Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Yokülke'de Bir Don Kişot




14 Ekim....


Sevgili dostum,

Ne yazsan haklısın, uzun zamandır sesim soluğum çıkmadı çünkü. Ne ki, farklı bir yere yerleşmek, bambaşka bir yöreye alışmak, dahası yeni insanlarla uzlaşmak hiç kolay değil. Peşinen söyleyeyim, hiçbiri olmadı zaten. Ne yöreye alıştım, ne de insanlarla uzlaştım! ( Ayrıca tanışıp dil kurmak, anlaşmak gerekiyor bunun için) Tamam diye gülüyorsun şimdi; bu mektup doğru adresten, yani bizim delibozuktan geliyor, huysuzluğunun yanı sıra bütün fazlalığını da yüklenip götürmüş işte. Eh, haklısın, ne diyeyim! Ayrıca şu malum fazlalıkları yakınlarda bir yerlere istifleme şansım olsaydı belki böylesine uzak bir kıyı kasabasına göçme projesini de askıya alırdım.

Sonuçta ani karar ve hızlı hareket beni buralara attı tahmin ettiğin gibi. İlk bir iki gün bir pansiyonda kaldım ve bu süre boyunca şu köhne kasabada yaşayıp yaşayamayacağımın muhasebesini yaptım. Bu mektubu sonunda kiralayıp yerleştiğim küçük bir taş evden yazdığıma göre , iyi kötü bir karar verilmiş demektir; ne dersin! Sen yine de bana inanma, bu karar bu günün kararı çünkü. Bilirsin, yeni kararlar almak en sık yaptığımız şeydir. Bu çelişki şu tuhaf dünyayı daha bir yaşanabilir kılıyor desem bana katılır mısın peki? Fazlasıyla ilkeli davranan ve son kararını sürekli iç cebinde taşıyan adamlardan her zaman uzak durmuşumdur aslında. Sonuç olarak bu mezbeleyi kiralamış olmam kafamdaki soru işaretlerini topluca imha etmiş olduğum anlamına gelmiyor. Neyse ki eşyalarım iki bavul üç çantayla sınırlı. Baktın olmadı dönüp gelirsin diye mırıldandığını duyar gibiyim ama, hiç değilse uzun bir süre için avucunu yalarsın diye kükrediğimi de işit en iyisi. Hayatımın belki de şu son kavgasından yenik ayrılmak istemiyorum. Becereceğim dostum. Şöyle düşünürsen daha kolay olacak sanırım: Yıllardır beynimizin bir yerinde dinlendirdiğimiz ütopyayı öyle ya da böyle hayatla buluşturmak üzereyim. Hatırlasana, akşam sofralarında hep konumuz olmaz mıydı ? Azizim günün birinde kaçacağım bu kentten ve küçük bir balıkçı kasabasına yerleşip... Buna benzer zırvalıklar iki kadeh yakıtın ardından akın akın üstümüze gelirdi, bal gibi biliyorsun! En azından sonunda benim için olsun gerçekleşen bir yokülke burası. Meğer öyle bir ülke varmış diyeceğim ama sanırım bunu dile getirmekten de korkuyorum. Gecelerden bir gece, hani burada da kuracağım bir akşam masasında az öncekine benzer bir sohbet, yani kaçacağım buralardan diye başlayan bir sızlanma gerçekten can yakıcı olmaz mı? Öyle ya, kaçacak bir başka yer de yok işin kötüsü. Arsız arsız güldüğünü görür gibiyim, hayır sana koz vermeyeceğim; bu son yazdığım yalnızca bir latifeydi. Kaçmayı isteyeceğim bir başka ülke asla olmayacak! Buradayım! Kendi ülkemin sınırları içerisindeyim. Hayatın yeni, farklı bir dönemi diye düşünmekle yetin. Bu durumu daha bir kolaylaştırıyor çünkü. Yalnızca yazmaya, üretmeye ve düşünmeye adanmış bir bundan sonrası!

Seni eğlendiren şeyler yazdığımın farkındayım elbette; ne ki zamanın beni haklı çıkardığını göreceksin. Nedendir bilmem, hayata farklı kutuplardan bakıyor da olsak, sana sonuna kadar güveniyorum. Belki beni rahatlatan bir yanın olduğun için söylüyorum bunu.Güveniyorum evet ve bütün bu boşalmalarımı yine bir başka masada meze yapmayacağını iyi biliyorum. Neredeyse çocukluktan bu yana süregelen bir dostluğun, dahası kardeşliğin faziletiyle açıklanabilecek bir durum. Nasıl? Bu ağır cümleden sonra gülümsemeni bıçak gibi kestim değil mi! Eh, öyleyse bir bir berabere sayılırız. Şimdilik bu satırlar sağlıklıyım ve hayattayım iletisiyle sınırlı kalsın.

