Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Günümüz Öyküsünde Yazınsal Yolculuğun Rotası

19.11.2008


Öncelikle bir okur gözüyle belirtmem gerekenlerden yola çıkmalıyım. Öykücü, bir olay aktaran,
kısa da olsa bir serüvene çağıran yazın eri olmanın ötesine geçmiştir bugün. Bir kimliği, bir iç dünyayı,bir alt okumayı hedeflemektedir yazdıklarıyla. Öykü yazarıyla öykünün neredeyse organik bir bağı vardır. Tedirginlik üzerine tezler üreten açılımlar sunar çoğu öyküler. Çıkış göstermez, umudu mumla aratır ve artık pek de yaşanası olmayan bir dünyadan tablolar barındırır. Elbette böyle bir genellemeyi günümüz öyküsü için “değişmez bir gösterge” olarak sunmak da doğru olmaz. Geçmişte, okuduğumuz pek çok öyküde yer alan bu karanlık, zaman zaman öykünün arka planına yerleşen bir “atmosfer” olarak kendini var ederdi. Ne ki öyküye hizmet eden, onun temel beklentileriyle sınırlı kalmayı beceren bir dilin , bir anlatının ustalığıydı bu.

Öykü yazarı, adı üstünde biraz da “öykünerek” oluşturuyor kendi yazın dünyasını. Yazdıklarını özgür bir alana taşımayı becerdiği noktada ise asıl kavgasını başlatıyor. Evet, o büyük soruyla yüzleşmenin zamanıdır: Ne anlatacaksınız? Dahası, neyi nasıl anlatacaksınız! Bu soru fazla iddialı belki de. Öykü dünyasının coğrafyasını az çok belirlemiş bir yazarın elbette bir çıkış noktası olmalı. Sonuçta, klasik deyimle yine “insan” anlatılıyor. Ancak, bu eski malzemeden yepyeni bir kumaş dokumayı da becermek gerekiyor. Ayrıca bütün yazarların asıl sorunu bu olsa gerek.

Kanımca her öykücü yazdıklarıyla farklı bir pencere açıyor. Önce kendisine, ardından okuruna. Farklı bir pencere aralamak; farklı bir bakışı,farklı bir tanımlamayı, giderek bambaşka bir tadı da beraberinde getiriyor çünkü. Bu noktada ise, iyi bir çerçeve ustası olmanın yanısıra _pencere yapımıyla ilgili !_ yetkin ve bambaşka bir bakışa da gereksinim var mutlaka.

Yola çıkışta gerçekleştirdiğiniz bu donanım, bir rota belirlemenize de olanak veriyor zaten. Şimdi siz varsınız, çatısı az çok kurulmuş öyküleriniz var... Estetik kaygılarınızdan süzülmüş bir “dil” yol gösterici. Bundan öte gereksindiğiniz şey “yol arkadaşları”, ya da öykü kahramanları! Yol arkadaşının bizzat yazarın kendisi olduğu yolculuklar ve bunun öyküleri hiç de azımsanacak sayıda değil. Bundan hareketle, çoğu öykü yazarının “yalnızlık öyküsü” anlatmasını da anlayışla karşılamak gerekiyor. Zaten yola çıkarken yanlarında kimseleri istemiyorlar. İkinci üçüncü kişilere ulaşabildiğimiz noktada ise öykü biraz daha sokağa taşıyor, anlatıyla buluşuyor ve okuru da yanı sıra gezdiriyor.

Öykü kahramanlarının seçilmiş kişiler olduğunu sanmıyorum bir de. Masa başında, öyküsüyle “randevulaşmış” bir yazarın hayattan çekip aldığı yeni bir kimlik yoktur çünkü. Evet, ne kadar çaba gösterirse göstersin, eninde sonunda “kendisine bulaşmış” bir insanın, bir kimliğin anlatısına soyunuyor. Öyküyü çekip götüren ise, biraz gözlemin, biraz düşlemin, ama en çok da aynaların yardımıyla kendini var ediyor. Bu çaba, hoş bir uğraşın yanı sıra eğlenceli bir oyunun da taklidi aslında: Bul yap oyununun!

