Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Bir Usta İlk Cümlesini Arıyor!


13.03.2009

Bir yazar bin bir türlü anlatılabilir. Öncelikle bir yazar olarak anlatılabilir; bir ağabey, bir komşu, bir dost, sırdaş, sohbet erbabı, masa ya da yol arkadaşı… hepsi yazıya gelir türden işler elbette. Yazarımız öncelikle hikaye yazarı olarak biliniyorsa insana nasıl baktığına, kalemini onunla nasıl özdeş kıldığına, sözcüklerle duyguyu nasıl buluşturduğuna dikkat kesilirsiniz. Bir yazarı yazar olmanın da ötesinde anlatmanın ön koşulu bir biçimde yaşamına tanıklık etmekten geçecektir. Evet, şimdi roller değişmiştir; onun asal işini üstlenmiş, dahası onun yöntemine baş vurarak bir insana bakmanın “taklidini almışsınızdır”. Sonuçta, zor bir iştir! İster istemez yazınıza onun merceğinden bakacak, sözcüklerinizi onun süzgecinden geçireceksinizdir! Şimdi karşınızda yaman bir okur vardır ne de olsa. Bu yazıyı kaleme alırken farklı bir duyguyla mı yüklüyüm peki?
Tarık Dursun K.’yı beş yıldan bu yana, yani Foça’ya göç ettiğim günden bu yana tanıyorum. Öncesinde tanımıyor muydum? Yanıtı belli bir soru bu; elbette tanıyordum. Steinbeck’i, Hemingway’ı, Saroyan’ı tanıdığım türden bir tanışıklıktı bu. Bir yazı sevdalısı olarak adını andığım ve yanlarına daha pek çok adı rahatlıkla yerleştirebileceğim uzun bir listenin ortak paydasında yazının gücü saklıydı mutlaka. Beni kendi dünyalarına yaklaştıran, yazdıklarıyla aklımı çelip kutlu uğraşlarını bana da bulaştıran bu ustalar , kitap üstünde bir ad olmanın ötesinde zorlu bir görevi de üstlenmişlerdi benim için. Şöyle söylüyorlardı ezcümle: Yazmayı seçtiysen sonuçlarına da katlanmalısın genç adam! Usanmamalı, denemeli ve öncelikle iyi bir okur olmalısın. Kolay beğenmek ömürsüz bir yazara ulaşmanın en kestirme yoludur, önce kendine ve yazdıklarına kıyabilmelisin bu yüzden! Yazının dil işçiliği olduğunu asla akıldan çıkarmamalı, kalemlerini bir tiryakinin sigarayı ardı ardına tüketmesi gibi tüketmelisin! (Kimi yazarımın yapıtlarını filme çekilmiş olarak gördüğümde bu temel öğretiyle bir kez daha karşı karşıya gelecektim; ama bir film bir kitaptan bağımız bir yapıttı. Bu yazıda sırası geldiğinde, aynı zamanda bir sinema adamı olan yazarımızdaki bu hoş ikilemden de söz etmek istiyorum)
İzmir bir romansa Foça hoş, sevimli bir hikayedir! Ege’nin esintisini yüzümüzden eksik etmeyen bu şirin kasabası, kanımca bir İzmir yazarı olan Tarık Dursun K.ya da soluklanma şansı veriyor. Yazarlık insana soluk aldırırmış gibi! Sevgili Tarık Ağabey’in Foça’daki konukluğu soluk almanın yanı sıra biraz da avcılık yapmakla ilgili kanımca. Yörenin zengin dokusu insan konusunda da hayli eli açık davranmış. Küçükdeniz kıyısındaki bir yürüyüşten heybeye yeni bir hikaye atmadan dönmek mümkün mü sanıyorsunuz? Giderek bir reflekse dönüşen bu yazar bakışı ,Tarık Dursun K. için fazlasıyla içselleşmiş olmalı; ne ki, “Hepsi Hikaye” deyip ayrıcalıkla gönül verdiği hikaye türüne ihanet sınırında gezinen! yazarımızın söz konusu şu ihaneti yalnızca yazma konusunda uyguladığı düşüncesindeyim. Göz görür, yürek çarpar ve bir hikaye yazarı her daim yepyeni bir hikayeyle karşılaşır. Şakayla karışık dile getirmek gerekirse, Tarık Ağabey’in yeni hikayelerini aktarma konusunda en başa döndüğünü ve sözlü gelenekle randevu tazelediğini fısıldayıverelim! Denemesi bir Foça yolculuğuna bakar.
