Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Bir "Öteki" Yazarını Arıyor



Mart Ayı içinde Kocaeli Üniversitesi ile OYÇED'in (Oyun Yazarları ve Çevirmenleri Derneği) düzenlediği "Oyun Yazarlarının Sorunları" seminerinde sunulan bildirinin tam metnidir:
...........................................................................................................................................


Sunacağım bildirinin içeriğinde, öznel bir seçimden de yola çıkarak, günümüzde bir oyun yazarının oluşturacağı oyun metninde ele aldığı tipolojilerdeki ben ve öteki kavramını hangi ölçütlerle değerlendireceği konusu irdelenmektedir.
Sanatın öznel tariflerinden biri de insan yaşamındaki karmaşayı belki de bilinçli bir seçim sonucu artırma suretiyle, giderek hepten yitireceğini düşündüğü ışıkla birdenbire karşılaşma hali ile ilgilidir. Kanımca yerinde ve etkileyici bir tanımlamadır bu. İnsanlığın öyküsü biraz da yaşamsal modeller üretmekle ilgili yöntem arayışlarını esas alır çünkü. Son tahlilde büyük savaşlar, geçici ateşkesler, hiçbir zaman son biçimini alamamış sınırlar ve içten içe kendini her koşulda hissettiren sınırsızlıklar bir yerde, o adı konamamış ve tarifi yapılamamış dinginliğe ulaşmayı da sürekli engellemiştir. Yorucu bir süreçtir bu; ne ki var olmak için zorunlu olduğunu kabullenmek de kaçınılmaz. Sonuç olarak, birey, doğası ve koşulları gereği umutsuz bir canlıdır. Düşünür, sorgular ve çevresini kuşatan, dolayısıyla son noktada kendi aidiyetini belirleyen her konuda sorular üretir. Sanat, estetik bir gerekçelendirmeyle yapar bu eylemi. Sorunları, içinden çıkılmaz durumları ve umutsuzluğu hoşluk duygusu uyandıracak bir kaygıyla buluşturma çabası da insana özgü bir durum mutlaka. Ne ki, trajedinin insanı ürperten ve onu gizli bir hazla buluşturan doğası bu adı konmamış tuhaf güzellikle selamlıyor bizleri. Aisiklos’un, Sophokles’in, Aristophanes’in adını anmakla yetinelim şimdilik.
Belki de bütün bu gerekçelerden ötürü empati kurma ve bir başkasının karşı karşıya kaldığı trajik durumları kendi doğasıyla buluşturma ayrıcalığı da insana özgü olmalı. Bir noktadan sonra, ikinciyle ilgili bir trajedi ya da karmaşa üretemediği anda insanın kendi benliğine dönmesi, yine kendi konumundan problematik bir durum yaratmaya çalışması kaçılmazdır. İnsanın homo ludens yani oyun oynayan bir varlık olmasıyla açıklıyoruz bu konumu. İşin içinde yine insanın kendini sağaltma çabası olduğu gerçeğini görmezden gelmiyoruz elbette. Acının yoğun paylaşıldığı belli trajik anlarda bile, insan kendi kendisini karşıdan izleme yetisi ve yabancılaşma ayrıcalığıyla donatılmış olduğunun bilincindedir. Bu durum, bir biçimde otokontrol halidir. İnsan kendisini izler, yönlendirir ve davranışlarını bulunduğu konum itibarıyla yeniden belirler. Kendisinin yazıp sahnelediği oyunun tek başına izleyicisi olmasından farklı bir durum değildir bu. Seçilmiş bu davranış modeli, giderek yaşamın doğal bir uzantısına dönüşür. Toplumsal kimlik, giydirilmiş kişilik özellikleri, bir biçimde kişiliğini oluşturma serüveni bu konum ve duruma hizmet eden bir süreçtir aslında.
