Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






...Yeni Bir Çalışmadan "tadımlık!"


09.04.2009

KLASİKLER'DEN

Klasikler, okurun pek kolay uzanmadığı yapıtlardır; Italo Calvino’nun da söylediği gibi koca bir kaynak olarak kitaplıklarımızda yer alan bu dev yapıtlar her daim karşımıza çıkacak ve karşı karşıya geldiğimiz her sınamada okur vicdanımızı sıkıştıracaklardır. Onları, saygı duyulan ama uzakta durması yeğlenen aile büyüklerine benzetiyorum biraz da. Peki, şu yaşlı huysuzların ardından söylenecek bir iki sıcak cümlemiz hiç mi yoktur?
Bu kısa metinler, Calvino’nun “Klasikler Niçin Okunmalı” adlı çalışmasına yoğunlaşıp, bir de tanıtım yazısıyla şöleni taçlandırdığımdan bu yana hep gündemimdeydi. İtalyan yazar, söz konusu kitabın giriş metninde derdini eğlenceli bir biçimde özetlerken bir yerde şöyle söylüyor: “Senin klasiğin, kayıtsız kalamayacağın ve onunla bağlantılı olarak, hatta onunla karşıtlık içinde kendini tanımlamayı sağlayan bir yapıttır.” Yazının gücünden hareketle, okuru kendisine bakma, dahası görme biçemiyle buluşturan bir anahtar tarif! Bir ölçüde özgürlük alanı belirlemeye de olanak tanıyor sanki; şimdi sizi yakalayan büyük yapıtlardan kendi damıttıklarınızı bir başka kapta buluşturabilirsiniz! Öyle mi gerçekten? Aslında eksiklikler barındıran bir yaklaşım bu. Ancak, kaygıların ötesine geçmek, dahası yeni bir söze ulaşmak için bu pervasızlığı kuşanmaktan neden kaçınalım? Klasik yapıtların özdeki anlatılarından da feragat ederek, imgesel düzlemde okur belleğindeki tortusuna sığınmak yeni bir dil, yeni bir söylem için neden bir başlangıç olmasın!
Sonuç olarak dil/düşünce/imgelem üçgenindeki küçük oyunlar olarak tanımlıyorum bu metinleri. Bir yazının bir başka yeni yazıya kapı aralamasındaki kışkırtıcı yana sığınıyorum belki de. Sağlaması, şu anda henüz yazılmamış bambaşka bir yazıda gizli olmalı; bu da beklentim olsun!

Siz sevgili okurlardan dileğim ise benzer bir çaba. Ola ki, metinlere göz attıktan sonra görüşlerinizi bir iki satırla da olsa yazarsanız mutlu olurum. Zaman zaman aynaya bakmak gerekiyor çünkü!




Parma Manastırı

Ailenin tuhaf bir mirasıydı bu; son doğan bebeği ailenin en büyüğünden saklamak. Yaşlılığın, yaklaşan hüzünlü sonun yeni konuğa zarar verebileceğiyle ilgili, pek anlamı olduğu da söylenemeyecek bir düşünce işte. Onu anlat demişti yaşlı adam, uzak kubbelere, ürkütücü duvarlara dikkatle bakarken. Gözlerinin gövdesini en son terk edecek olan parçaları olduğunu daha önce de düşünmüştü. Karşısındaki genç adam tedirgin; dahası sabırsızdı. O dedi, tahmin edebileceğin gibi küçücük bir bebek şimdilik. Hepsi birbirine benzemez mi zaten? Yaşına girmeden yüzüne bir anlam yüklemeyeceği, bakışlarına bir kimlik giydirmeyeceği söylenebilir. Bilmiyorum dedi yaşlı adam, belki de onu görmek için daha da yenisini beklemem gerekecek. Onu da görmek istemeyecek misin? İstek her zaman olacak ama gözlerimdeki şu ışık daha ne zamana kadar parlar sanıyorsun? Korkulur senden, dedi genç adam. Uzaktaki bebeği düşündü ve içi titredi. Yaşlılara asla güvenmiyordu. İleride o da aksi bir ihtiyar olacak belki ama kendisine konuk olacak biriyle asla böyle konuşmayacak. Toprağa karışacak olan bedenin yaşama hırsından daha ömürsüz olması bir şans belki de. Gitmek için izin istedi; ayağa kalkıp iki elini birden uzattı. Yaşlı adam yavaşça doğruldu yerinden, gözlerini kıstı ve bir süre izledi onu. Seni ilk gördüğüm günü de hatırlıyorum, dedi. Şanslıymışsın, çünkü o an benden çok daha eskimiş bedenler vardı ailede. Genç adam sıkılmıştı; başını sallamakla yetindi. Ahşap kapıyı açıp güneşle buluştuğunda az önceki huzursuz kimliği içeride bıraktığı için hoşnuttu. Bir ayin bu diye düşünmekle yetindi. Genç adam az ötede soluk alıp vermeyi daha öğrenmeden unutmuş o küçük, cansız bedene doğru hızlı adımlarla yürürken, yaşlı adamın yorgun bakışlarını da çoktan devraldığını asla bilemeyecekti.
****


