Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Eskimenin Güncel Tarihi!





“ESKİMENİN” GÜNCEL TARİHİ (!)



Bilinen bir şeydir, insanoğlunun doğduğu andan başlayarak yaşlandığı söylenir. Bilimsel bir yanı da vardır bu tespitin. Havayla öpüşen, ışıkla buluşan her sey aşınmaya ve yıpranmaya mahkumdur. Bir çiçeğin açtığını görüyor ve çığlıklar atıyoruz , ne ki bu eylemin aslında başlangıcın değil de tükenişin miladı olduğunu akıl etsek belki bu kadar gürültü koparmayız.
Sözü “eskimeye” getireceğimiz aşikar! Eski sözcüğü ister istemez öncelikle eskicileri getiriyor insanın aklına. Çocukluğumuzda, mahalle aralarında o tuhaf seslenişleriyle gezinin eskiciler de “eskide” kaldı sanırım. Evlerde yıpranmış, kullanılmaz durumdaki giysiler bir kenara kaldırılır ve eskicilerin ilk elde anlaşılmayan o garip anonslarına (!) kulak kabartılırdı. Kullanılmaz duruma gelmiş buzdolabı, gardrop nevinden büyük eşyalar ise daha organize, en azından daha yerleşik eskicilerin ilgi alanına girerdi. Bu meslek sahipleri eve çağırılır ve gözden çıkarılan eşyaya biçeceği fiyat merakla beklenirdi. “Ölmüş bu konsol abla..”, ya da “bunu götürmek için aslında üste para almam gerek ağabey..” benzeri açış cümlelerinin ardından kıyasıya bir pazarlık başlardı. Kısa süre içinde eşya sahibinin çileden çıkacağını söylemek zor değil elbette. Psikolojik bir kapışmaydı bu. Eskici “işbilir” bir adamdı ve maldan anladığı kadar insandan da anlardı tabii. Kim nereye kadar dayanır, kim nerede pes eder.. iyi kötü bilirdi. Sonuçta dağ gibi konsol, incelikli bir işçilik ürünü o güzelim komodin, bu sinir harbinden mutlak bir yenilgiyle çıkan eşya sahibinin acıklı bakışları arasında “ölmüş eşek” fiyatına dışarıda bekleyen arabaya yüklenirdi.


Hayatın fazla değiştiğini söyleyecek değilim sözün burasında. Eskiciler yine var! Dükkanları olanları da, seyrek de rastlansa mahalle aralarında gezinenleri de mesleğin takipçileri. Eskiler oldukça eski satın alanlar olacak elbette. Eskimeyen bir şey var mı? Eşyanın, giysinin yanı sıra hayatlarımız da eskimiyor mu sanki! Ne ki, bu noktada bizi kurtaran bir şey var. Eski olan aynı zamanda “güngörmüş"tür! Geçmişe tanık olmuştur ve bilgedir. Antika olanla gerçekten değer yitirmiş olanın arasındaki ayrımı yapmak gerekmektedir kısacası. Bu ayrımda dikkate alınacak “kıstası” yine bizler belirleriz. Sonuç ise günün göstergeleriyle belirlenir. Kıymet ve paha işin içine girer kaçınılmaz olarak. Tartışmaya açmak istediğim konunun yol ayrımı burada karşımıza çıkıyor işte: “Eskime” hangi noktada başlar peki?

Evet, kitaplar da eskir mutlaka. Sahaflar birer eski kitap cumhuriyetleridir. O dükkanların kendine has kokuları bambaşka bir ülkeye adım attığınızı haberler size. Eski ciltlere dokunur, geçmişte yarım bıraktığınız bir yolculuğu kaldığı yerden sürdürürsünüz. Sararmış ve katlı sayfalar ötelerde kalmış bir öyküyü hınzırca hatırlatıverir. Dağılmaya yüz tutmuş bir kitap cildi, bu eğlencenin keyfiyle atılmış bir gizli kahkahanın sarsıntılarına dayanamamış gibidir sanki.
Takdir edersiniz ki, hayat vitesi dörde almış bir biçimde ilerliyor günümüzde. Önüne gelen her şeyi bir güzel deviriyor ve bu durumdan asla rahatsızlık duymuyor. Sonuç olarak “eskiye rağbet”, ya da “bit pazarı..” benzeri şakalar, yine bu kavramların cürmüyle sınırlı kalıyor. Yeni kuşakların eskiyle tanışmasına izin veren bir yaşam değil bu. Eskime belki de yalnızca bu düşüncenin iflasına hizmet ediyor! Eskimeyi de “eskitiyoruz” ezcümle. Sözü dönüp dolaştırmam ulaşacağım adresi değiştirmiyor sonunda. Kitapları da eskitiyoruz diyeceğim ama bir türlü söyleyemiyorum!