Günümüzde üretilen (salt tiyatro oyun metinleri olarak ele almayalım bunu) yazınsal ürünlerin odağına yerleştirilen bireyin, yoğun bir biçimde kendini sorgulayan kimliklerle karşımıza çıkması, aslında bıktırıcı bir tekrar tehlikesinin yanı sıra , sosyolojik bir ısrarın da temellendirilmekte olduğunun habercisidir. İnsan , içine yerleştiği gövde adlı kaba sığmayan, sürekli arayan, kaçan, kovalayan, kısacası kendi kendini huzursuz eden bir organizmadır. Bu nedenle, eskilerde dahası şimdilerde bile yazılan pembe romanlardaki, ya da yakın zamana değin çekilen o mutlu sonla biten filmlerdeki aldatıcılığın, masalsı edanın gelgeç olduğunu iyi bilir. Yaşanan o anlık hoşluğun kendi yakın tarihinin masal çağıyla açıklanması gerektiğinin de elbette farkındadır. Kıyasıya yaşanan asıl hayat, sokağın ürkütücü gerçeği, değer yargılarındaki hızlı değişim, dahası dünyanın kaotik ortamı, ilişkilerdeki keskinlik, kendi kalıbıyla zaten sorunlar yaşayan bu huzursuz kiracıyı giderek daha da mutsuz etmektedir. İnsanın sonsuz mutsuzluğa mahkum bu konumu , ben ve öteki olarak tanımladığımız süreci daha bir beslemektedir. Ne ki, bu tuhaf durumun aynı zamanda sanatı var eden kaynaklardan biri olduğunu da biliyoruz. Neden, nasıl, nerden geldik, nereye gidiyoruz.. benzeri sorular, aslında bireyin kendini tarif etmesi, ve yaşadığı coğrafyada bir yer edinmesi için kaçınılmaz bir düşünsel sürecin göstergeleridir. Daha sonra da değineceğimiz bu süreç, benden ötekine durmaksızın devam eden bir yolculuğa da işaret eder. Sonuçlandığı noktada , yani bene dönüşen öteki yeni bir öteki icat edecek ve yeni bir yolculuk başlatacaktır.
Bütün bu öngörülerin ışığında öznel sorunu , yani açık ve net bir kimlikle kendinden beklenen türden davranışlar sergileyebilme yetisini kolay elde edemeyen bireyin çıkmazı, estetiğin büyük bahçesinde kendisi için hoş ve lezzetli meyveler vaat eder. Günümüz düşünürlerinden Baudrillard’a göre çağımızın en büyük sorunu anlam yitirme odağında düğümlenmektedir. Birey, günün değerleriyle ortaklık kuramadığı noktadan itibaren yaşadığı sorunsalı bir alışkanlığa, giderek bir yaşam modeline dönüştürmektedir. Yine Baudrillard’ın önermesine dönecek olursak; anlamlandırma eyleminin mantık ve akıldan hızla uzaklaşması insani olandan da uzaklaşmayı kaçınılmaz kılmaktadır. Sanatın sezgiye, dahası empatiye gereksinimi bu tespitten sonra hızla kaybolmaya mahkumdur. İnsan kendi umutsuz kimliğinin boş bir göstergesinden başka bir şey değil midir yoksa? Tiyatroda uyumsuzluk noktasının kapısını zorlayan o hepimizin yakından bildiği serüven , yoğun anlam arayışı ve sorgulama sonucunda yaşanan arada kalmışlığın bir devamıdır. Gelmeyen Godot’ların, Çağrılmadan Gelen’lerin, yanıltıcı Mutlu Günler’in odağında bu tuhaf, sözcüklere kolay gelmeyen , anlatılamasa da hissedilen bir korkunun, yalnızlığın temellendiği apaçık görülecektir.
