Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






GÜZEL FOÇA'NIN BÜYÜK USTA'YA SELAMIDIR!




Ahmet Önel


Kimi kentler kimi yazarlarla anılır; elbette tersini söylemek de mümkündür bunun. Pessoa deyince akla Lizbon’un geliyor olması, yazarının yaşadığı kenti yapıtıyla, dahası yaşamıyla özdeş kılmasıyla açıklanmalıdır. Dublin’in akla Joyce’u, Londra’nın ise Dickens’ı düşürmesi de bir rastlantı olmasa gerek. Yanıtının yapıtlarda aranması gerektiği konusunda , okurla sessiz bir anlaşmaya girmekten yanayım bu noktada. Ölümsüz yazar Dostoyevski’nin “Beyaz Geceler”i kaleme alarak edebiyata mı, yoksa Petersburg’a mı hizmet ettiğini söylemekse neredeyse olanaksız değil midir yoksa?

Bizim edebiyatımızda kent yazarlarıyla ilgili keskin bir döküm vermenin zorluğu, göçebe kültürün yerleşik değerlerle çatışmasıyla açıklanmalı biraz da. Yine de, kalemleriyle belli kentleri işaret etmekten kaçınmamış kimi yazarlarımızın kent ve yaşam kültürünün yanı sıra, edebiyatımıza da benzersiz katkı sağladıklarını söylemek hiç zor olmasa gerek. Bu konuda ilk akla gelen, dahası kısmeti hayli açık olan kentin İstanbul olduğunu fısıldayıverelim; yazarların listesini ise meraklısı çıkarıversin.

Ancak ben sözü Tarık Dursun K.’ya getireceğim. Bu ad ise sizi kolaylıkla İzmir’le buluşturacaktır mutlaka. Ne ki, bu yazıda İzmir’e de bir parça haksızlık etmekten yanayım; belki de sözü bir an önce İzmir’in şirin ilçesi Foça’ya getirmek için.

Yazar kimliği insanı yalnızca yazıda göçebe kılmaz aslında; kimi zaman eğlenceli bir kararsızlıktaki salınım sonunda hoş bir oyuna, dahası hikayeye yelken açacaktır. Tarık Dursun K.nın son yıllarda İzmir Foça arasında mekik dokuyor olması yazdırıyor bu satırları. Ellisinden sonra Foçalı olmanın güzel ayrıcalığıyla, dahası bunun bahşettiği gözlem gücüyle aktarıyorum bu gerçeği.

Aslında, Ege’nin serin sularındaki gel giti andıran bir harekettir Tarık Dursun K.nın İzmir Foça seferleri. Onun “imbatla dolan kalbinin” ,gizli bir şairanelik yüklenip böylesi bir serüvene hazır durduğunu görmek hiç zor değil belki de. Sonuçta Kadifekale’deki al bayrağın gönül tellerini okşayan coşkulu devinimi , yerini (halâ tamamlanmayı bekleyen) Foça’daki yel değirmenlerinin rüzgarına bırakıverir kimi zaman. Bu gidiş gelişlerde bilinçli bir tercihten çok, “hepsi hikaye” diyen usta bir öykücünün okuruna uzaktan, serin kanlı bir bakışı da gizlidir sanki.

Foça’nın parke taşlı sokaklarındaki gezintilerimizin, aynı zamanda eski kuşak hikayeciden yeni kuşak öykü! yazarına kıymetli öğretiler aktarmaya vesile olduğunu söylememe gerek var mı, bilmem. Şirin kasabamızın dur durak bilmez rüzgarı insanın iki bin yıllık yolculuğunun temel yakıtıdır aslında ve Tarık Dursun K. sanki bana şöyle söylemektedir:
“Anlık bir hezeyandır öykü ama bu dağınıklık, saygıda kusur edildiğinde diklenmekten geri durmaz. Bu küçük balıkçı kasabası, bu balıkçı motorları, uzaktaki Siren Kayalıkları, geçip giden martılar ve okul önlerindeki çocuk çığlıkları hep aynı şeyi fısıldar biz yazarlara. İnsana dikkat kesileceksin! Bu dikkat kesilmenin ne kenti, ne de kasabası olur!”