Robenson Crusoe

Yazının ilk ve yalın halinde bir yalnız bırakılmışlık vardır. Son nokta ise tek başınalığın soğukkanlı bir kabulü olmalı. Gemi batar, iskeleler yanar; insanın yeni bir cümleyle buluştuğu o kayıp adadaki sessiz isyanına kim kulak verecektir peki? “Cuma’ya gidiyorum, ihtimal dönmeyeceğim!”
****


Ateş Yakmak

Yamaçtan sessizce kaydım diye anlatmaya başladı. Yırtıcıyla her an karşı karşıya gelebileceğimi düşünüyordum. Dikkatliydim bu yüzden. Bastığım kuru dallar onlarca, yüzlerce metre öteye mesaj gönderiyor olmalıydı. Peşinde olduğumu biliyordu, yemin ederim. Ele geçirdiğimde yok edeceğimi de. Yok ettiğinde ne kazanmış olacaktın peki diye sordu şömineye kütük yerleştirmekte olan arkadaşı. Gücümü sınıyordum elbette, diye yanıtladı onu. Şüphenin insanın içini kemiren bir yanı vardır ve bu tuhaf duygu insanı yalnızlığın kapısına getirip bırakır; sonuç olarak kendimi güvende hissetmemin bir yöntemi de yırtıcıyı yok etmekse neden kaçınayım ki bundan? Ateşin başındaki açıklamadaki zavallılığı hemen fark etti. Üşüyen parmaklarını alevlere doğru uzattı. Kendisini sessizce ama ısrarla izleyen adama başka hiçbir şey sormayacaktı. Konuşmaları şu yalnızlık ve özgürlük meselesine zarar verecekti düpedüz. Ya yırtıcı, diye fısıldadı salonun en ucundaki. Ah, o sessiz anlaşmaya dahil olmamıştı anlaşılan. Evet, bu kadarını olsun merak etmişti işte. İçimdeki müzikle birlikte o da hızla uzaklaştı benden diye yanıtladı duraksamadan. Şimdi daha çöl, daha ıssız ama daha güvendeyim. Uzaktan bir uğultu duyuldu. Ateşin çıtırtısı zamanın ağırlığını hızla eritiyordu.
***



Babalar ve Oğullar

Uçak kazasının üstünden dört yıl geçmişti. Aklı başında bir adam olarak tanırlar onu, yanıltmadı kimseyi. Acıyı olgunlukla kabullenmek, herhangi bir arıza çıkarmadan yaşamı sürdürebilmek… hayır, bunları düşünmek bile istemiyor. Sahip olduğun varlık sana sahip olabilendir aynı zamanda, demişti annesi. Torununun bir top aleve saklanıp çekip gitmesini soğukkanlılıkla karşılayabilen belki de yalnızca o. Sen bir evlat kaybettin, ama bir de ben yaşamak istemiyorum bunu demişti usulca. Dünyanın karşı konulmaz akışı, akıl ermez ritmi tuhaf yazgısını da yanı sıra sürüklüyor. Kimse büyük kayıpların hesaplaşmasını kaldıracak kadar güçlü değil. Sonrasında olanları ise - gerekliymiş gibi- herkes biliyor. Eski, hüzünlü bir oyunun bir kez daha sahnelenmesi umursanmıyor bile; hem acılar o eskisi gibi mi bakalım? Düşünce kavurucudur ama günün sıradanlığında mum kadar ömrü olmaz. Ölümler, boşluklar ve ağıtlar başka bir öykünün odağına sürüklenir. Bir baba olmanın tarifsiz zorluğu şimdi başlamaktadır. Bir uçak havalanır; bir ölüm kanatlanır; yaşam, peşi sıra hiçbir kuşun havalanmaya cesaret edemeyeceği bir uçmanın telaşındadır.
***


Büyülü Dağ

Dostlarını, eskiden yeniye hatırladığı kadarıyla bir sayfaya yazmaya girişti. Küçük bir oyun olarak başlattığı bu anın onu mutsuz edecek bir başlangıç olacağı ise hiç aklına gelmemişti. Ölümler mi, hayır! Üstüne çizik atacağı -gerçekten yitirdiği için- dostlarını zaten sıralamaya dahil etmek niyetinde değildi. Yine de elinde kalem, beyaz kağıdın karşısında donup kaldığına bakılacak olursa yolunda gitmeyen bir şey olmalıydı. Yolunda gitmeyen hayattı aslında diye not alıyor sonunda. Evet, bu küçük düşünce kırıntıları bir adlar listesinden daha kolay buluşuyor sözcüklerle. İlk cümlenin ardından yazdıkları da şunlar: belki de hiç olmadığı kadarıyla rahatım şu an. Yazamadığım onca ad, artık zorunluluk duymadığım yapaylıkları da söküp atıyor hayatımdan. Sırf sıralamada yer bulsun diye boyun eğmek zorunda kaldığım nice katlanılmazlıklar şu an riyakarlık diye adlandıracağım bir illetten de kurtarıyor beni. Söylenmesi kaçınılmaz sözcükler, iğreti hatır sormalar, numaracı endişeler ve halâ ne olduğunu bilmediğim özlem duygusu, asıl olanla, yani kendimle buluşmaktan her zaman uzaklaştırdı beni. Belki de kötü bir adamım gerçekten ama kim değil ki! Gerçek ile iyilik ikileminde yapılması gereken seçim için çok geç kaldığım bir tarih bu. Karşımdaki kağıdın beyaz kalma konusundaki ısrarı gerçeğin de onayı sanki. Evet, yalnızca adımla doldurulmuş bir sayfaya tahammül etmek çok zor ama bunun için nasıl da uygun bir zamandayım!
.......


