Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Güzel Aldanış


02.08.2008




İnişi çıkışı olan bir yol olmanın ötesinde nedir yokuş? İşi yokuşa sürmeden onun analojiye en fazla olanak tanıyan sözcüklerden biri olduğu noktasında buluşalım! Hayatın zorlu bir yokuş olduğundan dem vuran söyleşiye kulak misafiri olmayan bir Allah’ın kulu var mıdır örneğin? Söz konusu söyleşide -bir monolog mu demeli?- tüketilecek ikinci cümlenin sonu, sizi başarıya ulaşan sürecin zorlu bir yokuşa benzetileceği o eşsiz ve yaratıcı! benzetmeyle burun buruna getirecektir mutlaka. Evet, öyle ya da böyle tırmanılması kaçınılmaz tüm tariflerin aynı adrese çıkması bir rastlantı değildir. Yokuş hayatın temel karakteristiğidir ve her yer ve durumda olduğu gibi çıkılacak yokuşlarda da ayrımcılık vardır!

Yokuşla ilgili eğretileme kavşağındaki ilk karşılaşmam Bizim Yokuş’ta olmalı! O zamanlar yayıncılığın yüreği İstanbul’un Cağaloğlu semtinde atardı ve eski kalemlerin verdiği adla, Sirkeci’den Çemberlitaş’a doğru tırmanan zorlu yol Bizim Yokuş olarak adlandırılırdı. Bizim Yokuş’un isim babası, belleğim beni yanıltmıyorsa Yusuf Ziya Ortaç’tır. Basın yayın dünyasının ilginç portrelerini o eşsiz Türkçe’siyle aynı adı taşıyan kitabında dile getiren Yusuf Ziya’yı, meraklıları dönemin ünlü güldürü dergisi Akbaba’nın yayıncısı olarak da hatırlayacaklardır. Belleğimdeki bir diğer yokuş da sevgili yazarım Aziz Nesin’in Böyle Gelmiş Böyle Gitmez üst başlığını taşıyan anılar toplamının ilk cildine verdiği o güzel adla ilgili olmalı: Yokuşun Başı. Anı yazarının yine Bizim Yokuş’u arşınlayanlar takımından olması, hele hele Yusuf Ziya’nın Akbaba’sında uzun süre soluklanması hayatın bir başka tuhaflığıyla açıklanmalı.

.Söz bu noktada ister istemez o sevimsiz kavramla buluşuyor sanki. Evet, başarıya ulaşmak için istemenin hemen yanına yerleştirilmesi kaçınılmaz olan ve yüzdelik dilimin büyük payını kendisiyle ilişkilendiren “çalışmaktan” söz ediyorum elbette. İlk gençliğimizde yetişkinlerden duydukça tüylerimizi diken diken eden bu acıtıcı öğüdün, aslında hayatın her alanında karşımıza çıkmaya gönüllü yazıldığını da yaşarak öğreniyoruz. Bu öğretiyi edinmek için çalışkan olmaya da gerek yok, inanın!

Yokuş, doğası gereği yorucu bir sözcük aslında. İlk elde insanın soluğunu kesen bir yanı var. Ne ki, kışkırtıcı bir yan da saklıyor sinesinde. Oyun oynarken içimizde canlı tutmaya çalıştığımız kazanma azmini, benzeri bir durumda, rakip olarak kabullendiğimiz yokuşa karşı da büyütüyoruz. Tepe noktasına ulaştığımız anda ise, yüreğimizi dolduran başarı çığlıklarının yırtıcılığına kulak vermeye çalışıyoruz. Tek kişilik bir ayin bu. Yokuşun, yalnız başına hakkından gelinesi bir rakip olduğunu da hatırlatıyor her birimize.

Bacakları titreten bu zorlu eğretilemenin, bünyesinde gizli tuzaklar taşıdığını fark etmek için de, en azından belli bir mesafeyi geride bırakmanın kaçınılmaz olduğunu kabul edin lütfen. Kimilerinin çıkma telaşındayken kimilerinin de hızla inmekte olduğu gerçeğiyle yüz yüzeyiz. İniş ve çıkışla ilgili açılımlar ise, felsefi olmanın da ötesinde tehlikeli kavşaklara getirip bırakacaktır insan evladını. Yokuş şaşkını olmanın tatsızlığı ise “nihai” amacın belleğe de ihanetiyle ilgili çünkü. Hangi gerekçeyle yola çıktığını unutan bir yolcudan ne kendine ne de bir başkasına hayır gelir açıkçası. Bu büyük ve savlı sözler de bir yana, yokuşun vaat ettikleri ne anlama geliyor dersiniz? İdealler, gelecek tasarımları, erdemli davranışlar... hepsi hepsi eninde sonunda nefesi iyi ayarlamakla ilintili. Bu çabanın, tıpkı beklentiler gibi “tek başına bayraklaştırılacağı” ise yalnızca bir masal! Evet, dikkatli bakarsanız söz konusu yokuşta sizin gibi daha yüzlercesinin düşe kalka yol almaya çalıştığını fark edeceksiniz. Sahi, verilen ilk molada yolu içinden çıkılmaz hale getiren şu mıcırı düzleştirmeyi önermeye ne dersiniz peki?

Kimi sorunun yanıtı anlamla buluşmaz gerçekten. Bir tavla oyununun sonunda kazananın içini dolduran çocuksu sevinç bir ikinci ödüle gereksinim duyurmayacaktır. Sonuç olarak oyunun kendisiyle yetinme becerisi bile bir olgunluk, bir bilgelik değil midir yoksa? Tepe noktasında sizleri iyi kötü neyin beklediğini bildiğiniz bir yolculuğun sürprizler ötesinde bir hoşluk barındırmasının tek açıklaması nedir öyleyse? Yolculuğun bizatihi kendisi olarak adlandıracağım bu soruyu. Ah, bana ait bir yargı da değil bu biliyorum; yokuşun iyi kötü hakkından gelmiş her ademoğlunun kendi kendine tarifini yapabileceği bir yolculuktan dem vuruyorum. Yaşadık ve ne güzel ki tükettik yokuşları! Bu az şey mi diyecektir bir başkası. Yokuş benim kendimle yüzleşmeme bir gerekçedir diye fısıldayacaktır en sessiz olanımız. Yokuş aslında içimdeki uçurumla savaşmamdan başka bir şey değildir diyen birinin ise yalnızca elini öpmekle yetinelim derim ben. Evet, sorgulamayı sürdürürseniz bunu kulağınıza fısıldayacak biriyle de mutlaka karşılaşacaksınız.

İyi bir hayat iyi bir yolculuktur diye bitirelim bu denemeyi. İyi bir yolcunun anıları keyifle dinlenir, yazıldıysa coşkuyla okunur; hepimizin malumudur bu. Sonuçta, kubbede bırakılacak o hoş sedanın yokuşun tepesinden bırakılan küçücük bir kartopundan farklı olmadığını düşünmek yersiz olmayacak. Koca bir sevgi yumağıyla özetlenebilecek bir hayatın armağanı ise dizlerdeki sızıları unutturmaya da yetecektir.

Öyleyse yola devam. Yokuşu tamamlamak yalnızca güzel bir aldanıştır çünkü.












02.08.2008
2424






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.