Günümüz oyun yazarı ele alacağı, topluma aktaracağı “sorunsalı” belirleme konusunda elbette özgürdür; ne ki, sonuçta onun da bütün bu toplumsal eksilmelerden pay alan bir birey olduğunu akıldan çıkarmamak gerekir. Sanatın asal mantığında özde değişmeyen sorunlar , ya da sorular karşısında diri kalma becerisiyle donanmış güzellikler üretme çabası saklıdır. Hayatımızı kuşatan gerçeklerin soğuk ve lezzetsiz bir yemekten farklı olmadığını biliyoruz. Tatsız gerçeği yine benzeri lezzetsiz öğeler eşliğinde dayatmak sevimli bir seçim olmasa gerek. Bu nedenle, gerçeği birebir dillendirmek yerine ustalıkla söylenmiş yalanlara baş vurarak ironik bir yaklaşımla yine gerçeği tarif etmek ve ona kafa tutmaya çalışmak belki de tek akıllıca yöntem. Aristo’dan bu yana sorgulanan zorlu ve katlanılabilir hayat modelinde ele geçirilmesi gereken ilk kalenin ,insanın yine kendi benliği olduğu gerçeği hiçbir zaman değişmiyor.
Oyun metinlerine bu yaklaşımla göz attığımızda, beylik deyişle “insanı konu alan oyunlar” tanımlamasının , aslında içsel bir bakıştan ya da özün kıyasıya sorgulanmasından ibaret olduğu da görülecektir. Albee’den Pinter’a, Koltes’ten Memet Baydur’ a uzanan bir bayrak yarışında umutsuz insanın çığlığını duymaya devam ediyoruz. Bunun farkında olmak, belki de her şeye rağmen umudun da hala diri olduğunu bizlere hatırlatıyor.
Günümüzün bir başka düşünürü Derrida, düşüncenin tek başına bir anlam taşımadığını belirtir. Düşünce eylemle buluştuğunda hayata geçer ona göre. Bir yazarın eylemi ise yazmaktır. Oyun yazarının problematiği kendinden yola çıkma durumunda bile bireyin öznel trajedisini aktarma kaygısı taşımalıdır. Tartışmanın sese yüklenmiş sözcükler aracılığıyla can bulduğunu biliyoruz. Hayatı değiştirmek için başlatılması gereken eylemin de düşüncenin sese dönüşmesiyle gerçekleşeceğini söyleyebiliriz. Belagat, güzel söz, etkileyici duruş, sanatlı ifade, ezcümle estetize edilmiş söylem insan için her dönemde vazgeçilmez olacaktır. Benin ötekine anlamlı bir göz kırpmasıdır bu. Yalın gerçeğin tüm çıplaklığıyla ortaya konulmasından daha belirgin, daha etkileyici bir durum olduğunu söylemek de mümkün. Bir söz söyleme ve davranış sergileme sanatı olarak tiyatro, yine onu var eden insanoğlu için bir soluklanma durağı, dahası çıkış arama olanağı da taşıyan duru bir kaynaktır. Bu noktada yine Derrida’ya başvurmak istiyorum. Düşüncenin evriminden söz ederken –ki, bu kaçınılmazdır- metinlerin yer değiştirmesine ve bu devinimin anlamsal karşılığına işaret eder. Yeni düşünceler sistematiği yeni bir yaratı süreci olarak dikkate alınmalıdır. Mantık dizgesi sağlam, sonuna kadar tutarlı, kısacası olması gerektiği gibi düzenlenmiş metinlerin yaşamsal karşılığı, tıkanma noktasında kendisini mantık dışı ve akıl ötesine doğru itekliyorsa, aslında bu dizgenin de içeriksel bir tutarlılığı, diyalektik bir dönüşümü var demektir. Klasik ya da modern dönemin görevini tamamlamadan yerini neoklasiğe ya da postmoderne bırakmasından söz edemeyeceğimiz gibi. Oyun metinlerinde bir yan karakter olmanın ötesinde kendisine fazla şans tanınmadığını düşündüğüm “ötekinin” sesine tam da bu noktada kulak vermek gerekiyor kanımca. Bir yazar kimliğiyle, gerekçesi ne olursa olsun kendiliğinden geliştirdiğimiz otosansürün düşünce ve yaratı alanında alan daralttığı inancını taşıyorum.