Madam Bovary


O gece piyano çalınmadı. Mumları yakıp sessizce oturdular. Hepsinin beklentisi aynıydı; içlerinden biri silkinir ve yaşamını değiştiren bir anısını diğerleriyle paylaşır! Boşuna beklediler. Kimse geçmişten söz edebilecek kadar cesur değildi. Sabahın ilk ışıkları topraktan önce yüreklerini ısıttı. Kadın pencereye yaklaştı; ağır kol demirini kaldırdı. İçeriye dolan temiz hava sessiz gecenin ağırlığını bir anda aldı. Kadın, gecenin en suskunu, ne ki en gönlü gevezesiydi. Anlatacağı bir anısı yoktu belki ama anı olmasını dilediği özlemleri vardı; bunları dile getirmek isterdi. Kalabalık ürkütücüdür; her insan söylenenlerin bir başkası için olduğunu düşünür ve hasetle kulak verir anlatılanlara. Gitmek.,. diye başlayabilirdi kadın. Bir gölge gibi süzülmek akşam alacasında. Ayak bileğindeki burkulmanın yürek ağrısı kadar kalıcı olmadığını bilmek ve yalnızca senin duyabileceğin bir sesin peşi sıra gitmek. Gitmek, diye fısıldadı kadın, arkasını getirmedi. Sonunda içlerinden biri piyanonun başına geçti. Parmakları çok uzaklardaki bir devi derin uykusundan uyandırmak istercesine, tuşların üstünde hızla kayıyordu.
***


Amphitriyon

Belirsizlik uçurur. Konduğun yerde yeni bir belirsizliktir seni bekleyen. Hayata ait değil bu söylediklerin, dedi oda arkadaşı. Biliyorum, başka şeylerden de söz etmek istemezsin. Önümüzdeki ay ev kiran yüzde kırk artacak, gelen nottan öğrendim bunu. Oğlunun kurs parasını yetiştirmekte zorlandığını da biliyorum. Yine de belirsizlikten söz etmekten yanayım, diyor ısrarla. Muhatabın ben değilim diye patlıyor öteki. Şu vurdumduymazlığın içimi ürpertiyor. Az önce sıraladığım sorunların benzeri benim başımda da var ve senin gibi kaçamıyorum. Belirsizliğin kanatları seni istediğin ülkeye götürecek demekle yetiniyor. Ah, iyiden iyiye çileden çıkacak şimdi. Masanın üstündekileri kafasına fırlatacak ve kıyasıya sövecek. Küçük çekmecesinden yassı konyak şişesini çıkarıyor. Bir gelen olup olmadığını anlamak için kısa bir süre kapıya dikkat kesiliyor, ardından iri bir yudum alıyor. Gözlerini iyiden iyiye kısıp oda arkadaşına bakıyor bir süre. Sana diyor, çok öncelerde ve ihtimal bir kitapta rastladığıma yemin edebilirim. İki yudum sonra kitabın adını da söyleyeceksin eminim, diyor gülümseyerek. Pencereye doğrultuyor bakışlarını. Şu belirsizlikle ilgili söylediklerin insanı uçurabilir, diyor yavaşça. Yassı şişeyi bir kez daha dudaklarıyla buluşturuyor. Kuralsız bir uçuşun hemen sonrasında konduğu yerde onunla karşılaşacağını bildiği için yeni bir belirsizliğin kapısını asla aralamayacak. Senin gerçek biri olduğunu hiç sanmıyorum biliyor musun, işe ilk geldiğin gün fark etmiştim bunu. Gerçek beni fazlasıyla aşan bir çıplaklık. Giyindiğim her giysi beni biraz daha koruyor bu yüzden, biraz daha saklayarak yapıyor bunu. Boşalan yassı şişeyi özenle çekmeceye yerleştiriyor. Ama yine de senin gibi bir kaçığı tanıdığım için şanslıyım, diye sürdürüyor. İçini kemiren o adını koymadıkları canavara şükran duyuyor sanki. Evet şanslıyım, çünkü bu belirsizliğin bir gün benim sırtıma da kanatlar bahşedeceğini biliyorum. Ardından dosyalara, yazışmalara ve yaklaşan ayak seslerine yoğunlaşıyorlar. Birazdan kapı aralanacak ve hayat bütün ağırlığı, taşlığı, acımasızlığı, ve soğukluğuyla odayı ele geçirirken kulaklarına da fısıldayacak: Görünmelisin. Hiç unutma bunu!
***















8









09.04.2009
2557






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.