Kış kapıda. Sığındığım şu küçük eve en yakın zamanda bir soba ayarlamam gerekiyor. Sonra kitaplar için ahşap bir kitaplık filan da edinmeliyim. Bu düşünce şu an yazarken bile heyecanlandırdı beni. Bir yerden sonra hayata yeniden başlıyorsun ve için kıpır kıpır ediyor. Buranın bir balıkçı kasabası olduğunu biliyorsun. –Yanlış hatırlamıyorsam yıllar öncesinde şu başarısız belgesellerinden birinin çekimi için yöreye gelmiştin- Beynimi zorlarsam o günlerden birinde Ege taşrasında eser miktarda kalmış taşra ıssızlığını ballandırarak anlattığını bile hatırlayabilirim. Yalanlarsan da umurumda olmaz. Hoş bir bellek yanılgısı, yanılmamakta inat eden sevimsiz gerçeğe her zaman galebe çalmıştır. Kendimi dahil ettiğim bu yanılgı, doğru atı asla tahmin edemeyen bir kumarbaz için dahi şaşırtıcı olmaktan öylesine uzak ki! Keşke diyorum, buralarda aşık olsam ve belki de tertemiz kalabilmiş şu tek yanılgıda kendimi kaybedip gitsem! Ah, başkası için dileyemem bu yanılgıyı; dahası kendisini iyi tanıyan biri olarak karşı tarafı, onu bekleyen tehlikelerle ilgili olarak baştan uyarabilirim bile! Bu manasız dürüstlük de bizim iç cebimizde gezdirdiğimiz bir fazlalık olsun!

Ege’nin kendini dipten dibe duyumsatan şiiriyle henüz yüzleşmiş de değilim işin aslına bakarsan. Böylesi yerler uzaktan yüceltildiğiyle kalıyor sanki. Taşın büyüsü, rüzgarın şiiri, zeytinin kokusu ve üzümün şarapla tamamlanan yolculuğu her daim dağın ardındaki bir şarkı olarak kalmalı bence. Ancak bunları da inanarak yazdığımı sanma sakın; dönemsel bir sınavdan başka bir şey değil bu. Belli bir süre bir şeylere kahredecek ama sonunda bana sunulanın görkemiyle aydınlanacağım. Olamaz mı sence de? Şimdiden olmuşsun diye dalganı geç bakalım. Ayrıca geldiğimden beri damla içki içmedim. Şu sözünü ettiğim sert rüzgar beni yeterince sarhoş ediyor.

Büyük kente bir buçuk saatlik bir minibüs yolculuğuyla ulaşmam mümkün ama şimdiye dek gidip gelmek için bir nedenim olmadı . Kendimi sağlıklı hissettikçe de böyle bir gereksinim duyacağımı sanmıyorum. Ah, o da bir sınav ve böyle bir sınavla yüzleşmeye hiç hazır değilim, biliyor musun? Konunun buralara sarması ne kötü. Şanslıysak düşünmek istemediklerimizle yüzleşmeyiz de.

