Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    










KÜRDAN


Alfred Jarry, ölmeden az önce yakınındakilerden bir kürdan istemiş diye rivayet olunur. Tiyatro dünyasının gerçek anlamda ilk baştan çıkarıcı yapıtlarından biri olan Kral Übü’nün yazarı olan Jarry, sahne üstünde konuşmayı değilse bile kusmayı yeğlemiş biri olarak da tanımlanabilir pekala. Giderayak oynadığı şu son kısa oyun ise, bir kürdan marifetiyle dünya, insan, ve olgularla ilgili eleştirel yaklaşımını yolculuğun bitiş anına kadar sürdürmekten yana olduğunun bir işareti sanki. Yine de, şu iç burkucu oyunu yakından takibe almadan önce farklı bir filtre aracılığıyla zamanın fotoğrafını çekmeye çalışalım. Kötülük Çiçekleri’nin yapraklarını geçici bir süre için gövdesine çekip düpedüz büzüştüğü bir dönemden söz ediyoruz. Tiksinti yalnızca zorbalara ve zorbalığa karşı değil, her türden duygusal tahakküme başkaldırıya işaret ediyor! Aydınlanmanın arındıran ışığı, dahası rasyonel düşünce temrinleri çoktan gerilerde kalmış. Yaşamla ilgili dayatılan değerler enine boyuna sorgulanıyor. Savaşın, kıyım, kırım ve kıtlığın akıl dışılığı henüz gündemde! Evet, bu kadar aydınlanma; bu denli bilgi, görgü ve düşünce bir yerden sonra bardağı taşırıyor olmalı! Akılla açıklaması kolay yapılamayan bir tıkanmanın iradeyi, giderek değerleri zorlamaya başladığı bir dönemin başlangıcı bu. Tutunacak dal arayan insan evladı sonunda çözümü buluyor: Karmakarışık olan beyinleri saçmalığın serin suyuyla kendine getirecek bir yolculuğun hemen öncesindeyiz. Uzakta Beckett, İonesco, Tardieu, Albee sessizce kalemlerini yontuyorlar.

Dünyaya bir biçimde tanıklık ediyor olmanın sonuçlarına hangi sınırlar dahilinde katlanabiliriz peki? Yanlışlara, haksızlıklara, insana yakışmayan tavır ve davranışlara kim gem vurabilir? Kazanmanın, büyüyüp şişmenin, egemen olmanın bir hududu var mı gerçekten? Geçmişten yarına hız kesmeyeceği belli olan şu yok etme güdüsünün temel gerekçesini hangi zavallı kavramlar aracılığıyla açıklayabileceğiz? (Demokrasi getirilir, evlere sıcak servis yapılır) Kirlenmenin ta göbeğinde yaşayan çaresiz bireyler olarak her an üstümüze sıçramaya hazır çamurdan nereye kadar koruyabiliriz kendimizi? Bütün bu akıl dışılıklar süregeldikçe “ah bütün bunları nasıl önleyemiyorum; nasıl engel olamıyorum Tanrım!” benzeri yazıklanmaları vicdanların en kuytu köşelerinde depolandırmayı sürdüreceğiz; ta ki kaşarlanmış bir dünya vatandaşı olana değin!

Sanatın yapayalnız kaldığı bir düzlüktür bu. Evet, bir çözüm önermese de durumun vahametini gözler önüne sermekle yükümlü bu güzel çabanın hiç mi çıkmazı yoktur dersiniz? Erdemin estetikle harman olması sanılanın tersine sık rastlanan bir durum değil. Sonuç olarak iş başa düşüyor; herhangi bir uyarı levhasının bulunmadığı uçsuz bucaksız çöl ortasında yol göstericiniz elbette aklınız değil, akıl dışılığınız olacaktır! Duchhamp’ın pisuvar’ı ters çevirmesi rasyonelitenin de baştan kara edilmesiyle ilgili küçük ama gürültülü bir uyarıydı belki de. Sergilendiği dönemde, Duchamp’ın yapıtlarının yanı sıra dışavurumun başka büyük yapıtları da giderek evcilleşecek ve nöbeti daha sıra dışı işlere bırakacaktır. Tersini düşünmek hem insanın hem de sanatın doğasına aykırı değil mi?

Jarry’in kürdan talebinde bir parça sevgili Cemal Süreya’nın “üstü kalsın” benzeri bir serzeniş de gizli aslında. Goethe’den Jarry’e değişim gösteren şu son istekler meselesinde insanlığın gizli tarihine göz kırpan bir yan yok mu peki? Işıktan kürdana kat edilen yolda insan evladı ufak tefek sıyrıklarla kurtulduğu çok sayıda kazaya duçar olmuş anlaşılan. Işık, düşünülenin tersine, çirkin yanı da görünür kılmaya olanak tanıyor. Goethe’nin başucunda bekleşenleri giderayak böyle bir gösteri için perdelere yönlendirdiğini söylemek zor bu yüzden. Akla zarar sorularla karşı karşıya kaldığımız bir durum değil mi bu? Bir ömür boyu gösterdiğimiz çaba, aldığımız eğitim, görgü.. yalnızca kutsal bellediğimiz sırların dökülmesine mi hizmet edecek? Evet, bize dayatılan şu rasyonel değerlerden söz etmenin tam sırası artık. Bir şeyler hızla değişiyor; aynanın ötesindeki gerçek yüzü görmek, bunun için de sırları dökmek için daha ne bekliyoruz? Bütün bunlardan sonra tüm çıplaklığıyla karşımıza dikilecek olan bir dünyanın ne cazibesi olabilir, buna da bir yanıt yetiştirmek gerekiyor elbette. Som karanlığı değilse bile loş bir ortamı yeğleyebileceğimiz bir konum bu. Ne çıplak hakikat, ne giydirilmiş hayal! Aynanın yüzeyinde yalnızca görmek istediğimiz şey yer alıyor. Gözlerimizin netlik ayarını olup bitenlere “katlanabilme yetimiz” belirliyor. Görmek usanmaktır bu yüzden.


Işıktan kürdana uzanan bu şaşırtıcı serüvenden feyz almak tatsız bir sınava kapı aralamayı da zorunlu kılıyor. Sahi şu malum yolculuk öncesinde ne tür seçeneklerle karşı karşıyayız acaba? Hayata bir bütün olarak hükmettiğimiz o koca yolculuğun sonunda gerçekleştirilecek muhasebe böyle zavallı bir konumda mı yapılacaktı? Welles incelikli bir kızağın, Proust tarifli bir kurabiyenin, sıradan bir silginin, kör bir kuyunun, kara bir gözlüğün, anlamsız ne ki büyülü herhangi bir sözcüğün yer alabileceği uzun bir liste karşısında yaşanacak dakikalar süren kararsızlığın da mutlaka bir açıklaması olmalı. O talihiz ama kaçınılmaz anda hemen yanı başımızda bekleşenlerden neyi talep edeceğimizle ilgili küçücük bir işaret, gecikilmiş de olsa kişilik tanımlamasıyla ilgili hoş bir son oyuna malzeme olabilir yalnızca. Kanımca ışık ne denli erdemliyse kürdan da o denli tiksinti dolu. Bir kulak tıkacı ile yetinmenin en akla yakın seçim olacağını düşünüyorum kimi zaman. Hani belki de göçtükten sonrasıyla ilgili olarak fazla bir şey bilmiyorum ve ola ki, riski göze almamak için tedbirli davranıyor ve o cenahta da gürültüye gitmek istemiyorum!

Yine de Jarry’i anlamak mümkün sanki. Bir ömür boyu onca sıkıntı ve yılgınlıkla beslediğimiz hayatın bir kürdanlık işi var ve bu talep, özetlemenin de ötesinde tüm bir yaşamı alabildiğine aşağılıyor. Kaybedilmiş bir partinin ardından bir sigara yakmanın rahatlığını barındırmadığı kesin; ama gerçek olan bir şey var; kürdanın işlevini yerine getirecek bir başka rahatlatıcı önermeniz mümkün mü sahi?

Geriye ise tek sorun kalıyor: O da şu meşum son ana değin dişli kalmayı becerebilmekle ilgili belki de!