Evet, öykü yazarı giderek yol alıyor şimdi. İyi bir “dil”, gelişkin bir uslup tutturdu belki de. Bir pencere aralayıp özgün bir bakış yakalamayı becerdi ve öykü kahramanlarını çoktan ortalığa salıverdi. Bu noktada gereken bir başka şey ise ustalıkla ilgili bir şey kanımca. Kurgu! Hayatın içinde yer alan her ne varsa kurgudan nasibini alıyor çünkü. Elbette öyküde daha da yetkin bir kullanımı zorunlu kılıyor. Anlatı tarzını, türünü belirlemiş öykü yazarının, aynı zamanda bir “kurgu ustası” olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü öykü dört başı mamur bir yazınsal tür. Her bir öykü, neredeyse kendi biçimini yanısıra taşıyor. Beş on sayfalık o kısa yolculukta deneyebileceğiniz en riskli seçim bile okurun hoşgörü sınırlarını zorlamaz. Yeter ki, iyi bir seçim olsun! İsabetle seçilmiş olsun! Bu nedenle, öyküde çoğu yazınsal arayışlar at oynatabiliyor. Fantastik kurgulamalar, zamanla oynamalar, sürprizler... her şey malzeme olabiliyor öyküye. Şanslı bir yazın türü kısacası. Yine de, böylesi bir bağımsızlığın kullanımına karşın okurdan talepler de var muhakkak. Sözünü ettiğim yolculuğa tam bir katılım sağlanamazsa okur, bu yolculuğu henüz yola çıkış aşamasındayken terk edebilir. Öykünün yüklendiği tezi duyumsayabilir ve yalnız bırakır yaratıcısını. Bu ise, işin bir başka zorluğu! Neyi anlatacağım kaygusunu bir yana bırakıp nasıl anlatacağım sorusuna henüz yanıt aramayan yazarın kabusu iş başında sözün kısası!

En başta söylediklerime geri dönmem gerekirse, şunu bir kez daha yinelememde yarar var sanırım. Öyküye günümüzde daha farklı, daha büyük görevler yüklüyoruz nedense. Kaleme sarılınca bir şeyleri değiştirme gayreti içinde buluyoruz kendimizi. Küçük dünyaları kabullensek bile, bunları büyük ölçeklerde ele alma alışkanlığından kurtulamıyoruz.. Çehov’un sıradan insanları kocaman trajediler yaşamazlar oysa. Bu biraz da günümüzün bir karakteristiği. Küçük gösteriler, dar ölçekli trajediler kesmiyor çağımız insanını. Çünkü bunlardan her yerde var. Herkes yaşıyor benzeri fırtınaları. Ancak sanatın gücünün biraz da buralarda gizli olduğunu unutuyoruz belki de. Sıradanlıklardaki olağanüstülükleri göremiyoruz. Görsek bile işaret etme, altını çizme gücümüz yeterince mesai yapamıyor!

Hayatımızdan, sokaktan, geçmişten ya da gelecekten.. artık her nereden öyküye taşıdıysak, şu sözünü ettiimiz öykü kahramanı bir yol arkadaşı değil, bir rakiptir artık. Yazar kendini kontrol etmezse bu güdümsüz gidişatın kurbanı olabilir, kimliğini terk edebilir ve o sevimli kır yolundan ayrılıp koca bir otobanın cehennemine yuvarlanabilir! Yani, yitip giden yalnızca öykü kişisi değil, öykü yazarının kendisi de belki. Sokağın vurdumduymazlığı, hayatın acımasızlığı yeteri kadar iş başı yapıyor kayboluş için! Öykü yazarı da, masaya bu “makus talihi” tersine çevirmek için oturdu belki ama sonuç hiç de beklenen gibi değil. Hayatın oyununun yanısıra, sanatın oyununu da iyi gözlemlemek gerekiyor demek ki. Anlatının sonsuz girdabında yazının büyüsünü değilse bile, bireyin öyküsünü “Tanrılara kurban” verebiliyoruz.

Öykü yazarı tam da “buldum” dediği anda yitirdiği kahraman için bambaşka bir öyküde ağıtlar yakabilir, ancak kayboluşun; anlatılanla paralel olarak ortaya çıkan o “yok oluşun” hazzını yalnızca kendisiyle paylaşacaktır. Öykü sürer, birey kaybolur ancak yeni öykü kimlikleriyle; daha doğru bir söylemle, yeni kayıp adaylarıyla hayat devam eder.

Son olarak şunu belirtmek mümkün. Yazınsal türler, aslında birer yolculuk vadediyor okurlara. Öyleyse yazarlar “sürücü belgelerini” her daim yanlarında bulundurmalı! Bir de otostopçulara kesin dikkat gerekiyor! İleride bir tarihte, bir öyküye sızma ihtimali oldukça kuvvetli olan yol kaçaklarının ayırdında olmakta yarar var. Çünkü kalemin ardındakilere, yani öykü yazarlarına benzemeleri büyük bir olasılık. Ben ve “öteki”nin bu bıçaksırtı ilişkisi ise bir başka yazı konusu elbette.

Tüm okurlara –ya da olası öykü kahramanlarına- “tehlikeli ama eğlenceli yolculuklar” dilemekten başka bir şey gelmiyor elimizden! Evet, tehlikeli ve eğlenceli. Tabii, yalnızca kitap sayfalarıyla sınırlı kalmak şartıyla!








19.11.2008
2503






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.