandan şüphe etmelisiniz; gizli bir hüznün beslediği o yeşil şarkı, belki de hızlı bir çürümenin hemen öncesinden söz ediyordur. Ağıtlar sağlıksız, dahası esriktir. Bu yüzden destanların coşkusuna bırakın kendinizi. Sahtekarlık zavallılıkla at başı giderken göründüğü kadar güçlü olmadığını da itiraf etmektedir sanki. Adam pencereye yaklaştı; geminin çoktan ayrıldığını gördü limandan. Artık buradaydı ve kendisine sunulanla yetinecekti. Açım dedi gülerek. Belki de önce bir güzel karnımı doyurmalıyım. Gidebileceğim bir yer var mı? Burada yaşıyorum ama daha hiç bir yerde yemek yemedim ben, dedi genç adam. Evindeki mutfağı da kullanmıyordun. Acıktığımda kuru ekmek gevelerim ve bu bana yeter dedi genç adam. Ya dostun, diye merakla sordu adam. Ya kız arkadaşın? Artık seninle paylaşabilirim dedi genç adam; kimseye güvenilmez buralarda. Aşık olmadın mı yani diye sordu adam. Genç adam yanıtlamadı onu. Bakışları uzak bir yere kilitlenip kalmıştı. Sevdiklerini, yakınlarını özlüyorsun belki dedi adam; ne ki yine yanıt alamadı. Konuşma bu kadarla sınırlı kalmıştı işte. Oysa iki gün önce, eve doğru yürüdüklerinde genç adamın anlatacak ne çok malzemesi vardı. Anlattıklarını düşündü ve böceklenmiş hububattan başka hiçbir şey gelmedi aklına. Kapıyı usulca çekip çıkmadan önce genç adama da






seslenmişti aslında; istersen benimle gel, birlikte yemek yiyebiliriz. Seni burada, evimde bekleyeceğim demişti genç adam. Onun gelmeyeceğini tahmin etmişti ama umutsuz bir sesleniş değildi bu. Aşkı tatmamış, dostluklar yaşamamış ve içini yalnızca hınçla doldurmuş birinden alacağım şarkının ne hükmü olabilir diye düşündü yürürken. Bu yeni liman, yeni bir aldanış yeni bir yenilgi sunmuştu kendisine. Belki artık yeni bir şarkı da yoktur , kim bilir!. İlk rastladığı aş evine girdi, ; ellerini kirli bir bezle kurulayarak yanına gelen çocuğa seslendi:Aynısından! Aşevinin her şeyi olan çocuk bu yanıtı bekliyordu sanki. Ocağa doğru yöneldi. Islıkla çaldığı şarkı onlarca eski şarkıyı anımsatıyordu. Adam uzun bir yolculuğun hemen öncesinde olduğunu düşündü.
Gargantua


Sana daha önce de söylemiştim küçük, dedi sıkıntıyla. Sizinkileri tanıyorum, onlardan herhangi biri bu gece bizim mekana uğramadı, anladın mı beni küçük? Uysal bir hareketle başını salladı ama anlamamıştı. Geniş salondaki masalarda hızlıca göz gezdirdi. Şu oturanlar işte! Gürültüyle konuşup yerli yersiz gülüşenler… Hepsi de aileden biriydi bal gibi. Büyükbabası böyle söylememiş miydi kulağına. Tüm insanlar aslında kocaman bir ailedir. Yani benim binlerce dedem var, öyle mi? Bu kadar ayrıntıya girme demişti büyükbaba; benim söylediğim teknik bir şey. Ne bir şey? Ah, seninle sohbet etmek için ne kadar erken diye sızlanmıştı ihtiyar adam. Yuvarlak masalardaki yeni büyükbaba adaylarına bir kez daha baktı. Evet, onunki çoktan ölmüştü. Yalnız o mu? Babası, köpeği ve yolculukları da. Büyükbaba yolculukların da canlı olduğunu fısıldamıştı bir seferinde. Büyükbaba öbür tarafa giderken her seferinde yaptığını yapmamış, küçüğü bu kez yanı sıra götürmemişti. Sonuç olarak bu gece de gereksiz bir kontrol yapmış oldun küçük dedi şişman garson. Etli yüzünde boncuk boncuk ter birikmişti. Umarım elindeki çorba kasesine damlamıyordur diye düşünüp gülümsedi. Yuvarlak masalara bir daha baktı ama bu sefer masanın üstündekiler için. Al şaraplar, kızarmış tavuklar, birbirinden leziz görünen tepeleme meze dolu tabaklar, kemikten sıyrılmaya hazır etler, sıcak çorbalar ve soyulmuş meyveler. Bu dünyada hiçbir zaman damağımızla buluşamayacak olan nice yiyecekler vardı ve bütün bu güzellikleri kimin löpürdeteceği işin en başında belli oluyordu demek. Adaletsizlik biz doğmadan çoktan kuyruğa girmiş, öyle mi? Kan kırmızı karpuz dilimi daha küçücük bir çekirdekken şu gürültülü masaya yazılmış ama bunu nerden bilebilir! Babasının, o daha çekirdek bile değilken bir arabanın altında kalacağı da bir yere kaydedilmiş miydi acaba? Saçmalık bütün bunlar dedi sonunda. Ah bütün bunları daha en başında bilse dersleri asar, bağda bahçede dolaşırdı. Çağla bademler, ekşi sulu erikler, kıçından altın damlayan incirler sıkıcı fizik dersinden daha eğlenceli, daha yararlıydı. Lezzetli ve besleyiciydi bir de! Şişman garson omuzlarından tuttu küçüğü. Ne yazık ki seni dışarıya çıkarmam gerekiyor evlat, yoksa patronla papaz olurum! Küçük bir şey söylemedi. Enli cam kapıya yöneldi. Şişman garson kulağına eğildi onun; bu hareket boncuk terleri iki katına çıkarmaya yetmişti. İki saat kadar sonra uğra istersen dedi; sana küçük bir yiyecek torbası ayarlayabilirim. Küçük ona baktı. Gülümsedi. Evet, uğrayacaktı. Çok ama çok büyük bir adam, dahası bir dev olduğunda bu anı hep hatırlayacaktı. Masada oturanların hiç biri yabancı değildi, onları tanıyordu. Ya onlar? Elbette ya; bir veledin tıkındıkları yere sıklıkla gelip gideceğini pekala biliyorlardı. Hayır, oyunu bozmayın lütfen! Anlaştığımız gibi; sakın unutmayın. Onu asla tanımıyoruz!












27.06.2010
2417






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.