Bu gerçeğin altını biraz daha belirgin çizmekten yanayım. Giderek daha az beğenen , izlediğinden tat almayan bireylere dönüştüğümüzü hatırlayalım. Tuhaf bir yalnızlık, snopluk ya da ukalalıkla açıklanabilecek bir durum değildir bu; Descartes gibi söyleyelim dilerseniz: beğenmiyorum, öyleyse varım! Günün belki de en başat erdemi, dahası değeri eleştirel olmak kanımca. Şöyle düşünmek de yanlış olmayacak; bireyi yalnızlaştıran süreç ya da sistem aynı zamanda onun tek başınalığına da izin vermiyor. Gün içinde karşı karşıya kaldığımız veri bombardımanını akla getirelim. Okumaya yetişemediğimiz yeni kitaplar, sayısız dergiler bizi bekliyor ve pek çoğunun hakkından gelemeyeceğimizle ilgili duygu ve telaş canımızı sıkıyor. Her gece onlarca yüzlerce perde açılıyor ve pek çoğu bizler için yalnızca -o da gözümüze çarparsa elbette- iki satırlık bir gazete haberi olmaktan öteye geçemiyor. Filmler, diziler, kültür sanat içerikli televizyon programları ise kapımızın önünde sıraya girmiş, bizden iltifat görecekleri anı bekliyorlar. Eskiye ait olan değerlerin yüceltilmesinde bu türden verilerin yetersizliğiyle, dahası azlığıyla ilgili bir açıklama gizli; günümüzde ise az olan belki de bir biçimde niteliksel ölçüdeki tüketiciyle ilgili. İyiyi, kalıcı ve estetik olanı ayırt edecek ölçütler de bu tuhaf karmaşa ve değer yitiminden payına düşeni alıyor çünkü. Sonuçta, üst ve yapay kültürün alıştırmasıyla bireyin estetik zemini hızla çalkalanıyor; popülerin sağanağında kendisiyle gerçekleştireceği asıl buluşmayı bir kez daha erteliyor. Günümüzün bireyini durmaksızın erteleyen birey olarak tanımlamak olası bu nedenle. Bu yolculuk ertelemeden unutmaya kolay geçiş yapacak ve birey son tahlilde hızlı bir yabancılaşma yaşayacaktır; ne ki bunu yadırgamayacaktır bile. Sonuç olarak yine bir söylemi genelleştirmem gerekirse, insanın “titizlikle seçen bir organizma” olması tanımına sığınacağım. Yaşamına dahil ettikleriyle ilgili olarak böylesine titizlik göstermesi kaçınılmaz olan bir sanat tüketicisinin , kendisiyle buluşacağı alanlara yoğunlaşma talebiyle ilgili olarak bu noktada en kolay katılım sağlayacağı alanın tiyatro olduğunu bir kez daha vurgulamak istiyorum.
Burada, oyun yazarının işini güçleştiren bir durumla karşı karşıya kaldığımızı görüyoruz. Bireysel sorunların ötesinde, açık toplum, dahası açık dünya olmanın kaçınılmazlığı hayatımızın tam ortasında yer alıyor. Oyun yazarının, kendini bu dış koşularda soyutlaması hem olanaklı değildir, hem de bu durum zaten doğru bir seçim olmayacaktır. Yazar, yer aldığı dünyada her an her yerde olup bitenleri bir biçimde günlük hayatına, dahası yaratısına dahil etmekten kaçınmamalı, üstelik bütün bu olağanüstülükleri sıradanlaştırabilmelidir de. Günümüz dünyasında farklı bir pencereden bakarak kurmaca bir dünya oluşturmak eskisinden daha da zor olmalı. Öteki’nin bir biçimde devreye girmesini istiyorsanız ona söz hakkı tanıyacağınız bir özgürlük alanı da bulabilmelisiniz. Öteki, bir köşede sürekli bekleyen bir tehdit belki de. Sıranın kendisine gelmeyeceğini bilse de ısrarla sahneye çıkma anını kollayan bir kötürüm! Peki