Taşrada yaşamak... diye başlayan uzun bir diskura girecek değilim, oralara da henüz gelmedim. Yine de , ihtimal seksen öncesinden çok farklı olmadığını söyleyeceğim bir gözlemimi hemen aktarayım istersen. İnsanlar kimin nesi olduğunu fazlasıyla merak ediyorlar. Bunun özündeki gerekçeye kuşkuculuk mu dersin, varoluşsal bir sorgulama mı... ne dersen de, yanıt bulabileceğini hiç sanmam. Benim şimdilik tespitim , işin özünde yalnızca sıradan bir merak güdüsünün olduğuyla ilgili. Evet yahu, adamlar (özellikle kadınlar) geride bıraktığın heyecansız öyküyü duymak istiyorlar, bu kadar basit! Yıllar yılı kendi küçük dünyalarını aşmak için mücadele eden; ne ki ya parasızlık ya da yetersiz eğitim gibi nedenlerle burnunu kasabasının dışına uzatamamış insanlar büyük kentten gelen birinin aralarına sızmasını, dahası onun bu yeni pozisyonunu fazlasıyla abartarak yaşamasını hiç mi hiç anlayamıyorlar! İkna olmadıkları bu hal ise onları daha da farklı bir gerekçe aramanın peşine düşürüyor ki, işte meraklarının temelinde yatan asıl mesele budur! Pek önemseyebileceğin bir çıkarsama değil ama birebir yaşadığım için söylüyorum. Onlarca defa muhatap olduğum bu türden soruları (beyim başka gidecek yer yok muydu da buralara geldin?) en azından soru sahiplerini ikna edecek bir senaryoyla karşılamam gerektiğini sonunda anladım. Kuracağın hikayenin öyle bir hassasiyeti olmalı ki, dinleyen eninde sonunda mıhlanıp kaldığı bu yerin aslında ona kaderin bir armağanı, Tanrı’nın bir lütfü olduğunu düşünsün. Sen onun gözünde farklı bir ademsin çünkü! Beynini peynir ekmekle yemediğine göre kendini cezalandırıyor olmalısın! İlk akla gelen ise senin öyle ya da böyle bir kaçak olduğunla ilgili oluyor mutlaka. Hayır, böyle bir tanımı kullanan olmadı şimdiye kadar ama benim öznel paranoyam onların gözünden kendimi görebilmemi sağlıyor. Aslında kolay köprü kurabileceğin türden, şöyle anlaşılabilir bir öykümüz de yok ne yazık ki! Evet sen bunu anlayabilirsin, ama ben örneğin sabahları ekmek ve gazete yüklendiğim büfenin sevimli ihtiyarına bu duyguyu aktaramam. “Kaos, geldiğim kör nokta ve yaşadığım ikilemin beni bu ıssız sahile getirip bırakması..” yollu bir açıklama belki yarın öbür gün açtırmayı düşündüğüm veresiye defterinin önünü daha bu günden kesecektir, yalan mı?

Reklam şirketlerinde dirsek çürüttüğümüz ama bir yandan da yaptığımız işe ana avrat düz gittiğimiz o günlerde, gizliden gizliye yazacağımız bir senaryonun da bütün bunlarla ilgisi olması gerekiyormuş. Belki kendini olduğun gibi sunmanın rahatlığı bir başka kazanç ama, bana sorarsan böyle bir kavram da yok. Ayrıca bunu beceren biri aslında senaryoyu yazmanın da ötesine geçip başarıyla oynamış demektir. Yöre insanına sanki kırk yıldır buralarda yaşıyormuş gibi davranabilmek düpedüz bir sahtekarlık. Bunu sen düşünemezsin o ayrı bir konu tabii ama hemen ekleyeyim, çok da önemli bir tespit değil bu. Yazdığım mektubun giderek öz eleştirel bir hal alması, üstüne üstlük yazarak düşünme aracına dönüşmesi açıkçası beni de rahatsız ediyor. Dostum, bu konuda hiç kıvırmayacağım korkma. Merakını içten bir biçimde yanıtlayacağım! Uyum sağladın mı sorusunun açık ve net yanıtını yukarıda vermiştim hatırlarsın; bir kez daha yineleyeyim: “Hayır!” Kısacası ben buraları için bir yabancıyım kardeşim. Hep böyle olmadı mı zaten? Kocaman bir taşra olan kentle hangi gün hangi noktada buluştum ki! Tek ayrımı şu , büyük kentte böyle bir sorunun gerçekten farkında olmuyorsun. Belki de koca kentin karnına kolayca gömülüp kaybolabildiğin içindir, ama şu küçük kasabada öyle mi ya? Süre alacak biliyorum. Daha iyi, daha inandırıcı bir senaryom olacak günün birinde. Ancak öncelikle ben inanmalıyım anlatacağım hikayeye. O zaman bir bakmışsın olamadığım kadar gerçek olmayı da becermişim!

Yaptığım seçimi hiç onaylamadığını, beni kıyasıya eleştirdiğini, hepsini hepsini biliyorum ama hiç birimiz çocuk değiliz artık. Eşek kadar adamlarız ve bu saatten sonra ne akıl hocası, ne de onun tarif edebileceği bir dünya umurumuzda! Kendi dünyamızı kuramadık , şimdi de debelenip duruyoruz. Gerçekleşmeyen devrimlere ağıt yakacak değilim merak etme, o işler çoktan geldi geçti. Peki ya bütün bunlardan elimizde kalanlar nelerdir dersin? Benim elimde insanlık onuru kaldı diyeceğim, sen de o insanlık onuruyla deniz kenarında hoş bir villa alabildin mi diye bıyık altından gülümseyeceksin. Ancak kabul et ki, şartlarımız fazlasıyla benzer şu an! İkimiz de vahşi doğanın kucağındayız. Benimkini deniz, hemen ardından yükselen yamaçlar ve bin yaşındaki zeytin ağaçları dolduruyor; seninkini ise sahte cici beylerle, iğreti hoş hanımlar!

