Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Yaşasın Cinayet!


07.1.2009


"Yeni yılı iyi dileklerle, güzel niyetlerle karşılamak adettendir; biz de bozmayalım bu kuralı. Her şeye rağmen dünyanın daha yaşanabilir bir gezegen olmasını dileyelim öncelikle. Savaşın çığlığı, bombanın ürkütücülüğü yaşam sevincinin yanı sıra sanatı, edebiyatı da gölgeliyor çünkü. Ancak bizlerin şu sözünü ettiklerimizden başka bir silahı yok. Yazdıklarımızda, ürettiklerimizde daha iyi bir dünyanın tarifi mutlaka ve ısrarla yer almalı bu yüzden.
Mizahla haşır neşirim şu sıralar! Belki de giderek unutuğumuz bir hasletin, gülümsemenin hatırlanması gerektiğini düşündüğüm içindir!. Aşağıda, sevdiğim bir mizah öyküsüne yer verdim bu nedenle: Yaşasın Cinayet'i ilgiyle okuyacağınızı düşünüyorum.
Çalışmalarımla ilgili son bir bilgi daha vereyim öyleyse: "Sonrası Mahşer" adlı dosyam e-kitap olarak yayınlandı. Göz atmak için altkitap.com adresine girmeniz yeterli. Bu sitede keyifle okuyabileceğiniz başka dosyalar da var elbette. Evet, hoşlukların sözlüklerden kolay kazınmayacağı bir yıl olsun! "



YAŞASIN CİNAYET


“Ayrıca şu dergi işi fazlasıyla sıktı beni.”, diyorum ağzımda sakız varmış gibi çenemi oynatarak.
“Saçmalama!”, diyor Feyyaz. “Yola birlikte çıktık, üstelik ilk sayıyı zor da olsa çıkardık.”
“Tamam işte, gariplik de orda zaten..”, diyorum hayali sakızla hayali bir balon şişirerek.
“Nereden biliyorsun, gibilerden bön bön bakıyor Feyyaz hiç konuşmadan. Bazen koyun gözleri çok şey anlatır ve sırf bu yüzden dergini sonuna onun bakışlarından izler taşıyan boş bir beyaz sayfa bırakırız.
“Bomba gibi bir öykü yazdım da ne oldu!”, diye homurdanıyorum. “Söyler misiniz, kimin beğenisinde patladı? Kimin estetik zemini çalkalandı… Kimin yüreğinde yediveren gülleri açtı? Kim her türlü hayvani duygularını bir yana bırakıp telefon açma ve kutlama yürekliliğini gösterdi? Ulan döktürmüşsün yine kabilinden yani…”
“Çok şey istiyorsun!”
“Çok şey veriyoruz ve bir halt alamıyoruz.” , diyorum. Bu dergi sohbeti beni gerçekten sıkıyor nedense. Kıyıda köşede ne var ne yok satıp savdık ve üç.üncü hamur kağıda yatırdık, yalan mı? Geçmişte kalan gecelerimizin kirli ve tozlu odacıklarına birer pencere açan şu Allahın cezası dergi –adı da ne hikmetse Çağrışım!- beklentilerimizin hiç birine yanıt vermediyse suçu kimde aramalı? Peki ya bir sonraki sayı için ısrar neden acaba? Feyyaz iyi niyetli bir arkadaş. Kocaman, kalın camlı gözlüğü var. Sabahlara kadar yazar hınzır. Fena şeyler de karalamaz hani; tabii benim yazdıklarımı ölçü alacak olursak! Yazdıklarımızı , mürekkebi kurumadan parlak kapaklı holding dergilerine götürdüğümüz, sonra da kıçımıza baka baka geri döndüğümüz günlerden söz etmeyeceğim şimdi. Ama intikamımız acı olacaktı elbette! Edebiyat bezirganlarına gününü gösterecektik mutlaka. Kahraman şair süper dergiye karşı!