Bir okur yazar ilişkisi çerçevesinde gelişen dostluğumuzun hikayeyi merkeze koymasında şaşırtıcı bir yan olmasa gerek; pek çok Tarık Dursun K. okuyucusunun onu has bir yazar olarak benimsemesi kadar doğal bir durum bu. Rızabey Aile Evi’nden Hasangiller’e uzanan ilk Tarık Dursun K. okumalarında beni öncelikle yakalayan öğe, kusursuz bir Türkçe kullanımı ve dilin mutlak egemenliği ile ilgilidir. Şiirin düzyazıyla harmanlanmış bu gizli/açık birlikteliğindeki sırrı çok daha sonralarda, onunla dostluğu ilerlettikten sonra fark edecektim. Tarık Dursun K. gerçek bir şiir düşkünüydü öncelikle. Yazın dergilerini eline aldığında, pek çok şiir severin yaptığı gibi önce şiirlere göz gezdiriyor, dişe dokunur bir şiir (belki bir dize) yakaladığında ise bir kaşif gibi mutlu oluyordu. O da şiirler yazmıştı mutlaka; ancak kıvrak zekasını yazınsal seçiminde de göstermiş ve yerinde bir kararla yapıtlarını düzyazıyla şiirin güzel birlikteliğinde buluşturmuştu.
Ege’yle ilk sıcak temasımı gerçekleştirdiğim yıllar. Ankara’dan Bodrum’a doğru yol alan bir otobüsteyim. Elimde, gece boyunca soluksuz okuyacağım bir hikaye kitabı var. Bahriyeli Çocuk, belki de beni Ege’nın serin rüzgarına, ılık sularına hazırlayan bir el kitabıydı, kim bilir! Ankara’da yaşıyordum ama o kuru coğrafya bile kalbimin imbatla dolmasına engel olamamıştı! Evet, bir duygu ya da coşkunun anlatımında bizatihi dil işçiliğinden yararlanıldığını bana hatırlatan yine bu ve benzeri öykü kitaplarıydı şüphesiz. O günler, okuma merakının yanı sıra, tiyatroya da gönül verdiğim günlerdi. Bir gece, oyun sergilemekte olduğumuz tiyatronun kulisinde Kitaplar Dergisi’yle karşılaştım. Tarık Dursun K.nın hazırlayıp yayınladığı bu küçük ancak oylumlu derginin beni fazlasıyla heyecanlandırdığını bu gün bile çok iyi hatırlıyorum. Oyun müziğinden karikatüre, sanatın pek çok alanına ulaşmaya çalıştığım heves dolu günlerdi ve Kitaplar Dergisi’ne mutlaka benim de katkım olmalıydı! Sonuçta dergide kendime biçtiğim işçilik, kitap konulu karikatürler çizmekle sınırlı kaldı. Tokatlıyan Han’da nihayet bulan adrese Ankara’dan içinde onlarca vinyet dolu zarflar gönderen amatör bir çizerdim şimdi. Kitap tanıtım yazılarının arasına serpiştirilen o küçük karikatürler yayın dünyasına farklı bir kapıdan merhaba dediğimin de kanıtıdır. Yine o sıralarda gerçekleştirdiğim bir İstanbul gezisinde yolumu elbette İstiklal Caddesi’ndeki Kurul Kitabevi’ne de düşürecektim. Amacım yazarımı, dahası çizgilerimi dergisinde yayınlayan yayıncımı görmek, ötesinde bir punduna getirip onunla konuşmaktı. Ancak o gün kitabevindeki kara yağız, dahası asık yüzlü adama yaklaşmak ve merhaba demek cesaretini asla gösteremedim. Yıllar sonra Foça’daki evine konuk olduğum günlerden birinde rastlantıyla elime geçen Kitaplar dergisinden birinin sayfaları arasında bir çizgimi bulup Tarık Ağabey’e gösterecek ve “ biliyor musun bu çizgileri Ankara’dan gönderen bendim” diyecektim. O ise yalnızca gülümsemekle yetinecek ve “öyle mi” dedikten sonra, az önce anlatmakta olduğu konuya geri dönecekti. Yaşamındaki yüzlerce binlerce küçük ayrıntıdan biriydi bu ve tarafımdan da olgunlukla karşılanması için işin içine yaşanmışlık girmesi gerekiyordu. Tarık