Yılların İzmirli’si Tarık Dursun K.yı Foça’yla buluşturan gerekçe de öykülere konu olacak hoşluktadır aslında. Sinemayla haşır neşirken dostluk yaptığı değerli çevirmen ve sinema adamı Rekin Teksoy’dan duyar Foça’yla ilgili ilk methiyeleri. Ancak Teksoy’un ettiği, Şehrazat’ın Şehriyar’a ettiğinden çok mu farklıdır? Onun hiç görmeden (ayağını karataşa değdirmeden) övgülere boğduğu Foça, yıllar sonrasında Sevgili Tarık Dursun K.’ya da ev sahipliği yapacaktır. Bir yazar için Foça’dan daha iyi bir yer, bir yöre düşünmek mümkün müdür peki? Aynı kulvarda yol almaya çalışan bir yazar olarak cevabım son beş yıldır hiç değişmedi zaten: elbette ki hayır!

Günbatımının gizli/açık ayine dönüştüğü bir yerdir Foça. Menendi Kafe’nin müdavimleri ellerinde kadehleriyle çoktan yerlerini almış ve yıllar yılı ama her gün bir başka biçimde gerçekleşecek mucizeye tanıklık etmek için sessizce sıraya girmişlerdir. Kimi şiirler öylesine pür, öylesine mükemmeldirler ki, yazılmalarına bile gerek yoktur diye okumuştum bir yerlerde. Bu fikri doğrulayan bir gücün, büyünün, tarifsiz güzelliğin ortağı olmak için, yazmanın da okumanın da ötesinde bir yerde durmak kaçınılmazdır sanki. Benzeri bir sınavı Foça’dan başka yerde vermek mümkün müdür peki? Dahası, böylesi bir ayine katılmanın ayrıcalığına güzelleme yapmaktan kim geri durabilir?

Tarık Dursun K. temkinli bir “ayincidir.” Akşam üstüleri kurulan çilingir sofraların aranan “esas oğlan”larındandır. Çevresine takılmaktan geri durmayan, keyifli sohbetleri hoş anekdotlarla bezeyen bu emsal bir masa komşusunu kim yanında yöresinde istemez ki! (Meraklısını, Shaw’dan eğlenceli bir alıntıyla sakinleştirelim! Bisiklet sürücüsü dünyanın en hayalperest insanıymış. Çünkü o, bisikletin kendisini götürdüğünü düşünürmüş!) Küçük masayı tamamlayan ince uzun bardaktaki rakı, yine onun tabiriyle “aydın işi” doldurulmuş, yani bol buz ve suyla servis edilmiştir! Şimdiki sohbette ne yazmanın sıkıntılarından söz edilir, ne de kitap piyasasındaki acımasız işleyişten. Yaşamın bir oyun, bir eğlence, bir şenlik olduğunu “her daim” hatırlatan anekdotlar birbiri ardına sıralanırken çevresindekiler de, edebiyatın aslında o denli ürkütücü bir nane olmadığını fark edeceklerdir.

Foça yalnızca gün batımını sonsuza taşıyan bir zaman, bir takvim değildir elbette. Bu parantezi cümle Foçalılar için açmış olalım. Balıkçısından, restoranda çalışan komisine kadar herkesi filozof kılan bir iklimdesiniz çünkü. Hal böyleyken, Küçükdeniz’de kurduracağınız bir çilingir sofrasının temel mezesi elbette parlak zekayla cilalanmış şakalar ve gürültülü kahkahalar olacaktır. Ege insanına özgü bir bilge kimlik her an ensenizdedir. Sevgili yazarımızın ayrıcalığı tüm bu olup bitene temkinli bakışının da ötesinde, serin kanlı bir duruşta gizlidir. Bilge durmanın vazgeçilmez koşulu, ironinin haz duygu ve olgunlukla buluşturulması değil midir?

Şu sıralarda, Yapı Kredi Yayınları yerinde bir jestle Tarık Dursun K.nın şarap tadındaki yıllanmış öykülerini oylumlu iki cilt halinde genç okurlara bağışladı. Bu yazıyı kaleme aldığımda, iki ciltten birincisi olan “Karanfilli Hikaye” meraklısıyla çoktan buluştu bile. Hemen yanı başımdaki derlemede Hasangiller’den Bahriyeli Çocuk’a değin uzanan o güzelim öyküler yer alıyor. Mezarlıkbaşı’ndaki Havra Sokağı’ndan,Deveçıkmaz Yokuşu’na; Eşrefpaşa’dan, Bostanlı’ya… ellili, altmışlı yılların İzmir’inde keyifli bir yolculuğa hazır mısınız?