Sakızı tükürüyorum. Bu işe ben de inandım. Edebiyat da böyle bir şey aslında. Çenende aslı meçhul bir ağırlığı yanı sıra gezdirip durusun! O dakikada birahaneden içeriye üçüncümüz giriyor. Ömer’in sıkıntılı bir hali var ve duyarlı birer sanatçı olarak durumu hemen fark ediyoruz. Ömer gri paltosunun suratını kapatan enli yakasını indiriyor, minik bir el selamı veriyor. Feyyaz atılıyor hemen.
“Öykünü getirdin mi birader?”
“Bırak şimdi öyküyü!”, diyor Ömer frekansı kaymış cızırtılı sesiyle.
“Siz ne biçim adamlarsınız be!”, diye patlıyor Feyyaz. Öyle ya, dergi içeriğiyle ilgili yapılmakta olan şu ayaküstü toplantıda kimse öyküden filan söz etmekten yana değil.
“Başım belada!”, diye homurdanıyor Ömer. “Zorlu bir cinayeti çözmem gerekiyor…”
Söylemeyi unuttum tabii. Ömer, birahaneden içeriye giriş tarzından da anlaşılabileceği gibi, resmi bir kuruluşta cinayet işleri takip görevlisi. Cinayet masası da deniyormuş ama yemin billah etti, odalarında masa filan yokmuş. Neyse, bizim Ömer resmi görevinden, yani kan ve baruttan arta kalan zamanlarda sıcacık, duygusal öyküler yazar. Ne gariptir şu yazı işleri! Feyyaz’ın sakin ve sıradanlığına gizlenmiş facialarla yüklü öykü dünyasına ne buyrulur örneğin?
Ömer, garsonun küçük masamıza bıraktığı koca bira bardağını uzun parmaklarıyla kavrıyor, “sağlığınıza” deyip irice bir ilk yudumu gövdesine indiriyor.
“Nasıl bir iş bu?”, diyorum yarı ilgili yarı ilgisiz. Daha doğrusu durum gereği böyle yapıyorum. Dergi dışı bir konu şu anda can simidi yerine geçecektir.
“Yaşlı bir kadını temizlemişler…”, diye anlatıyor Ömer. Bir yandan da bıyıklarında kalan köpüğü elinin tersiyle temizliyor.
“Yapma be!”, diyorum dehşetle. Feyyaz’ın şişe camları arkasına gizlenmiş olan gözleri büyüyor. Tamam, ilgi odağı Ömer şimdi. Öyleyse yaşasın cinayet!
“Seksen yaşlarında, saçlarını topuz yapan sısa bir kadın… Katil kadını enli bir bıçakla götürmüş… Baltayla döner bıçağı arası bir şey…”
“Gerekçesi ne olabilir ki?” diyorum soğukkanlı olmaya çalışarak.
“Yaşlı kadın tefecinin biriymiş.”, diye açıklama yapıyor Ömer. “Katil, kadının yastığın içine tepiştirdiği paraları alıp tüymüş…”
“Tefeci kadın…tepiştirilmiş paralar… döner bıçağı..”, diye mırıldanıyor Feyyaz. “Yahu ben bu cinayeti bir yerden hatırlayacağım ama…”
“Biraz Suç ve Ceza’dan.”, diyor Ömer.
“Tamam!”, diyor Feyyaz sırıtarak. “Dostoyevski! Müthiş bir heriftir!”
“Yaşıyor olsaydı yakasına yapışır, bir adet öykü söküp almadan da bırakmazdın…”

“En azından sizlerden daha çalışkandı muhterem!”
“Uzatma..”, diyorum. “Bak, herkesin işi gücü var. Ayrıca Dostoyevski kumarbazın biriydi!”
Ömer’in bizi dinlediği filan yok. Birasını ikinci yudumda tüketiyor. Belli ki, az sonra yeniden olay mahalline dönecek.
“Nefret ediyorum bu işten..”, diyor.
“Hiç ipucu yok mu”, diye soruyorum.
“Bir halt yok. Parmak izi yok. Paraların seri numarası yok…”
“Mutlaka bir şey olmalı!”, diyorum bilmiş bir edayla.
“Göreceğiz..”, diyor Ömer.
“Biliyor musunuz, sahiden de okumuyoruz anasını satayım…”, diyorum. Nereden çıktı şimdi bu kabilinden bana bakıyorlar. Aldırmıyorum tabii. “Kendi yazdıklarımızı bile, yani birbirimizi bile okumuyoruz…”, diye devam ediyorum. Feyyaz konunun yine aslına dönmesinden hoşnut. Topu alıp devam ediyor!
“İşte bu da edebi cinayet!”, diye gülümsüyor.
“Eğlenin bakalım hınzırlar!”, diyor Ömer. Ardından özür dileyen bir baş selamı verip kapıya yöneliyor.