KIRMIZI BAŞLIKLI TESPİT BÖCEĞİ




Kolaylıkla zenginleştirebildiğimiz, kendimize göre yeniden biçimlendirebildiğimiz popüler masal hangisidir? Kırmızı Şapkalı Kız, doğru bildiniz! Öncelikle bir cazibe barındırıyor; evet, yalnızca anlatıcı olmakla yetinmeyin, masal kahramanlarından birinin rolünü de üstlenmek için özel bir çağrı mı bekliyorsunuz yoksa? Rol seçiminde sonuna kadar özgürsüzünüz ama kulağınıza fısıldayıverelim; seçim meselesinin işin içine karıştığı her durumda olduğu gibi, burada da aklı ve sağduyuyu göreve çağırmakta yarar var. Olası gelişmeleri yalnızca sıradan ve masum bir masal vakası olarak değerlendirirseniz masalın sonunu bile bulmamışken hapı yutabilirsiniz!
İyisi mi, sakin olup yol almaya çalışalım. Kurt olmak kolay, Kırmızı Şapkalı Kız olmak eğlenceli , (ayrıca çekici) Büyük Anne olmak şakrak ve dayanılmaz, Avcı olmak ise belirleyici ve gizlidir. Avcı, tüm avcılar gibi saklanabilmelidir çünkü. Masalın sonuna kadar başka mekanlarda zaman geçirir, dolanır durur; ancak sırası geldiği an o gürültücü potinleriyle Büyük Annenin kapısına dayanmayı asla geciktirmez. Masalı merakla dinleyen bir masum kişi olarak onun varlığını hisseder ama mevcudiyetini fark etmeyiz. Bir terzi becerikliliğiyle Kurt’un karnını diktiği sahne ise doğanın insan eliyle yeniden biçimlendirilmesinin çarpıcı bir örneğidir. Evet, şayet anlatıcı tarafındaysanız, masalı nakleden kişi olarak coştukça coşabilirsiniz artık. Tarlaları ovaları dilediğinizce bölümleme ve renklerden renk seçip boyama hakkına sonuna kadar sahipsinizdir . Masalın görünmeyen avcılarından biri de Van Gogh olmalı. Onun masaldan talep edeceği ilk rolün avcı olacağını tahmin edememek, renklerin diliyle yeni bir anlatımın peşine düşmüş sanatçının işlevinden habersiz olmakla eşdeğerdedir!
Boyu yüz altı santime ulaşmamış nice çocuğun bayılarak dinlediği bu masal, boyu iki yüz santime hayli yaklaşmış yetişkinlere de çekici gelir aslında. Ne ki büyükler, söz konusu masalı bilinçlerini devre dışı bırakarak dinlemeyi yeğlerler. Ama dinlerler! Üstelik bir güzel de sindirirler. Yaşam Kırmızı Şapkalı Kız’la Kurt’un keyfince dolanıp durduğu kocaman bir ormandır belki de. Kent ise bu ormanın okul görmüşü, kostüm giymişidir. Yetişkinler, yani babalar mı? Onlar işin başında fazla istekli davranmasalar da, şu acınası Kurt’un rolünü çoktan üstlenmiş, dahası bir güzel ezber yapmışlardır! Bu oyun/masalda Büyük Anne olmak gerçek bir şanstır aslında. Beline önlüğü bağlayıp yatağa uzanmayı seçen oyuncu, görevini biraz doğaçlamayla buluştursa da iyi kötü tamamlar; zaten bütün rolü uyku ile uyanıklık arasındaki yolculuğa eşlik eden tuhaf bir horultudan ibarettir! Hayatın kendisine yakın bir durumdur bu. Siz homurdanmayı sürdürün, birileri bu garip uğultuyu yorumlamayı mutlaka becerecektir.
Bir masaldaki gizli göndermeleri bir biçimde açık etmekten yanaysanız parantezlerden yararlanmanız önerilir. _ Evet, anlatırken bile _ Yine de akıldan çıkarmamakta yarar var, yaşı yedi olmuş yetmiş olmuş hiç fark etmez, dinleyiciler şu parantez açma meraklısı anlatıcılara her daim alaycı bir gülümseme eşliğinde kulak vereceklerdir. Nedeni basit; pek çoğu bir masalın sınırlarını hayli aşan gereksiz açıklamalardır bunlar! İnandırıcı olmayı artırmak için girişilen şu yersiz gayretkeşlik neye hizmet eder ki sonuçta? Yemek yemek için acıkmanın , giyinmek için ise üşümenin şart olduğunu ek bilgi olarak metne yamayan parantez aslında masalın büyüsünü bozmaktan, ışıltılı atmosferini sise boğmaktan başka hiçbir işe yaramaz.

Bütün bunların ötesinde büyükler şu Malum Şapkalı Kız’a neden bu kadar yakın durduklarını derinden derine düşüne dursunlar, küçükler çığlıklar eşliğinde örme sepeti çoktan kollarına takmışlardır bile. Hadi hep birlikte ötedeki patikaya!
Kırmızı Şapkalı Kız, kanımca bir tür tespit böceğidir. Yaşamın kıyasıya farkında olan bu olağanüstü yaratık, o müthiş oyunculuk yeteneğiyle asıl donanımlarını biz çaresiz hayranlarından ustalıkla saklar; bundandır ki, masalı kendine göre bir kez daha allayıp pullayarak yenileyen açıkgöz anlatıcı, bu gayretiyle kendisi için hazırlanmış tuzağı daha bir derinleştirdiğini hiç fark etmez.
Peki neyi tespit eder Kırmızı Şapkalı Bacaksız? Masal dünyasında çocukları avutmak için sıklıkla ve sanki olmuşçasına nakledilen cümle olayların aslında birer uydurma olduğunu tespit eder öncelikle. Bizim gibi kuşkucular için uzak bir tespittir bu , dahası tersini düşünmekle birlikte işin içinden sıyrılmak ve asıl doğruyu haykırmak için bir türlü harekete geçemeyiz! Belki de elde münhal parantez kalmamıştır, kim bilir!
Başka neyi tespit eder Kırmızı Şapkalı Kız? Örneğin şu ensesi kalın diğer kahramanın, kendisinden beklenilen davranışı gösteremeyeceğini sanki daha işin başında belirlemiştir. Rahat ve korkusuz davranması da bu yüzdendir. Sonuçta o da bu senaryodan payına düşeni kapmış ve rolünü eksiksiz yerine getirme çabasını başlatmıştır. Masum küçüğün bu denli rahat olmasının gizli bir irkilticilikle yer değiştirmesi hoşumuza gidiyor olmalı. Temiz ve cici giysilerin altına gizlenen potansiyel tehlike henüz ortadan kalkmadı , bunu biliyoruz ama; hayata bir kez daha şükran duygularımızı yineleyeceğimiz her günün sabahında sokağa bakımlı ve öncekileri yinelemeyen bir kimlikle adım atma gayretimizi inkar edebilir miyiz? Kırmızı Şapkalı’nın bir becerisi de bu erken bilgeliği pelerinin içinde saklayabilme becerisiyle ilgili. Bu gerçek bir sanat, dahası politika. Bu sırada kendimizi görmeye çalışalım bir de: Bu gün ne kadar şıksın! Sahi mi? Evet, ahmaklığı kendi vitrinine taşıyacak cesareti nereden bulduğuna hiç aklım ermiyor üstat!_ Sonuç olarak, günahsız kızımız korkusunu, varsa tedirginliğini çocuksuluğun cahilliği ve yetişkinliğin cüretiyle bir güzel harmanlamıştır. Sıra Kurt’a yaman mı yaman bir oyun oynamaya çoktan gelmiştir. Kurt’un ise bu kapışmada, karnında gezdireceği çakıl taşlarından başka yitireceği bir şey olmayacaktır! Zavallı Kurt şangırtılar eşliğinde olay mahallinden uzaklaşırken biz faniler için için seviniriz. Bu konuda çocuklarımızdan daha gürültücü olduğumuz bile söylenebilir. Çünkü sıra kurtluğumuza bir ortak bulmuş olmanın, dahası bütün felaketleri onun başına yığabilmenin keyfini çıkarmaya gelmiştir. Küçük Kız kurtulmuş, Büyük Anne doğal ürünlerle zenginleştirilmiş sandviçlerine kavuşmuştur . Düzende dirlik yeniden egemen kılınmıştır.
Kaybeden ise masumiyettir!

Tespitle ilgili söyleyeceklerim bu kadar. Geldiğimiz nokta, masalın gidişatını dilediğimizce değiştirme hakkı veriyor bize. Biz anlatıcılara, yani! Bu da ek tespitimiz.
Dışarıda yaprak kımıldamıyor. Belki de her şey güllük gülistanlık ama bazıları ısrarla bir şeylerin yolunda gitmediğini söylemeye devam ediyor. Kulaklarımızda ise yalnızca çakıl taşlarının çıkardığı gürültüye benzer bir seda kalıyor ve insanoğlu bu yan etkiden kurtulmak için yepyeni bir masala gereksinim duyuyor.
Bu da sizin tespitiniz olsun!