“…Eski İzmir’de her evin kendi bahçesinde hala Egeli ağaçlar yok mudur? İncir gibi sözgelişi, nar gibi, turunç gibi. A, tabii, bi de asma. Mezarlıkbaşı’nın, Havra Sokağı’nın o eski meyhaneleri de yok artık. Bir zamanlarda yan yana sıraya dizili o meyhanelerin pencereleri ardına kadar açılır (bilin ki yaz gelmiştir) kızlar sürüsünün arkalarında bıraktıkları o baygınsı hava ansızın değişiverirdi…”

Bu hikayeler, tanıklık edilen hayatın bir dökümü, dahası küçük insanın bir tanımı adeta. Aşka, elde edememişliğe, yalnızlığa, avareliğe vurgun kurutulmuş çiçek tadındaki bu hikayeler insanın ötesinde, yitip gitmiş bir duyarlılığın da tasviri değil mi yoksa? Eski İzmir’in ilk elde göze değmeyen nice kovuğunda çarpan yüreklerin, çırpınan umutların sevgiyle yoğrulmuş anlatıları, insan sevgisine düzülmüş bir keyifli methiye olmanın ötesinde “ince, narince” bir edebiyatın da eşsiz örnekleri arasında elbette.

Sözü yakasından tutup yeniden Foça’ya getirelim. Ağlarını onaran balıkçıların usanmaz çabası, ekmek kavgasının da ötesinde , henüz kaleme alınmamış bir hikayeyi de ağırdan “dokuyor” sanki. Eski, sabır dolu bir çabanın günümüze aksi değil mi bu fotoğraf? Argonotların coşkulu yolculuğundan mülhem bir “ritüeli” daha geçenlerde Fransa’ya uğurladık büyük limandan. (mayıs/2009) Kibele’nin küreklerine asılan genç bileklerdeki ortak beklenti, dünyayı bir kez daha keşfetme çabasından başka ne olabilir! Bu benzersiz coğrafyada sonsuz bir ölümsüzlük soluyor insanoğlu. Geçmişten geleceğe katmanlı bir okuma gerçekleştiriyor. Havanın suyla, suyun rüzgarla, rüzgarın zeytin dallarıyla kurduğu bir akıl almaz uyum dizelerle, öykülerle harmanlanıyor. Tarık Dursun K.nın Foça’dan aldığı da bu belki. İnsanı izleme tutkusu ve kişiye yaşam sevincini her daim hatırlatan bir coğrafyaya ait olmanın güzel ayrıcalığı.

Bir yazarı bize ait kılan değerlerden biri de bir biçimde kendini ele veren bu ortaklıkla ilgili olmalı. Ne ki, siz bir okur olarak yalnızca sunulanla yetinmeyi seçerseniz eksik kalırsınız. Sanatın bir de ona tanıklık edende devam eden bir süreci var çünkü. Lezzet aldığınız bir dize sizi bir başka dizeye ulaştırmıyorsa görevini eksik yapmıştır. Hatmedilen bir hikaye, yazmasanız dahi size bambaşka bir hikayeyi dillendirmenize ön ayak olamıyorsa ortada bir terslik olduğundan söz edilebilir.

Foça’nın, (ille de yazmak şart mıdır?) yaşayan hikaye kahramanlarıyla dolup taşması bir hikaye yazarı için bulunmaz fırsat olmalı. Bu durumu da en iyi antenlerini her durumda dışarıda tutmayı beceren bir hikayeci değerlendirebilir elbette. Tarık Dursun K., henüz yazmadığı yeni bir hikaye kitabının içinde gezinmekten, belki de kendisini bile bir hikaye kahramanı olarak değerlendirmekten neden geri dursun öyleyse! Hikayenin şiirle saklambaç oynadığı bir coğrafyadan söz ediyoruz sonuç olarak; sözün burasında Tarık Dursun K.’nın aynı zamanda bir şiir sevdalısı olduğunu bildirmek de yerinde olacaktır. Ya onun en sevdiği, sıklıkla okuduğu şu dizeleri hatırlamamak mümkün mü?