bu hastalığı sağaltmak mümkün mü? Buna da Poe’nun Kuzgun’u yanıt versin isterseniz: hiçbir zaman! Yine de, yazmak, aktarmak, sergilemek kaçınılmaz. Camus’un Sisyphos Söylencesi’ndeki gibi bu umutsuz, geleceksiz çaba belki de insanoğlunu ayakta tutan tek güdü. Umutsuz bir çığlığınız varsa, hiçbir şeyim yok diyemezsiniz. Öteki’nin arayışı da bu çığlığın sürekli yinelenmesi belki de. Politik tiyatronun belli bir savı ve beklentisi var çünkü. Daha iyi, daha yaşanabilir bir dünya! Bir ütopya da olsa tarifi çıkarılmış bir model. Ancak, koşulların sağlandığı noktada, yani mükemmel toplumun oluştuğu anda, bireyin içe dönüşü ve kendisiyle ilgili sorunsalı bir kez daha ve o eski kazanda kaynatmaya başlaması elbette sürpriz bir gelişme olmayacaktır. Aşkın, varoluşun, yalnızlığın, çaresizliğin kısaca insanın olduğu her yerde, onun özüne yuvalanmış sessiz canavar da sürekli beslenmek isteyecektir. Eğitim bireyi bir noktaya kadar evcilleştirir çünkü. Nietzsche, insanın evcilleşmesi derine ulaşmaz derken bunu söylüyordu şüphesiz. Derine ulaşılan noktada yeniden yozlaşma ve yabancılaşma yaşanacağı kaçınılmazdır.
Beckett’in sözsüz oyunlarında, büyük duraklamalarında aktarmaya çalıştığı belki de bu türden bir hiçlik düşüncesiyle açıklanabilir. Öteki, sonsuza kadar susmayı seçen bir sahne figürüdür ve bu nedenle onu yazmak da yönetmek de hiç kolay değildir. Dahası, benle yer değiştirme kavgasından asla vazgeçemeyen öteki partiyi kazanıp benleşeceği noktada , daha önce de belirttiğim gibi, karşısında yeni bir öteki bulacaktır.
Trajediden komediye kolaylıkla kayma tehlikesi tiyatrolar için Demokles’in kılıcı gibidir, bileceksiniz. Aslında hayatın kendisi de bu vazgeçilmez ikiliyi birlikte sunuyor bizlere. Yazar, yaptığı seçim ve yazmayı düşündüğü metniyle ilgili olarak, altın oranla dengeyi korumaya çalışıyor. Denge, hayatın odağında değilse bile yapıtın özünde mutlaka yer almalı bu yüzden. Shakespeare’deki sözün gücü, yerini Çehov’un sessizliğindeki ürkütücülüğe bıraktığı an, o büyük gizemi bir kez daha keşfediyoruz. İnsan daha yüzyıllar boyunca kendisini öykülemeyi sürdürecektir. Bir yazınsal tür olduğunu ısrarla savunabileceğim tiyatro metinlerinin, bu nedenle bir edebiyat olarak da kutsanması gerektiğini düşünüyorum. Sonuç olarak, yazdığımız oyun metinlerinin , güncel söylemle kapsama alanı çok geniş bu yüzden. Yazarla birlikte sahneye koyucun da omuzlarındaki yük artıyor. Dünyaya, insana, hayatın daha da artacak karmaşasına yeni anlamlar yükledikçe bu ortak yükümüz giderek ağırlaşacak. Anlamla anlamsızlığın oyun kurduğu tahterevallinin tadını çıkaran tek kişi de öteki bu yüzden. Anlatılmaktan yana, ama dile getirilemeyeceğinin de farkında; sahneye çıkmaktan yana ama kendisine diyalog yazılmadığını iyi biliyor. Ötekinin yazarını aradığı bir dünyanın daha güzel, daha açıklanabilir olduğunu düşünüyorum. Bu umutsuz, bu Sisiphos benzeri çaba biz yazarları kışkırttıkça sahneler daha çekici, daha aydınlık olacaktır. Çünkü sanat , içinde sonsuz bir ışık gizliyor.
Teşekkür ederim.









13.03.2009
4229






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.