ÜÇÜNCÜ ZİL



Çoğu tiyatro adamı için koltuğa kurulup oyun izlemek “işkence görmekten” beterdir, bilirsiniz. Bilmenin ötesinde, tiyatroyla uzak yakın ilgisi olanlar için anlayışla karşılanabilir bir durumdur bu. Koltuğa gömülen o şey bedeniz değil vicdanınızdır artık! Onca yılın birikimi, yapılan işler, dönülen yanlışlar size bir “iş”in nasıl yapılmayacağını kulağınıza usulca fısıldamaktadır sanki. Sonunda sahneden kucağınıza serpinti biçiminde dökülen sözcükler etinizden et koparmaya başlar. Sahne trafiği akşam beş köprü trafiğinin yedi bela geçit vermez türündendir. Ayrıca,Yönetmen oyundaki mesajı yakalayamamış, dahası yanlış algıladığı bir pörçük cümleyi bunca yılın ağızlara sakız söylemiyle bir güzel harmanlayıp salona iadeli taahhütlü postalamaya kalkışmıştır! Durumdan çıkardığı tek vazife, söylenmişi daha önce söylenmemiş bir tarzda ambalajlama yetisiyle sınırlıdır ve hazretin bu konudaki en büyük rahatlama kaynağı zaten “gök kubbe altında daha önceden söylenmemiş hiçbir şey yoktur” düsturuyla sınırlıdır. Oyuncular ise bir başka alemdirler o sıra. Akılları, bedenlerini zorunlu hizmetin sığ saatleri ile sınırlı tutmaktan yana değildir. Dışarıda daha başka, daha iyi, bol kazanç ve “ün” vaat eden bir başka dünya varken kimse fikrini “yoğunlaşılmasında yarar görülen biçare karakter” üzerinde sabit kılmaz.
Sonuçta, bütün bu keşmekeşten hasbelkader haberi olan, dahası belki de bir parça şu sözünü ettiğimiz “illegaliteye” bulaşmış bulunan bir tiyatro adamının, kendisini, iki saatle sınırlı bir arınma seansının içine bırakması neredeyse ham hayaldir!
Aslında bütün meslekler için geçerli olmalı bu. Bir terzi meslekten bir dostunun biçtiği kruvazeyi, ceketin esprisine rağmen! katlanılmaz bulabilir. Bir aşçının bir başka aşçının hazırladığı bir kayıntıyı parmaklarıyla birlikte taam etmesi tek sözcükle skandaldır örneğin! Sanat, sanat izleyicilerine ”bedii haz” ihsan etmeye açık bir uğraşken, bizzat sanatın içindekiler için ciddi bir işkence aletine dönüşebilme konusunda mahir özellikler taşıyan musibettir velhasıl!
Bir oyun yazarının, -ki, tiyatronun elbette metinden başlayan bir tatlı işkence olduğunu her daim söylemekten geri durmayanlar örgütünün bir üyesi olarak ifade ediyorum bunu- izlemeye hazırlandığı oyun öncesinde, beklentilerinin odağına her şeye rağmen yeni bir söylem hayalini oturtması, düşünülenin tersine bir olgunluk olarak değerlendirilmelidir. Başarılı bir roman, kıskanılmasına karşın alkışı hak etmiştir çünkü. İyi bir şiir cümle şairler tarafından belki dişlerin arasından –ıslık gibi- sese dönüştürülmüş, ne var ki, sonunda dizelerin mimarına uzaktan da olsa saygıda kusur edilmemiştir. Bu da eşyanın tabiatından farklı değildir aslında; Ne olursa olsun, “iyi bir ürünü” selamlamak için yanınızda şapka gezdirmeye alışın. Uygar olanı da bu değil mi?
Ne ki, keçiboynuzu bir duruma hazırlıklı olmak için elde serpuş dolaşmanın da bir anlamı yok sonuçta. Bir kez daha zarınızı atıyor ve hayali düşeşi şeşi beş gözlerle beklemek durumunda kalıyorsunuz.
Düşünülenin tersine, zor beğenmekle ilgili bir durum da değil bu. Beğenme durumuyla hoşgörüyü harman etmenin bir erdem olmadığına da inanıyorum ayrıca. Sanat uygar olduğu kadar acımasızdır. Çok değil, otuz kırk yıl kadar öncelerde gösterileri cepte çürük yumurta ile izlemenin de kendini haklı gösterecek bir yanı yok muydu sanki? Eleştiri en kaba, en ilkel biçimde de olsa kendi kurallarını harekete geçirmekten yanadır. Alışkanlık üzre; pohpohlamak, çok hoştu, müthiştiniz..diye tuhaf kibarlıklar sergilemek, bir sonraki “stepte” sıra bana da gelecek, lütfen acımasız olmayalım beyler! mesajıyla sınırlı çünkü.
Bugünlerde izlediğim bir oyun yazdırdı bana bütün bunları. Ne oyunun, ne de o sahneleme biçeminin! ya da oyuncu performansının bir kıymeti harbiyesi var aslında. Çünkü bir eleştiri yazısı değil bu. Belki belki akla düşen akla zarar sorulara yanıt arama çabası. Bunca lafı dolaştırmamın özünde yatan temel cümle ise şu: Bir metni sahneye taşımak için öngörülen ölçütler nelerdir?
İzlediğim oyun için buna bir yanıt bulmam kolay değil. Tersi olsaydı gerekçeler kendini kolaylıkla atardı sanırım. Yine de, konusu ve diyaloglarıyla çoktan demode olmuş bir oyunu sahneye taşıyan tek dürtünün, risk taşımayan, alkış garantisi olan, geçmişin başarılı trüklerini –üstelik söylem olarak da- arka arkaya sıralama kolaycılığı ile özetlemek mümkün.
Belki daha zorlu yolculuklar için koltuktaki beden gibi akla da yelken iliştirmek gerekiyor; ne var ki, esen rüzgarın bile ayırdına varamıyoruz. Çağdaş tiyatronun, dünyadaki güncel söylemin, eleştirel aklın hangi kilometrede yol aldığının .farkında değiliz. Sonuçta parodik kurguları bol eğlence sosuyla art arda sıralamayı beceri olarak kabul ediyoruz. Araya bir iki de dramatik sahne atınca da iş kendiliğinden çözülüyor çünkü. Düşünmeye kapı aralayan, bireye kendisiyle ve hayatla ilgili sorular çoğaltma olanakları veren kurgusal ya da deneysel metinlere hiç gereksinim duymuyoruz. Arkayı dörtlemek yetiyor ve kimsecikler fren konusunda uyarmıyor zaten.
Sanatın tanımına, görevciliğine ve vaat ettiklerine aykırı bir durum bu. Aydınımızın içine düştüğü hoş yanılgı da böyle bir şey değil mi? Kendimizi kandırma konusunda en iyi yine bizler yardımcı olabiliriz birbirimize. Eski ve ucuz söylemler daha uzun zaman sürükler bu katarları.
Sonuçta şu malum “üçüncü ziller” en azından bir izleyici olarak irkiltiyor beni. Bedenimi rahat koltuklara kolay teslim edemiyorum ve beni şaşırtacak gerçek bir sanat olayının uzak beklentisi içinde yeni yeni düşlere açılıyorum.
Düş mi dedim? Heyhat! Salon kararmış, sahne aydınlanmış ve gerçek –bir tokat gibi- kendisini sunmaya başlamıştır çoktan.
İyi seyirler herkese.
Bunun bir de ikinci perdesi olmalı.






HAYATI DEĞİŞTİRECEK BİR OYUN ARANIYOR!



Yakın zamana kadar geçerli bir söylemdi, hatırlayacaksınız. Bir roman okuyacak ve hayatınız değişecekti. Sözcüklerin yardımıyla, imgelemin “hareket komutu” aldığı bir durumdur bu. Düş gücü odacıklarında küçük bir sarsıntı yaşanır ve arkası kendiliğinden gelir.
Kitapla okuru arasında kendiliğinden gelişen sessiz bir anlaşmadır yaşanan. Koşulları giderek ağırlaşan hayata kısık sesli de olsa bir baş kaldırma, bir kafa tutma durumudur bu. Sonunda kendi iç sularınızda gerçekleşen bu hareketlenme olaylara, kişilere, durumlara bakışınızı elbette değiştirecektir. Çünkü siz buna hazırsınızdır ve daha da güzeli, kitabın “kudreti” bunu sağlamaya yeterlidir. Yazının safiyetine, içtenliğine ve önerdiklerine kendiliğinden bir katılma belki. Sonuç olarak, bir kitap okursunuz ve zaten değişmeye hazır bir biçimde elinde bavuluyla kapıda beklemekte olan saklı kimliğiniz, yeni bir coğrafyada yeni bir yolculuk başlatır.
Bunu sanatın gücüyle de açıklamak mümkün elbette. Görmek, izlemek, okumak, katılmak, yeniden yorumlamak, tartışmak ve değişmek...insan olmanın güzel ayrıcalıklarından biri. İnsanoğlu, yazının bu tılsımlı, dahası kıskanılabilir havasına, sanat evrenindeki diğer gezegenlerin de sahip olduğunu düşlemek istiyor. Tiyatronun, tarifi gereği bu en yaşlı sanatın içinde böyle bir gizil güç barındırmadığını kim söyleyebilir peki? Ortak duyguda buluşma anlarının tuhaf kimyasını var edip ortaya çıkaran bir laboratuardır tiyatro. Aşkın, nefretin, soylu davranışın, korkaklığın, kahramanlığın, onurun ve elbette onursuzluğun en yetkin, en çarpıcı tanımlarına sahne aracılığıyla tanık olmuştur insanoğlu. “Olmanın ya da olmamanın” ikileminde kendisini masaya yatırmış; “kimim ben” diye ısrarla sormaktan kaçınmamıştır. Bu ve benzeri varoluşsal soruları tespih taneleri gibi ardı ardına sıralamış ve o kendine has bir koku barındıran “tapınaklardan” her zaman için değişerek çıkmıştır.