Cebeci Köprüsü’nün korkulukları
Kara boyalı
Daha böyle köprülerden geçersin çok
Cahit Külebi”

Hüznün ironiyle kol kola dolaştığı bu dizelerde gün batımına yakın ufka bakmanın çağrışımları da saklı olmalı. Bu bakıştır ki, sanatçıda bir yerden sonra mekanı da zamanı da özdeş kılar. Ankara’daki Cebeci Köprüsü’nden, Foça’daki Beş Kapılar’a uzanan bir duygu sarmalında sesler de sözcükler de bambaşka bir yolculuğun peşindedir şimdi.

Sevilen, ilgi gören her yer gibi Foça da belli belirsiz büyüyüp serpiliyor sanki. Tersi ne yazık ki eşyanın tabiatına da, insana da uygun değil. Kötünün iyiyi hızla kovaladığı bir zaman dilimini paylaşıyoruz aslında. Küçük insan yerini çoktan köşeyi dönme telaşına kaptıran “yavuz insana” bıraktı bile. Aşk mektupları, telefonlara sıkışan sessiz harf kalabalığından başka bir şey ifade etmiyor günümüzde. Hüzün yerini duyarsızlığa, kabalığa terk etti. Dranas’ın, “Hoyrattır bu akşamüstleri daima” diye başlayan dizelerindeki kırılgan endişe, hırçın bir çığlıkla çoktan yer değiştirdi. Güzel insanlar güzel zamanlarda güzel atlara binip çekip gittiler.

Ancak, bu tespit kimsenin canını sıkmamalı. Yeni zamanlar yeni değerler yüklenmesini de biliyor. Edebiyatın, yazmanın aldığı yepyeni bir biçim var. Genç yazarlar yeni biçem denemeleri yaparken birbirleriyle yarışıyorlar; onların okurlarındaki telaş yine onlardan daha az olabilir mi?

Sevgili Tarık Dursun K. dudağında buruk bir gülümsemeyle izliyor bütün bu olup bitenleri. Foça’nın yel değirmenlerine günün birinde bir rüzgar takılacak ve ilk öğüteceği şey de, bu yeni zamanın yeni değerleri olacak belki de, kim bilir! Ya bunun hikayesi yazılabilir mi? Hepsi hikaye diyen bir ustayı, kalemin çıkaracağı bir başka düzlük var mı peki?

Argonotlar Siren’in önünden hala geçiyor bu arada; bilen bilir! Eski taş evlerin dili olsa anlatacağı hayatlar hala olacaktır. Gün batımında şarkımıza karışan şakaların, kocaman kahkahaların sakladığı gerçek hiç değişmeyecek bu yüzden: Zamanın da dili var! Dinlemesini bilene bu masalcıdan tonla hikaye çıkacaktır! Foça’nın vaat ettiği de bu değil mi? Başka hangi neden dön dolaş Foça’ya getirip bırakır ki bir hikaye yazarını?

Yasemin kokusu ara sokakları sararken sessiz bir yürüyüşle evlerimize dağılıyoruz. Vakit kıştır. Günler kısa, geceler uzundur bundan böyle. Ne ki, en uzunu kuracağımız düşler olsun. Düşün vatanı olmaz biliyorum ama Foça’nın “hoyrat akşam üstülerinden “ kurtulan kişiyi de gecenin içinde elbette huzurlu bir uyku, soluksuz bir hikaye karşılayacaktır.

“Kapıyı aşkla vurup örttü.
Resimdeki mavi karalığın mavisi yitti. Kuledeki kızı görmez olduk. Topluiğne başı kadarki yelkenli kayık bata çıka uzaklaştı. Gün ışığı başını alıp gitti. Sümbüller küçüldüler küçüldüler, saksılık oldular. Göbekleri kapandı. Yağmur dindi. Oturduğum yerden kalktım, kapıyı buldum; ayağımı bir güzel sürüdüm.”

Bir sonrasındaki yolculuksa, okurun gayretiyledir!








24.02.2010
2935






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.