Ağabey, hikaye ve roman yazmaktan dergi çıkarmaya, Milliyet Yayınları başta olmak üzere editörlük yapmaktan kitap yayınlamaya, senaryo yazmaktan film yönetmeye değin uzanan geniş bir yelpazede at koşturmuş, bu nedenle olağan dışılıkları sıradanlaştırmış, olağanüstülükleri ise gülümseyerek karşılar olmuştu. Foça’da tanıdığım insan farklı biri olamazdı bu nedenle. Yer aldığı masalarda insanlarla sıcak bir ilişki kurup onu korumaya çalışan kişilik hemen dikkatimi çekmişti. Sohbetiyle , renkli anekdotlarıyla aranan ve sevilen bir insan olmanın formülünü çoktan bulmuştu o. Günümüzde keyifli bir sohbetin bile mumla arandığı bir gerçek değil mi yoksa? Kimsenin kimseyi dinlemediği, sözü kapanın yalnızca kendisini dillendirdiği, sen nasılsın ya da benzeri soruların çoktan tedavülden kalktığı bir dönemden söz ediyorum. Hatır bilmek, değer atfetmek, karşısındakini adam yerine koymak… eskiye has, dahası çelebi bir üslubun göstergesi yalnızca. Tarık Dursun K.nın usta bir yazar olarak nitelendirilmesindeki bir gerekçe de bu değerbilirlikle açıklanmalı . Bu ince duyarlık ve değerbilirlilik bir yazara güzel hikayeler yazdırdığı kadar, bir insana aranan, sevilen kişi olma ayrıcalığını da konduruyor çünkü!
Çağımız hızla unutan, yok eden acımasız bir çağ aslında. Tarık Ağabey bir büyük yazarlar kuşağının son temsilcilerinden biri kanımca. Orhan Kemallerin, Kemal Bilbaşarların, İlhan Tarusların, Muzaffer Buyrukçuların, Mehmet Seydaların…adları yeni kuşak okurlar için ne ölçüde bildik adlar, merak ederim! Nankörlüğün en son yakışacağı şey olmalı sanat. Ancak şu tuhaf ve anlamdan kopma telaşındaki hız çağında “durup ince şeyleri düşünmek” bile neredeyse olanaksız; bunun da ötesinde bu yeni durumu kabullenmek zorunda bile kalmıyor muyuz! Peki, önüne set çekemezsek bu rüzgar herkesi alıp götürmez mi günün birinde? Küçük insanın hikayesini koca bir yürek ve benzersiz bir dille karşımıza çıkaran bu ustalara sahip çıkmak, onları yeni okur adaylarıyla tanıştırmak gerekiyor oysa. Kültür ürünleri bir ulusun belki de en kutlu, en onursal mirası. Elimizden avucumuzdan kayıp giden dilin büyük kalemlerini, usta kuyumcularını yetişen kuşaklarla buluşturamamak eksikliğin de ötesinde bir şey mutlaka. Bu noktada “Bağışla Onları” demek duyarlı bir insanı asla rahatlatmayacaktır!
Tarık Dursun K. bütün bu olumsuzlukları görmezden gelecek kadar bilge. Okumazlarsa onlar kaybederler diyebilecek denli de çelebi. Yine kağıtlarla güreşiyor, yine üretiyor! Bu ülkenin dört mevsim ürün veren koca bir kültür bahçesi o! Bu nedenle “Hepsi Hikaye” deyip son noktayı koyduğunu söylediğinde biz yakınındaki dostlarını pek de ikna etmiş sayılmaz. Belki hikayeye mesafeli duruşunu koruyor ama kültürün başat damarlarına olan ilgisini hiç eksiltmiyor. Halk hikayeleri, masallar, ağıt ya da efsaneler, tekerlemeler her dönemde olduğu gibi şimdilerde de gündeminde. Derliyor, toparlıyor, yayınlayıp gençlere ulaştırmak için çaba gösteriyor. Hepsi bu kadar da değil elbette. Sözlü halk kültürüyle açılan o büyük yelpaze, çağdaş sinemaya değin uzanıyor! Altı ciltle tamamladığı Dünya Sinema Ansiklopedisi’ne kıyısından köşesinden bir biçimde burnunu sokan biri olarak aktarıyorum bu bilgiyi!