Kitaplarla tiyatroyu buluşturan sihirli sözcük “sözcüğün” ta kendisi aslında. Başlangıçta söz vardı çünkü.İnsan sözü evcilleştirdi, yoğurdu, biçimlendirdi ve bir daha bir daha yineledi. Yeryüzünde yeni bir öykü anlatmak, bu güne değin anlatılmış o güzel öykülere bir yenisini katmak mümkün değil belki, ama iş öyküyü ustalıklı ve “inandırıcı” bir biçimde anlatabilmeye gelip dayanmıyor mu acaba?
Olay çıkaran, gürültü koparan yeni romanlarda bu ustalığın ipuçlarına rastlıyoruz. İnsanoğlu “ikna olmak” istiyor ve sözün ehilleri bunu hakkıyla yerine getiriyorlar. Ne ki; sahnelerde de olmasını beklediğimiz bu inandırıcılık, bu “ikna” etme yetisi giderek hız kesiyor sanki. Büyüsünü yitiren bir şeyler var ve bunun öncülüğünü “inanç yitimi” yapıyor. Sahneden güçlü, tok bir sesin salona yansımadığını fark edip üzülüyoruz. Salonda ise, zaten eski bir alışkanlığı ısrarla yineleyenlerin son bir gayretiyle karşı karşıyayız!

Çelişkiler barındıran bir durum bu aslında. Yazdıklarımı yalanlayan şeylerin beni huzursuz etmesini istiyorum bu noktada. Sanatla, yani estetik bir dille, farklı bir söylemle buluşmayı seçmiş insanların yazarıyla, yönetmeniyle ve elbette oyuncusuyla böyle bir sorun yaşamadığını düşünmek istiyorum. Çünkü başkalarının “estetik zeminini çalkalamakla” görevlendirilmiş kişilerin yaptıkları işe sonuna kadar inanmaları, dahası sahip çıkmaları ve ileriye taşımaları gerektiğini düşünüyorum. Kendini geliştirmeyen, çoğaltmayan bir sanatçının yeni, büyük ve değiştiren bir cümlesi olamaz çünkü.
İnancın hemen arkasına takılmayı bekleyen “heyecan” katarı ise çoktan hangara çekileceği günü bekliyor sanki. İnancın, heyecanın, arzu ve parıltının boşalan odacıklarını dolduran yeni ev sahipleri mutlaka var. Günün genel geçer değerleri ile açıklamak fazla kolaycılık olacak belki ama akla zarar bu tespitlerden kim kendini uzak tutabilir ki?
Tiyatroyla ilgili kimi atak, mesnetsiz, kendinden menkul eleştirel söylemlere davetiye çıkaran bu durum, önemli bir “eksikliği” sinesinde barındırıyor belki de. Ciddi bir özeleştirinin tam sırası olduğunu söylemek fazla mı olur peki? Şu meşhur küreselleşme, kendi “ turunu” tamamlayana kadar daha pek çok şeyi süpürüp götürecek anlaşılan. Trolle balık avlamaktan farksız bir durum bu. Büyük cümleler önerilirken arada çok sayıda küçük ama bir o kadar gizemli, doğru ve büyülü cümle de kayboluyor ne yazık ki.
Tiyatro insanını beden olarak, duygu ve düşünce olarak sahneden uzaklaştıran “tehlike” ne olabilir peki? Ürkütücü bir soru bu. Kuru bir düşünce yazısının ötesinde, savlı cümlesi olan bir oyunla yanıtlamak isterdim bunu.
Yine de, bir yazar olarak bile çekinmemek elde değil. İyi de böylesi bir oyun “iş yapmazsa” fatura kime kesilir acaba? Herkesi “göbekten” bağlayan temel sorunsal bir kez daha vizyonda işte!
Sonuç olarak “bir oyun izledim ve hayatım değişti” diyebilecek seyircinin hala gişenin önünde sıraya girmeye hazır olduğuna inanıyorum. Belki de o büyük “mola”nın içindeyiz şu anda. Söylenen nice içi boş cümlenin bir balona dönüşüp gökyüzüne doğru hızla uzaklaştığını görmek istiyoruz.
Önce büyük bir patlama. Ardından ikinci perde zili.
Evet, “değişim” sürüyor! Sanatın o değiştirici büyük cümlesi de.





ÖYKÜ NEYE “ÖYKÜNÜYOR?”


Yazın dünyası çalkantılı. Bir yazma telaşının okuma ediminin önüne geçtiğini gözlemliyoruz. Herkesin söyleyecek bir sözü, anlatacak bir öyküsü var. Bu durum belki yanlış değil ama eksik! Bir modern resmin karşısındaki “aceleci kalbin” sabırsızlığı sonucu, bir an önce tuval başına geçmenin ısrarıyla açıklanabilecek “vahim” bir durum bu.
Yeni öykülere, öykücülere sayfa açarak niceliğin körüklenmesi öncelikle yeni öykü okur adaylarına bir haksızlık. Mauppasant’ı, Çehov’u, Carver’ı, Salinger’i, Esendal’ı belki tanıma fırsatı bile bulamamış okurları dili bozuk, hezeyan bataklıklarında güçlükle ilerleyen metinlerle karşı karşıya bırakmak, onu öyküden daha bir uzaklaştırma çabasından başka neye hizmet edebilir?
Bu muhalefetin özünde tutuculuk değil, edebiyat sevgisi var. Dilin mucizesinden ve onun sonuçlarından uzak tutulmuş, dahası yanlış eğitim yöntemleriyle soğutulmuş kuşakların Türkçe’ye yakınlığını pekiştirecek, dile özenini geliştirecek yazınsal örneklere gereksinim duyduğu inancındayım.
On dört Şubat gibi “sevgiyi” esas alan bir günün aynı zamanda “öykü günü” olarak ilanına yönelik çabayı inandırıcı bulmuyorum. Çağın tipik davranışlarından ve “pazarlamaya” yönelik hastalıklarından birinin “yazınsal bir türle” buluşturulmasının neye hizmet edeceğini de anlamış değilim. İyi bir yazınsal ürünle, gerçek okurun her koşul ve durumda karşılaşabileceği düşüncesindeyim. Gösterilecek temel davranışın da, nitelikli ürünler yayınlamak, bunların okur potansiyeliyle karşılaşmasını sağlamak ve yetişen kuşakları edebiyat sevgisiyle buluşturmak olduğuna inanıyorum.
Amaçlarınız arasında sıralandığını gördüğüm “herkesin içindeki öyküyü” dile getirmesiyle ilgili yaklaşımın öyküyü yüceltmekten çok küçümseyen bir tavır olduğunu iddia ediyorum. Çocuk resimleriyle doldurulmuş bir galeriyi gülümseyerek gezmek elbette mümkündür ama onları, “hayatı yeniden ve ustalıkla yorumlayan birer gerçeküstü çalışma” olarak algılamamak koşuluyla!
Edebiyatın, hele hele öykünün bu tür “sevimli” girişimlere gereği olmadığını düşünüyorum. İyi ve nitelikli edebiyatı okurla buluşturmanın yöntemlerini ise daha farklı çalışmalarla gerçekleşeceği kanısındayım.
Saygılarımla.

(bildiri/2oo3)





ANKARA’DAN “MEKTUP” VAR!