Bir ay sonra. Akşamüstü. Aynı mekan. Kişiler de aynı. Feyyaz yine gözlüklü. Ben yine suratsızım. Ömer henüz aramıza dahil olmamış. Onun sohbete katılmasına yaklaşık üç beş satır var. Feyyaz sazı alıyor:
“Biliyor musun, “diyor . “Belki de siz haklısınız.”
“Eh! Bunu anlaman için kıyıda köşede ne var ne yok satıp dergiye yatırmamız gerekiyormuş anlaşılan…”
“Yüklenme!”, diyor Feyyaz. “Milletin sanatla, edebiyatla ilişkisi kalmamışsa ben ne yapabilirim!”
“Hiçbir şey yapamazsın ahbap!”, diyorum. “Belki de günümüze kadar yazılmış olanları okuyarak durumu idare etmeliyiz..”, diye sürdürüyorum.
O sırada içeriye meşhur hafiyemiz giriyor.
“Dergimizi gördüm.”, Ömer. “Sonunda basmışsınız. Bravo size!”
“Neye yarar?”, diyor Feyyaz. “Dağıtım bile yaptık. Dahası pek çok muhtereme elden teslim ettik.. Ancak tık yok!”
‘Tık yok’ tanımlamasını bir edebiyat dergisi yönetmenine yakıştıramıyorum tabii, yine de üstünde durmuyorum. Ayrıca durumu gayet güzel özetliyor.
“Kimse okumuyor azizim..”, diye yazıklanmasını sürdürüyor Feyyaz.
“Sizin cenahta neler olup bitiyor?”, diye soruyorum Ömer’e.
“Ne gibi yani?”, diyor Ömer. “Edebiyatla mı, yoksa cinayetle mi ilgili?”
“Fark etmez ama ikincisi olsun…”, diyorum. “Şu topuzlu tefeci cinayeti…”
“Bir arpa boyu bile yol almış değiliz” diyor hafiyemiz. “Elimizde döner bıçağından başka bir şey yok.”
“Sahi..”, diyorum, o an birden aklıma gelmiş gibi yaparak. “İlk sayımızdaki öykümü okumuş muydun?”
“Senin öyküyü mü?” diyor bocalayarak. “Hangi öyküydü, dur bakayım…”
“Zorlanma!, diyorum. “Okumamışsın belli ki!”
“Biliyorsun işte.. Şu malum vukuat filan…”
“Yo!”, diye araya giriyor Feyyaz. “Yalnızca dergi yayınlamakla olmaz. Yazdıklarımızı okuyup tartışarak meselenin edebi boyutunu da devreye sokmalıyız. Örneğin senin şu Hiç Yoktan Gevezelik adlı öykünün…”
“Hiç Üstüne Konuşma!”, diye düzeltiyorum.
“Adı öyleydi değil mi?”, diyor kısık sesle. “Ancak, benim Belki Buselik başlıklı öyküde anlattığım…”
“Kes tıraşı!”, diye bağırıyorum. Öyle ya, konu benim öykümdü bir kere. Bu keskin çıkışı ikisi de beklemiyordu doğrusu. Tatsız anların kaçınılmaz tanığı pişkin hafiye gergin havayı yumuşatmak için sigara paketini bizlere doğru uzatıyor. Bunun bir özür yerine geçtiğini hemen anlıyoruz. Çünkü “Benim gitmem gerekiyor..”, diye mırıldanıyor.
“Bir yere gidemezsin!”, dite bir kez daha parlıyorum. Sesim Los Angeles polis şefinin bol alkollü, dahası hırıltılı sesinden farksız olmalı şu an.
“Ama şu yaşlı kadın cinayetinde olası bir gelişmenin peşindeyim ve...”
“Ve?”, diye ısrarlı bir biçimde yüzüne bakıyorum.
“Belki karyola demirinde bulunmuş olan bir iki saç teli…”
“Saçma!”, diyorum. “Bu yalnızca katilin kel biri olmadığını kanıtlar, başka hiçbir şeyi değil…”

“Ne diye sıkıştırıyorsun beni?”, diye patlıyor sonunda. Sesine acınılası bir ton yüklediğini de ifade edeyim bu arada.
“Öykümü okuyabilirsin!”, diye bağırıyorum bir kez daha. Öyle ya, çoktandır bu soruyu bekliyordum.
“Anlamadım..”, diye kekeliyor Ömer. Şu anki boş bakışları Feyyaz’dan mülhem!
“Öyküde, kadını nasıl öldürdüğümü en ufak ayrıntısına kadar anlatıyorum..”, diyorum olabildiğince sakin olmaya çalışarak.
“Sen ne dedin?”, diyor Ömer, gözlerini koca koca açarak.
“Yatağın hemen yanındaki ahşap gövdeli dikiş makinesini hatırla..”, diyorum. . “Odaya ilk girdiğimde onu görmüş ve adeta büyülenmiştim. Ceketin içine sakladığım döner bıçağının soğukluğunu hissettiğim o anda içimi ısıtan tek şey pencereden aldığı güneş alacasını yüzüme yansıtan o ahşap gövdeydi…”
“….?”
“Öyküde bu ahşap gövdeyi bir “light motive” olarak kullandım bu yüzden. Tabii okusaydınız, elbette fark edecektiniz…”

Giderek büyüyen iki çift göz yutacakmış gibi bakıyor bana. Aldırmıyorum. Okumuyorlar azizim! Kanımca bu gerçek bir cinayet. Ceza kanunundaki maddeleri bir edebi metinle kıyaslayın ve nasıl zavallı kaldıklarını bizzat fark edin. Yine de bu durum, estetikten uzak kuru metnin işlevselliğini ortadan kaldırmıyor, ne yazık ki! Ayrıca hangi kanunda okumayanlara “yaptırım” uygulanacağı yazılı, söyler misiniz?
Evet, teselli edin beni. Onlara katılın. Zaten bu öyküye hiç başlamamıştınız. Yoksa tersi mi?










08.01.2009
2637






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.