Sevimli tartışmalarımız da bu minval üzre değil mi zaten? Sıklıkla takıldığım bir konudur çünkü; Sevgili Tarık Ağabey, bütün bu yaptıkların aslında gençlerin işi diye söylenirim arada bir. Bırak onlar derlesin, araştırsın, yayınlasın! Senin bundan öte yazacakların başka şeyler olmalı. Sinema yazmak istiyorsan, ben bir okur olarak Tarık Dursun K.nın Yeşilçam anılarını okumayı dilerim örneğin. Hangi yönetmenleri sevmiş, hangi filmlere gönül indirmiş; hangi dilbere uzaktan sevdalanmış bunları kıraat edeyim isterim. Kimin umurunda diyen zeki bir gülümseme karşılar beni. Bilirim ki, nankör dünyadan asla sızlanmayacak, ilgilerini farklı alanlara yoğunlaştıran yeni dünyanın yeni insanına da anlayışla yaklaşmayı seçecektir.
Tarık Ağabey’le son zamanlardaki en keyifli takılmalarımız henüz yazılmamış kitap adlarıyla ilgili; öyle ya, en güzel kitap henüz yazılmamış kitaptır! İtiraf edeyim, tembel bir komşuyum ben. Aslında ne yapıp etmeli ve onun aslında yazmadığı ya da kendi deyişiyle “yazar gibi yaptığı” kitap adlarından bağımsız bir yazı çıkarmalıyım. Akıl kamaştıran, çağrışımlara açık bu eğlenceli oyunun son durağı şimdilik ve son haliyle “Ölüm…Aklımda!” adını taşıyor. Belki de gerçekten yazma isteğiyle yüklü bu kalem dolaştırmaları, az önce sözünü ettiğim türden bir anılar yumağı olmaya aday! Bir dönemde birlikte olunan, şimdilerde yalnızca güzel anılarda başrol şansı yakalayan o güzel insanların güzel atlara binip gitmişliğini onun kaleminden okumak az keyif midir? Ancak kalem inatçı, nedense ilerlemiyor! Çalışmalar nasıl gidiyor Sevgili Tarık Ağabey, diye sesleniyorum ona ve yanıt hiç değişmiyor: “İlk cümleyi arıyorum Karıl Marks! Onu bir bulayım, gerisi kendiliğinden gelir!” (Evet, her tanıdığına bir takma ad armağan etmede rakipsiz olan üstadın bana uygun gördüğü ad da bu!) Öyleyse devam Sevgili Tarık Ağabey, diyorum ben de. Şu malum cümlenin kendini kolay teslim etmeyeceğinden öylesine eminim ki! İlk cümleyi bulma oyunu, bir biçimde hayatla tutuşulmuş olan ladesin de gayrı resmi parolası belki de. Bu oyun sürdükçe sevgili Tarık Ağabey’in bilgisayarı her seferinde açık olacak. Bir beyaz sayfa, yazmasak da çizmesek de o kitap bizim kitabımızdır dercesine gülümseyecek cihazın aydınlık yüzünden. Romanların, hikayelerin, İzmir monografilerinin, anıların, dahası denemelerin Egeli yazarı, eski kuşağın ahlakı gereği bu sorumluluğu her zaman yanında gezdirecek. Çünkü bir yazar yazarak tazeler kendisini. Ne ki, sözcüklerle kolay kolay buluşmasa da bu güzel eylemin ardına gizlenmiş yaşam ve insan sevgisi, biz sabırlı okurlarına göz kırpmaya devam edecektir, bahse girerim!
Sahi Tarık Ağabey! Şu ilk cümleyi halâ bulamadın değil mi? Öyleyse ne güzel, ne güzel!
…………………………………………………..








13.03.2009
2437






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.