Kentlerinin tasarımındaki “aciliyet” taşıyan ilklerin içinde postane binalarının yer alması neredeyse kaçınılmazdır. İstanbul’un Sirkeci’sindeki görkemli postane binasından tutun da küçük bir taşra kasabasındaki yine mimarisi ve zarafeti “kendinden menkul” postanelere kadar böyledir bu hakikat! Sonuçta, bölgenin kendine has ve daha ayak sürter sürtmez sılaya kart gönderme zarureti duyumsatan o şirin çağrısına kulak tıkamak neredeyse imkansız hale gelir.
Hal böyleyken, meclisiyle, opera binasıyla , bankası ve de taşhan’ıyla kentçilik oluşumunda olmazsa olmazları asla ıskalamamış olan Başkent Ankara’nın şöyle kendine yakışır ve dört başı mamur bir postaneden nedense uzak durmayı seçmesi, kolay kabul edilebilir bir durum değildir. Gerçi Ulus’tan Opera meydanına doğru inerken sol kolda iddiasız bir biçimde hakkının teslim edilmesini bekleyen postane binasını görmezden gelmek densizlik olacaktır ama; bu binanın daha baştan partiyi kaybettiğine cümle kent planlamacıları oy birliğiyle karar vermiş olmalılar ki, yakın zamanlarda yine aynı bölgede büyük ve modern! bir postanenin hizmete açılmasına kimsecikler ses çıkarmamıştır.
Durumu serinkanlılıkla irdelemekte yarar var: Ankara hükümettir! Hükümet ise karar veren ve uygulayandır. Bu cümleden yola çıkarsak; hükümet baş vurulan, ricacı olunan, istekte bulunulan bir makamdır. Evet; ondan istenir, ondan ricacı olunur ve ona yazarak bu istekler dile getirilir! Onun, yani bu koca hükümetin ise adı üstünde sesi de kocaman çıkar. Buyruğu, gazete puntoları aracılığıyla gün sektirmeden yurt sathına yayılan bir Al-i makamın!, fertlerle tek tek mektuplaşmaya merakı yoktur. O yazmaz, ona yazılır. O ulaşmaz, ona ulaşılır! Kısacası, kucak dolusu zarflar bendelerden makamlara taşınır! Hazretin ise memleketin ücra köşesinden gelen bir ricacı mektuba, bir saygıda kusur etmeyen iki özenli satıra, postanelere kadar zahmet verip de cevap iletileceğini beklemek ise tam anlamıyla ham hayaldir!
Elbette bir latife bu. Ancak, ille de Başkent’in neden kendine yakışır bir postanesi yok diye ayak sürümekte ısrarcı olanlara bu şakacı yanıtı vermek mümkün. Yine de, Ankara ve postane ile ilgili açılacak bir başlığın altını dolduracak yüklü bir malzemeden uzak duracağımız hiç sanılmasın. Haberleşmenin en güzel, en büyülü ve en çekici yöntemi, yani “zarflar içre sırlar” taşıyan mektuplar ne hayatımızdan eksik oldu, ne de bu gereksinmeye yanıt verecek olan postanelerden mahrum kaldık. Kentler arası telefonların bağlanmasını tek ayak üstünde ve saatlerce beklediğimiz o mekanlar biz genç Ankaralılar için katarları peşi sıra sürükleyen elektrikli lokomotifler kadar şaşkınlık vericiydi. Camın arkasındaki tombul kadının “Kırklareli! İki numaralı kabin...” çağrısının , bir kızıl derili büyüsünden farklı olduğunu kim söyleyebilirdi ki? Ya içine ilk gençlik aşklarımızı, ilk öykülerimizi, ilk yurt dışı mektuplarımızı tıkıştırdığımız küçük beyaz bohçaların, pulu gövdesiyle buluşturduğu anla birlikte pek çok parıltılı düşe davetiye çıkardığını kim yalanlayabilirdi ki! Kış güneşinin enli koca camlardan içeriye sızmaya çalıştığı o Altmışlı yıllarda, Başkent’i daha uygar, daha yaşanabilir bir kent olduğunu bize düşündürten göstergelerden biri de, insanın yüreğini ısıtan semt postaneleriydi mutlaka. (Özel not: Ben Yenimahalleli’ydim. Beşinci Durak’taki postane evimizin bir uzantısı olduğu kadar, sırdaş bir mekandı. Sarı jetonlarla ilk kaçamak telefon konuşmaları için çoktan sıraya dizilmiştik. Bu nedenle, uygunsuz davranamazdık, çünkü camların arkasındaki görevlilerin bir bakışı yüzümüzü kızartabilirdi, telefonda yüksek sesle konuşmaya kalkışırsak cümle sırlarımız akşamki aile meclislerinde gündeme gelebilirdi! Sır dolu olan bohçalar mektuplarımız değil, çekingen bakışlarımızdı bu yüzden. Belki bir de ürkek sesle sorduğumuz “uçakla kaça gider?” benzeri sorulardı. Postaneler kendi benliğimizi aşan, içimizdeki sesi, dileği kent ötesine ulaştıran mabetlerdi. Biz onları seviyorduk, çünkü onlar bizi çoğaltıyordu)
Ankara farklı bir kenttir. Her kent için kolaylıkla değerlendirilebilecek bu sıfatı Ankara için kullanırken iki kez düşünmek gerekiyor sanki. Başkent’e, “erkin kalbine” yakın olmanın peşinen verdiği bir güvenden nasibinizi alıyorsunuz öncelikle. Bu sizi konumunuz gereği “biricik” yapıyor. Faklılığın püf noktası ise burada biçimleniyor. Bu biricikliğin ayırtında olan bir kentli olarak; yerine getirmeniz gereken görevler var. Daha bir kentli olmak gibi belki. Hayatı daha yakından, daha sıkı takip etmek gibi. Okumak, düşünmek,üretmek, sosyalleşmek, yazmak çizmek ve daha nice güzel “angaryayla” donanmak gibi. Bütün bunlar bir yıldız uçurtmasının rengarenk kuyruğu olup peşinize takılıyor. Belki çok öznel ve çok fazla “kendine yontulmuş” bir yargı olarak değerlendirmek mümkün ama; Ankara’nın kent dışına pek çok aydın, sanatçı... kısacası kültür adamı vermesini biraz da buna bağlamak mümkün. Genç bir kent olmanın yanı sıra, aydın olmanın sorumluluğunu da göz ardı etmeyen bir bakışa sahip olmak.
Yetmişli yıllarda politikayı da fazlasıyla içselleştirmiş bir kent olma konumundan kurtulamayan Başkent’in çok renkliliğinde herhangi bir kayıp yaşanmaması biraz da bu atak kimliğin tanımlanmasıyla açıklanabilir. Sonuçta aydınlar yine görüşür, gençler yine buluşur, aşıklar yine randevulaşır. Peki nerede? Tabii ki postanenin girişinde.
Ankara’yla özdeşleşen bir semttir Kızılay. Ülkenin ilk yüksek binası buraya dikilmiştir. Şimdilerde çoğu yüksek binaların gölgesinde kalan (yirmi katı geçiyor muydu) Emek İş Hanı’nın adı o zamanlar tüm Ankaralılar için yalnızca Gökdelen’di elbette. Onun hemen girişindeki Kızılay Postanesi’nin, bir buluşma noktası olma özelliğini bugün de sürdürmekte olduğunu söyleyelim. Buluşmanın kendiliğinden halidir bu, hani ille de beş halinden bir tanesi diye diretecek olursak. Ne mektuba, ne telgrafa (gözünü sevdiğimin ELT’leri. Bu arada, yine bir öznel korku notu: Kelimeleri tek tek sayacak kadar önemseyen telgraf görevlileri, günümüzde yerlerini cep telefonlarındaki mesaj sözcüklerini sayan kişilere mi bıraktı acaba!) ihtiyaç duyuran bir buluşmadır bu. Sonunda bedenler kavuşur, duygu ve düşüncelerin kanatlı yolculuğu ise, çok sonralarda muhtemel bir ayrılığı takiben, yerini kalemle kağıdın buluşmasına bırakacaktır.
Evet, Ankara ulaşılmazlığı barındırdığı kadar buluşmayı da sinesinde saklayan bir kenttir. Bu gün daha da büyüyen, Eskişehir’e doğru garip bir koşu tutturan bu kent, sanki yine yol boyu uzayıp giden telgraf tellerine daha az gereksinim duyuyor. Bu kötümserliği akla getiren şeyi, giderek insanların daha bir iletişim özürlü olmasıyla açıklamak yanlış olacaktır. Mobil telefonlarla bir diğerimize çabucak ulaşıyoruz çünkü ama; bu durum o büyük yalnızlığımıza
“derman olacak” türden bir araç değil. Büyük postane önlerindeki ilk buluşma heyecanıyla çarpan yürek sesini cep tellerin tuhaf sinyalleriyle karıştırmamak gerekiyor. Yazının büyüsünü bozan her türlü “hız”, bizim düşmanımız aslında. Uzaktakinin varlığı, yakındakinin “sanal” varlığından daha kıymetli çünkü. Biz yazarak bedenleri buluşturuyoruz, mesaj ise çığlıklar atarak duyguları uzaklaştırıyor. Postanelerin ılık koridorlarında “sevimli” telaş yok artık; saniyenin para yazdığı nemli bir kum saatinin belirsizliğine çoktan terk edildik bile.
Yazı hükmünü icra etmiyor; özlem artık tek tük takılan kız çocuğu adı belki de; dolma kalemin evrimini ise belgesellerde izleyebiliriz. Selamlar kuşku barındırıyor; merhabalar yalnızca tekne kaptanlarının ağzına yakışıyor ve hızla kirlenen “muhabbet” sözcüğü hazır kartın harcıalem adı olup çıktı çoktan.
Biz eski postanelerimizi istiyoruz bu yüzden. Boyası dökülmüş, yağmur yedikçe kapağının açılması zorlu bir oyuna dönüşen posta kutularımızı istiyoruz. Tıpkı o eski Başkent’i istediğimiz gibi. Sonuç olarak; istenen yakın geçmişin ta kendisi. Mektup ise bu yakın geçmişin “demirbaşlarından” bir tanesi belki de. Postaneler değiştikçe, önlerinde biriken insan tipi de değişiyor aslında. Değişmeyen tek şeyin değişim olduğunu söylerken boğazımıza bir şeyler düğümlenmiyor mu peki?
Bu yazı eski Ankara’yı, nadide bir postane binasıyla taçlanmamış bir Başkent’i anlatmadı elbette. Sözü nereden teslim alırsa alsın, bir yolunu bulup onu geçmişle, özlemle öpüştüren bir kuşağın bireyleriyiz bizler.
Bu son öpüşü, zarfı kapatan üçgenin kenarındaki zamkın üstüne bırakıyorum. Bilen bilir, berbat bir tattır bu.
Ne ki, bu berbat tat, dünyanın o en akla zarar kimyasını gerçekleştirecektir:
Mektup kanatlanacak ve bir beyaz kuş Başkent semalarında bir kez daha turlamaya başlayacaktır.
İçimizdeki o asıl postaneyi bulup çatısına konana kadar!