Günümüzde yayıncılık sektörü yüzümüzde güller açtıracak ölçüde “kıpırtılı” aslında. Kitabevlerine her gün üç beş yeni kitap geliyor en azından. Siz de, şayet iyi bir kitap takipçisi iseniz keyifle karıştırıyorsunuz bu “mürekkebi henüz kurumamışları”! Keyifli bir durum kısacası. İyi de, diyelim ki bir önceki dağıtım furyasında okurun beğenisine sunulmuş onca kitabın “akibeti” ne oluyor bu arada? Bir, bilemediniz iki hafta kadar “yeni çıkan kitaplar” raflarında sergilenen söz konusu kitaplar, demeye kalmadan “geri hizmete” alınıveriyor! Hani, adına bir kitap dergisinde rastladığınız ve ilginizi çekecek olduğunu düşündüğünüz bir kitap var ancak o günlerde bir kitapçıya uğramaya zaman bulamadınız diyelim, vay o kitabın talihsizliğine! Yine de bir parça şansı varsa adı ya da yazarı aklınızda kalmıştır ve bilinçli bir kitabevi çalışanının yardımıyla şu söz konusu kitap gizlendiği yerden çıkar ve gün ışığıyla yeniden kucaklaşır!

Değer ölçütünü yalnızca “çok satarlılıkla” belirleyen piyasa, kanımca bir kitabın ömrüyle ilgili olarak de belirleyici oluyor. Üstelik “nankör bir belirleyicilik” bu. Kitabı basıyor, dağıtıyor ve ölümüne uzaktan seyirci kalıyor çünkü! Bu kayıtsızlığın özünde “çaresiz kitabın” yeterince albeni barındırmaması yatıyor yalnızca. İyi de, piyasaya sunulan her kitabın büyük patlama yapması, satış listelerini altüst etmesi mümkün değil ki! Her sektörde olduğu gibi, kitap sektöründe de “üzerine oynanan” bir iki ürün var yalnızca. Lokomotif kitaplar bunlar ve tanıtımları için paralar “su gibi akıtılıyor”! Bu ağır topları dışarıda bıraktığımız zaman ise , basılan onlarca yüzlerce kitabın kendi sınavını kendi koşullarınca vermesi beklendiği gözlemleniyor. Kitabın “ateşle imtihanı” bu! Belki bir kitabın, belki ilerisi için gerçekten umut veren bir yazar adayının hayatla sınavı demek daha doğru olacak! Kitaplara konu olabilecek bu durumun akla uygun bir açıklaması yok sonuç olarak.

Hemcinslerinin (!) bir hayli gerisinde kalan bir kitap için kimselerin kara bağlayacağı filan da yok mutlaka. Meşhur oyun teorisi burada da karşılığını buluyor gördüğünüz gibi. Kısacası, her ay onlarca kitap “eskimeye” terkediliyor. Bunun sahaflık bir eskimeyle ilgisi de yok, takdir edeceğiniz gibi. Zamana yenilmişlik yok öncelikle. Yenilme “piyasanın” belirleyiciliğiyle ilgili. Bu dehşetli hız aleminde, örneğin bir Proust’un arada kaynamayacağını düşünmeyin sakın! Hem oyunbozanlığın ne alemi var ki! Yazınsal değerle uzak yakın bir ilgisi yok bu yazının. Arada kaynayıp giden bir roman ya da öykü gerçekten şanslıysa okyanusta bir tahtaya tutunabilir ve yaşam savaşını sürdürebilir. Ufukta ışığı belli belirsiz seçilen “eleştirmen” adlı bir sal, belki onun “bu alemde” bir tur daha dönüşüne destek çıkacaktır.
Eskiyen “eksiliyor” kısacası. Sokaktaki eskiciler zaten eski kitaplara “itibar” etmiyorlar. Kitabevlerinin hızla “yaşayan kitaplar müzesine” dönüştüğü bu kıyıcı süreçte, kimin neyi, ne amaçla yapmaya çalıştığı da pek anlaşılamıyor. Evet, piyasa çeşitle zenginleştiriliyor belki ama bunun konfeksiyoncu mantığındaki doğruyla çeliştiğini kimsecikler ayırd etmiyor. Niteliksiz yayınlar “eskime” sürecini hızlandırıyor. Ekonomideki kural burada da işliyor ve kötü kitap iyi kitabı “kovuyor”!
Bu noktada iş yine iyi ve “eskimeyen” okura düşüyor sanırım. Bir kuyumcu titizliğiyle ve kazıcı gayretiyle “iyinin” peşine düşmek okura kalıyor. Hiçbir zaman “eskimeyecek” olan okuma keyfi ve alışkanlığı için elbette!








19.11.2008
2936






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.