Çok uzattım değil mi? Güya sana günlerimi nasıl geçirdiğimi anlatacaktım. Yürüyüş yapıyorum. Uzun bir sahilimiz var, hatırlıyorsundur. Yolumun üstünde iki kır kahvesi var ve ben yorulsam da yorulmasam da onlarda birer kısa mola veriyorum. Soluğu evde aldığımda gün kararmaya başlıyor ve yeniden kendi gerçeğimle yüz yüze geliyorum. Hayata bıraktığın yerden başlamalısın evlat, bu senin sorumluluğun! Evet, bir özdeyiş gibi değil mi! Kapıma çivilemesem de her seferinde göz göze geldiğim bu gerçek beni bir kez daha zorluyor. Sızlanmamı boşuna bekleme. Çünkü daha sonrası tahmin ettiğin gibi olmuyor, yani ki şişenin kapağını aralamıyorum. Çalışmaya çalışıyorum! Bu cümlenin çalışıyorum biçiminde noktalanmasını arzu ederdim ya, sanırım buna ulaşmam için daha bir süre beklemem gerekecek. Şu olmayan hırsın beni yoklamasını, hiçbir zaman inanmadığım yazın perisinin iğreti damda mesaiye başlamasını... hepsini hepsini beklemem gerekiyor azizim. İçimde her gece usanmadan kabaran denizin dalgalarına ayak diriyorum. Teslim olmayacağım!

Evet, bir uzun yürüyüş de bu yazdıklarım oldu. Deli bozuk satırlarla seni yordum belki de. Ama hayat neden daha kolay olsun ki! Aldanışlarla, hayal kırıklıklarıyla doldurduğumuz ömürlerimizin günün birinde böylesine bir havalandırmaya gereksinimi yok mu sence de? Biliyor musun, belki de bu mektubu sana göndermeyeceğim. Yokülke’de bir Don Kişot diye okuyacağın bu hezeyan abidesinin sana ulaşması konusunda postanın yeterli olmayacağını düşündüm birden. Bu sayıklamaların, tanıdığın birine ait olduğu konusunda kuşku yaşayacak ve sağlığımdan endişe edeceksin.

Ah, herkes kendi taşrasına sığınmalı belki de. Taş duvarların sınırladığı şu çaresiz sığınma geleceğimle ilgili bir güzellik vaat etmiyor. Neyi, kimden ne ölçüde sakındığımı da bilmiyorum çünkü. Burada, bu uzak kasabada dalgaların öfkeli sesine, rüzgarın azarına tek yükleyeceğim sıfat “boşluk” bu yüzden.

Keşke şunu olsun yapabilseydim! Üstünde hiçbir karalamaya yer verilmemiş iki beyaz sayfayı katlayıp sana göndermekle yetinebilseydim! İnan o boş sayfaların söyleyecekleri belki şu yazdıklarımdan daha fazla olurdu. Herhangi birinin delilik diye adlandıracağı bu noktada sen beni anlar ve yalnızca susardın.

Kıyıda uzun yürüyüşler yapıyor ve dört mevsim hayatta kalmayı beceren yaseminleri kokluyorum dostum. Evet, bu uzun metnin dişe dokunur tek cümlesi bu sanırım. Şanslıysan zarfın içine süzülmeyi başaran o eşsiz kokudan sen de nasibini alırsın. Az sonra yeniden yürüyüşe çıkacağım. Uzun ve karanlık kumsalda seninle bitirdiğim yerden yeni bir konuşma başlatacağım. Bu kez arkadaşım sonsuz deniz olacak ve ona çok şey anlatmakla birlikte hiçbir şey söylememeyi başaracağım. Ortak hayatlarımızın bu tek ve tuhaf zaferi belki günün birinde yeniden karşılaşmamıza da vesile olacak. Nedense inanıyorum buna.

Sahi , sen hala orada mısın?








20.10.2008
2912






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.