/Posta kutusu/2003/





SIRADAN TOM
SIRADIŞI HARRY’E KARŞI!



Hemen söyleyeyim, bir tepki yazısı değil bu. Bizim çocukluğumuzun öznel değerlerine sarılıp günün parlak göstergelerini aşağılama çabası da değil! Öyleyse, böylesi bir başlıkla yazmaya zorlayan “gerekçe” ne olabilir? Belki tüm diğer yazılardaki gibi yalnızca bir durum tespiti. Tribünde oturmanın kolaylığıyla sahaya laf yetiştirme ayrıcalığı diye de nitelendirilebilir! Yine de, ola ki bir tartışma zemini yakalarım ve böylelikle haddimizin bizi getirip bıraktığı noktayı öğrenirim diye bir umudum da var elbette. Yoksa , geçmişin şu sözünü ettiğim, dahası yüklenip getirdiğim tüm değerlerini gömmek için köşe bucak kazacak toprak aranmaya başlayabilirim. Ne var ki, bunu denemeyeceğim.
Sıradan Tom dediğim, çoktan tahmin ettiniz Tom Sawyer! Mark Twain’in, henüz birer ufaklıkken her birimizi zehirlediği o muhteşem kitapçık. Sıra dışı Harry ise günümüzde bir yıldız gibi parlayan, tepemizde şimşek gibi çakıp sönen görkemli Harry Potter. Kimse kimseye karşı değil aslında, benim yaptığım durumsal olarak bir geçmişe gönderme girişimi yalnızca. Tabii, bu kitapları, daha doğrusu bu kitap kahramanlarını da birer simge olarak aldım. Parantez açıp adları çoğaltabilirsiniz. (Parantez açıp Tom’un çetesini şöyle hızlıca bir gözden geçirdim ve yadırgatıcı bir durumla karşılaşmadım; oysa Harry’ın çetesinde, aralarında örneğin Matrix karakterlerinin de yer aldığı, yetişkin kahramanların olduğunu üzülerek gördüm)
İlk tespitim bununla ilgili işte: Çocuk yazını yalnızca çocuklar için yazılan yapıtlar mı olmalıdır başlıklı tartışmanın da ötesinde, yazılanların ya da uyarlananların gerçekten de şu çocuk adı verilen ulusun dikkate alınarak kaleme alınmış olması. Harry Porter’ın çocuklar gözetilerek yazılmamış olduğunu kimse söyleyemez belki ama, bu arada gözden kaçmakta olan çocukluk tanımından ve bunun hızla yetişkinlik kavramıyla yer değiştirmesinden kim sorumlu olacak dersiniz? Hayatın ta kendisi, deyip işin içinden sıyrılalım bence, çünkü bu en akla yatkını ve en kolayı. Dahası; masal dünyalarını yitirdiler, fazla gerçekçi oldular benzeri serzenişler için de esaslı bir yanıt gizli bu cümlede. Bu noktadaki küçük itirazımız ise şu olabilir belki: Yitirilen şey masal dünyası mı yalnızca? Yaşadığımız her anlamdaki kirlenmeden düşlerin de payına düşeni aldığını görmüyor muyuz? Artık aklınıza gelebilecek her şey için bir durum yaratmak, seans ayarlamak ve ödemede bulunmak zorundayız. Masalın de öncelikle “programlanmaya” gereksinimi var ve düş kurmak için “saat açtırmak” zorundasınız! Oldu olacak, daha keskin olalım: Hayatın zor, çetrefilli ve yalnızca yarış ve başarıdan ibaret olduğunu düşünen kimi ana babaların yol göstericiliğinde, masalları, düşleri dışlayarak, sözüm ona gerçekçi bir neslin tohumlarını atmak için elimizden ne gelirse yapmakta olduğumuzu inkar edebilir misiniz? Sonuç olarak, Harry Porter ödenen bir diyet belki de. Evet, yemeklerden sonra iki komprime “düşleme”. Yemeklerden sonra, test çözümlerinden önce! İşin burasında gerçekleştirilen seçimlerin ise , yine günün eğilimleri çerçevesinde belirlenmesi başka bir yazı konusu. Sahi, şu yemekle test arası molasında Define Adası’na uğrayan çocuk kaldı mı acaba?
Asıl sorun ise düşlemenin bizatihi kendisiyle ilgili. Hayat zorlaştıkça çıta yükseliyor. Daha çok başarı, daha fazla bonus kaçınılmaz oluyor bu nedenle. Sıradan, hemen mahalle aralarında geçen öyküler tek sözcükle kesmiyor bu nedenle. Pal Sokağı’nı, bırakalım çocukları hangi ana baba hatırlıyor acaba? Günün kahramanları karşı karşıya kaldığımız dünyaya yakışmalı elbette! Sıradan Tom’un tatlı “haşarılıklarına” günümüz çocukları olmayan bıyıklarının altından gülüyor bu nedenle. Küçük maceralar, şüpheli yabancılar, büyükleri merakta bırakan gözden ırak seyahatler... eski ve siyah beyaz bir filmin bıkkınlığını barındırıyor belki de. Sıradan hayatlar içerisine sığdırılabilecek olağanüstülükler, yerini bire bir sunulan olağan dışılıklara bırakıyor. Ortalığı bir anda üstün insanlar, uçan canavarlar, kediye dönüşen öğretmenler vs... kaplıyor. Sıradanlığın içindeki “mucizenin” terk edilmesiyle, çocukluğun içi boş bir giysi gibi ortalık yerde bırakılması arasında hiç bir fark yok oysa. Bu duruma, günün parlak sözlerinden birini yineleyerek, içimizdeki çocuğu katlayıp rafa kaldırmak da diyebiliriz örneğin. Masumiyet eski eşyalarla birlikte çatı katına gönderilmiştir çoktan: Sonuç, evde ikisi ana baba olmak üzere, birlikte yaşayan dört yetişkin insan! Sıradan olan her şey hayatımızdan el etek çekmektedir ve bu gidişle bizi kesecek öykülerin daha sıkı dozlarla, daha bayıltıcı bileşimlerle karşımıza çıkması neredeyse bir zorunluluktur. Rafa kaldırılan yalnızca çocukluk, masumiyet, sevimlilik, düş gücü, masalın esin perisi... değildir artık. Ölen şey hayatın bizzat büyüsüdür!
Oysa çağdaş büyücü öyküleriyle çıkıyorlar karşımıza. Daha büyük, daha gizemli , daha “şoklayıcı” manzaralarla çocukların düş dünyasını hızla çölleştiriyorlar. Dışarıda bekleyen hayat böyle bir şey çünkü ve bu masalın da gizli öğretisi bu belki de: Hazır ol! Hep bir sonrasına, testlere, sınavlara, koparıp almaya, ezip geçmeye, mutlak başarıya... Hazır ol!
Peki ama mutlu musun çocuk?
Bu sorunun yanıtı ise unutulan bir başka çocuğun cebinden çıkan bir iki parçada gizli belki de. Küçük bir gazete kesiği, renkli bir misket, gazoz kapağı ve kullanılmış bir tren bileti!
Çıkılmamış nice yolculuklar için diyebilir miyiz acaba?







KETÇE BOZUĞU BİR OKURUN NOTLARINDAN


İnsanın trajedisi hayat keskinleştikçe yoğunlaşıyor sanki. Beki de Sophokles’ten bu yana anlatılan öykü hep aynı. Kimsin sen ey insan! Nereden geldin, nereye gidiyorsun? Ürkütücü bir soru bu. Dahası, yanıtı bilinmiyor ve açıklanmasına yönelik her bir çaba yeni sorulara da kaynaklık ediyor. Yalnızlık, yabancılaşma, düş ile karabasan arasında cereyan eden akla zarar yolculuklar, karanlıkta iğne aramaktan farksız bir uğraşa sürüklüyor insan evladını. Şanslıysanız iğne ayağınıza batar! Çaresiz, bir o kadar da amaçsız bir sorular yumağı karşımızdaki. Sonuçta daha kıyıcı, daha vahşi ve daha zor tanımlanır varlıklara dönüşüyoruz.
Keskin bir süreç bu. Acımasız. Yokluğu, aldanışı, korkuyu, tedirgin davranışları ve adressiz soruları yedeğine alıp yeni yeni yolculuklara yelken açmaktan başka çözüm bulamıyoruz belki de. Odessius’tan beri kaçıyoruz kısacası. Ulaşmak sandığımız bu tuhaf serüven yedi kat ellere savuruyor her birimizi. Kimi zaman küçük bir odada dağ gibi dalgalara kafa tutarken buluyoruz kendimizi ve bu garip durumdan hayat_ı hakikiye ile ilgili yani “tarifler” çıkarmaktan geri durmuyoruz. Yol alışlar yeni düşlerle, yeni düşler içinden çıkılmaz düşüncelerle halvet oluyor. Ne olursa olsun yeni çıkmazlarla, yeni uçurumlarla burun buruna geliyoruz ve yaşamın güzel bir “ayrıcalık”; sorular yumağının ise “erdem” olduğunu fark ediyoruz. Bizi bu pratikle buluşturan olgu ise sanatın ta kendisi. Yaratının ele avuca sığmayan haşarılığı! Şu umarsız ve trajik olduğunu ikide bir yinelediğimiz dünyada onun gerçek bir şans olduğunu söylemek hiç abartı değil kısacası.
İbrahim Yıldırım, son beş altı yıla sığdırdığı üç romanında sözünü ettiğim bu panik atağın tespitini yapmaya soyunmuş kanımca. Sonuna kadar sorguladığı, ısrarla kurcaladığı insanlık hallerinin “kıyısında” gezinmeyi bir görev edinmiş. Ancak, bir türlü yüzmeyi denemiyor... ne ki, suyun soğukluğunu, tuz oranını, kirliliğini birbiri ardına sıralamaktan da geri durmuyor. Bir tercih bu. Suya girmeden aktarılan bu “yüzmüşlük duygusu” sanatın - dolayısıyla yazının- tanımına denk düşen bir yaklaşım. Koca bir okyanusun yalnızca kıyısında dolaşarak, bir uçtan başlayıp diğer uca ulaşabilmeni n başka bir açıklaması yok. Şu okyanusu, insanoğlunun bilinmezliği diye adlandıralım en iyisi. Sonuçta Odessius’un yolculuğuna yalnızca kağıt üzerinden katılıyorsunuz ama yorgunluğu tüm bedeninizi sarabiliyor.
“Bıçkın ve Orta Halli” bu soy bir yolculuğun habercisi. Aklın gel gitlerini,yüreğin tedirginliklerini ve yabancılaşmanın ürkütücü serinliğini yazının gücüyle buluşturuyor. Nedense sayfaları çevirirken uzaktan iki başka kitabın da çığlıkları kulaklarıma kadar geldi: Vüsat O. Bener’in “Buzul çağının Virüsü” ve Faulkner’in “Ses ve Öfke”sinden kopup gelen bir uzak selamdı bu çığlıklar. Hayır, herhangi bir ortaklık yok bu kitaplar arasında, uzaktan akraba bile değiller; olan şey, yalnızca yazının gizemli gücünün içinizdeki höyüğü kıpırdatması ve yeni bilinmezlere ulaşmak için kazı yapmaya hazır olduğunuzu hissetmeniz aslında.
Karşı karşıya bulunduğunuz roman, çağdaş romanın farklı düzlemde bir tanımlamasını da yapıyor sanki. Anlatılanı bir kenara kaldırıyor ve yalnızca yolculuğun kendisini izlemeye başlıyorsunuz. Sözcüklerin yan yana gelerek oluşturduğu farklı bir mimariyle karşı karşıya kalmanın hazzı ve tedirginliği bir okur olarak sizi ele geçiriyor sonuçta. Kalemin -ya da bilgisayar klavyesinin- önüne geçtiğini fark ettiğiniz yazma çabasındaki bu çılgın ritm, bir noktadan sonra ardısıra sürüklemeye başlıyor sizi. Bir şeyler oluyor Tanrım! Yoksa şu tuhaf Edip Sönmez ben olabilir miyim? Evet, belki Edip Sönmez olmadığınızın bilincindesiniz henüz ama bir eylülzede olmadığınızı kim söyleyebilir! Yakın dönemin yalnızca sakıncasız tanıklığı bile pek çok insanı yaralamışken , hayır olayları değil duyguları ve korkuları bir kez daha bulandıran bu yazı sağanağını buzlu pencerenin gerisinden ürpererek izliyorsunuz. Anlatılan yalnızca bir cinayet öyküsü değil. Ayrıca öyleyse bile, öldürülen yalnızca yorgancı mı peki?
Bir ülkenin yakın tarihiyle ilgili olarak çok farklı öyküler anlatılabilir, çok farklı kurmaca geliştirilebilir mutlaka. İbrahim Yıldırım seçimini “cinnetten” yana yapıyor. Kıyısında gezindiği denize neden ayak ucunu bile değdirmediğini o zaman anlıyorsunuz: O su sizi yutabilir çünkü. Omurgasına cinayeti yerleştirmiş olan bu roman kurgusunun belki de dünyanın en eski öyküsünü bir kez daha anlatırken ne kadar diri, dikkatli ve atak olduğunu şaşırarak izliyorsunuz. Yeniden yazının gücü demeyeceğim, muhayyilenin akıl ötesi dansı bu. Salondaki diğer çılgınlar da müziğin ritmine kendilerini çoktan kaptırmışlar zaten: Raskolnikof’a, Foma Fomiç’e, Stanislaw Jerzy Lec’e az ötede bir başka çift, Emma Bovary ile Camus’un eşsiz “yabancı”sı eşlik ediyor bir de!
Belki de toplumsal cinnete ayna tutma çabası bütün bunlar. Edip Sönmez’in kendi kül hayaliyle hızla yer değiştiren keskin bir panorama! Günlükten tutanağa, tutanaktan belgeye...giderek romana dönüşen çarpıcı bir kurgu. Bir hezeyan dökümünü vakanüvise dönüştürme gayreti! Sözcüklerin tersine dönmesi,dahası büsbütün unutulması eşliğinde gerçekleştirilen, son otuz yılın kıyıya taşıdığı molozlara yakından bakış denemesi! Ancak, gizli hayatların kuyumcusu bir yazar İbrahim Yıldırım. Hayat_ı hakikiyeyi bir sepya fotoğraf tadıyla sunarken gözlem gücünü, ayrıntılara olan merakını okurundan esirgemiyor: “ Bir sabah Cağaloğlu Yokuşu’ndan inerken ansızın karşıma çıkan yaşlı bir esans satıcısı, lastik pompayla yüzüme tuhaf bir koku sıkmış, ardından kolundaki cam kutunun içindeki şişeleri göstermişti: lavantası, yasemini, ıtırı ve menekşesi de vardı; bana sıktığı ise Macarsuyu dediği bir şeydi ve bu koku, zihnimde yer yer sasılaşmış çilek reçeli ağdasına hızla saldırmış, delip, parçalayıp, bileşimini değiştirmişti. Yaz bahçesinde kaynayan tencereden artık çilekle birlikte uçucu ve yakıcı keskin bir koku da yayılıyordu. Burun deliklerimden beynime akan yağlı uyarıcının sakladığım kokuyu değiştirmesinden hoşlanmamış, satıcıya çilek esansı almak istediğimi söylemiş, olmadığını öğrenince adamın pompayı yüzüme yeniden sıkmasına engel olup yürümüştüm. Esansçı peşim sıra yürümüş, Macarsuyu’nun içinde biberiye ve gül esansı olduğunu söyleyip, almam için yalvarmıştı... sy.232”
Bilinç akımının bir sonrası, bilinç ötesinin kapısını zorluyor olmalı. Yolundan çıkan yazının, üstlendiği görevin ne denli planlı ve disiplinli bir çalışmanın sonucu ortaya çıktığını anlamak için öncelikle değerbilir bir okur olmak gerekiyor belki de. Dizginlenemeyen kelamın akılla delilik arasındaki gidiş gelişlerini yalnızca soldan sağa bir okumayla gerçekleştirirseniz kimi kitaptan yeterince tad alamazsınız bir de. Ben Bıçkın ve Orta Halli adlı romanı, kitabın bana önerdiği bir yerde Ketçe’de okudum bu yüzden. Benim gidiş gelişlerim ise Ketçe ile keşke arasında oldu.
Okudum ve yineledim: Evet, önce “ses” vardı mutlaka. Ancak onun hemen ardından sese dönüşüp sökün eden sorulara ise kimse dur demedi. Bu da bizim tesellimiz olsun!

/Radikal Kitap 2003/






“İKİNCİ YENİ” ROMAN!




Günümüzde yazılan romanın iyi bir izleyicisi olmak, dünyanın gidişatıyla ilgili olarak sağlıklı düşüncelere sahip olma konusunda hayli önemli bir ölçüt belki de. Evet, bugün özellikle Kıta Avrupası’nda roman olgun dönemini yaşıyor ve yayınlanıp dilimize kazandırılan kimi yapıtlar bunun kanıtı olmaya devam ediyor. Edward Carey yetmiş doğumlu bir İngiliz yazar. “Gözlemevi Hikayeleri”, öğrendiğimiz kadarıyla ikinci yapıtı. Şaşırtıcı bir kurgusu, ilginç açılımları ve ironiyle bezenmiş göndermeleri, “iyi romanın” ayırdında olan okurlar için tam bir şölen.
Carey, aralarında Calvino, Grass, Julian Barnes, Tournier, Kundera gibi yazarların da bulunduğu çağdaş romancılar zincirinin şimdilik son halkası sanki. Yaşadığı dünyayı keskin ve acımasız nazarlarla izleyen genç bir yazarın şaşırtıcı bir yapıtıyla karşı karşıya olduğumuzu söylemek “yiğidin hakkının vermek” olarak yorumlanmalı. Yaşadığımız zaman dilimi hayli ilginç aslında. Eskilerin çılgınlık olarak niteleyebilecekleri tutum ve davranışların giderek “sıradanlaştığı” bir döneme tanıklık ettiğimizi söylemek fazla mı olur yoksa?
Artık şaşırmadan izlediğimiz çarpıcı haberlerin özünde “çizgi dışı” yaşamların kanıksanan yinelemeleri yok mu sanki! Bu tür haberlerde zaman zaman rastladığımız çöp evler belki de savımızın küçücük bir örneği yalnızca. İnsanoğlunun biriktirme merakı, hele hele bu işlevi yerine getirirken yaşadıkları -göze aldıkları- elbette bambaşka serüvenlere işaret ediyor . “Gözlemevi Hikayeleri”nin kahramanı de sonuç olarak bir biriktirme ustası, ya da klasik söylemle bir koleksiyoncu aslında. Edward Carey, romanının odağına tıpkı kendisi gibi genç bir adamı yerleştirmiş. Francis Orme adlı kahramanımız bir zamanlar bir malikane olan büyük evi kendi özel koleksiyonu için mekan olarak seçmiş. Bundan sonra yapacağı bütün iş , her biri birbirinden kıymetli olan parçacıkların sayısını arttırmaktan ibaret elbette. Kolayca tahmin edebileceğiniz gibi, bir büyük koleksiyon ya da bir küçük kozmos!
Edward Carey romanına yalnızca nesneleri istiflemiyor bu arada. Bir puzzle oyunu gibi parçaları giderek yerleştiriyor ve anlatısını bir büyük resme dönüştürüyor. Kitapta kaçınılmaz olarak insanlara da yer var mutlaka! Ne var ki, okur romandaki insanların da koleksiyona “dahil” olduklarını kısa zamanda fark edecektir. Evde hala yaşayan insanlar vardır ve her biri birbirinden ilginç bu karakterler, mekanın gerçek bir kozmos olduğunu kanıtlayacak davranışlar sergilemekten geri durmayacaklardır. Kimi belleğini çoktan yitirmiş ve amaçsız bir biçimde gezinmektedir örneğin. Kitap ilerledikçe okurun romana hakimiyeti giderek artacak ve bu çok parçalı resmin her bir parçasında gizlenmekte olan küçük gizler bir bir ortaya çıkacaktır. Bellek yitirmeler yerini hatırlamalara bırakacak ve gözlemevine ev sahipliği yapan ilginç konutun aslında yaşadığımız dünyanın benzersiz bir ironisi olduğu anlaşılacaktır.
Evet, yeni bir anlatım, kurgu ve şaşırtıcı bir sonuç. Belki de günümüz okurunun beklediği yeni bir roman tanımı için uygun bir “örnekleme”. Tıpkı yazının başında saydığımız yazarların çabalarının bir devamı gibi. “Önce bir insan alınır, kabuğundan soyulur ve yeniden biçimlendirilir...”
Seksenli yıllarda, Fransız yazarların başını çektiği “Yeni Roman”ın belki de gecikmeyle yerini bulmuş bir tanımı bu. Yine de bu yol haritasındaki temel durakların, yani Robbe- Grillet’in, Butor’un, Sarraute’in, Simon’un haklarını teslim etmek gerekiyor. Tıpkı, bu son kuşağın çağın yaşam pratiğiyle daha sağlıklı, daha “zamanında” ve daha “eğlenceli” bir buluşma gerçekleştirdiklerini söylemenin doğru olacağı gibi. Daha önceki bir yazımda, Carey benzeri bir yazarın da Rusya’dan çıktığını ve Pelevin’in hayli şaşırtıcı romanlara imza attığını belirttiğimi hatırlıyorum.

Sevginin, çürümenin, dostluk ve dayanışmanın ama ille de hayatın yepyeni bir tanımından yola çıkılarak kaleme alınan bu romanlar, sanki kendine has okur kitlesini de oluşturuyor. Belleksiz toplumların dünden yarına taşıyacak hiçbir yükleri yoktur ve insan o sonsuz yalnızlığıyla giderek nesneleşmektedir. Bu gerçeğin altını çizen, üstelik bunu eğlenceli bir roman kurgusuyla dile getiren bir çalışmayı “geleceğin romanı” olarak selamlamaktan daha doğal bir şey olamaz mutlaka. Çağın en büyük tehlikesi olan yalnızlığın ve bunun doğal sonucu sevgisizliğin hemen kapımızın arkasında bekleyen bir tehdit olduğunu aktarmak, küçümsenecek bir yazarlık başarısı olmasa gerek.
Edward Carey bunu gerçekleştiriyor ve fetiş nesnelerden yola çıkarak bizlere eğlenceli, acımasız, keskin ama bir o kadar da şaşırtıcı bir çağdaş masal anlatıyor. Bu kitabın kapağını kapayınca, çevrenizi saran nesnelere, hatta giderek insanlara daha farklı gözle bakmanız da mümkün. Çünkü her birimiz bu çağın bireyleriyiz ve belki de hiç farkına varmadan pek çok nesneyi birbirinin üstüne istiflemekten geri durmuyoruz. Benim şimdilik önerim, biriktirilen nesnelerin yalnızca kitaplarla sınırlı kalması.
Düşüncemi yinelemekle yetiniyorum bu yüzden. Dünya hızla değişiyor ve değişen dünya yeryüzünün yeni konuklarıyla bambaşka bir düzlemde, farklı bir “uyum” gerçekleştiriyor. Algılamada, alışkanlıklarda, hazlarda ve düşüncelerde kendini gösteren bu yeni tarz kendi yazınsal gerçeğini de oluşturmaktan geri kalmıyor sonuçta. Yeni romanı izlemek, değişen dünyaya “keskin ve haşarı” gözlerle bir kez daha nazar atmak için iyi bir olanak. Okuma keyfi ise bu güzel çabanın “mütemmim cüzü” yalnızca.
Sahi, bir okur bir kitaptan daha başka ne bekleyebilir ki!











30.01.2008
2458






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.