Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Eşlemeler


Eşlemeler



Savaş / Salaş


Bıraktığın gibi ortalık, ne zaman dilersen o zaman dön. Bir iki gün yoğun bir telaş yaşanır; kıyı köşe temizlik, bir parmak toz, binlerce ölü! Ama aklım zehir diyor telefona hiç çıkmayan. Dili paslı bu yüzden, sözcükleri taş. İçmek belki diyor, sünger çekmek olacakların üstüne, daha başındayken unutmak savaşı. Sahi bildiğin salaş bir meyhane var mı?



.

Sabah / Bach

Acıktı çocuk. Dolabı karıştırıyor. Dişine göre bir şey bulsa söylenmeyecek ama bir çocuk ne zaman dişine göre bir şey bulmuş! Müzik ötelerden bir yerden geliyor. Birdenbire sarsıyor camları. Her zamanki gürültü diye kükrüyor babası. Çocuk cama yapışıyor. Dişine göre değilse bile kulağına göre bir şey buldu sonunda. Dün sabah da tatmıştı bundan. Daha önceki sabah da! Babası kapıya yöneliyor; o durdurmak istiyor ancak ne yapabilir! Pencereyi açıyor. Kısa süren bir saltanatı olacak sabahın; önce üzülecek evet, sonra dolaba yönelecek.


.

Çay / Limon

Hemen gidiyor. Sözün ortasında, kavganın başlangıcında. Aşk ölümdür diyor ve bir kez daha kanıyor bakışları. Çayını bitirseydin diyor sessizce. Limonlu çay sevmem diye yanıtlıyor onu. Ama çayına limon koymadım ki! Bunu bir daha düşünsen keşke diyor ayaktaki. Hemen gidiyor. Sözün ortasında, kavganın başlangıcında; çayın sıcağında.






.

Para / Parazit


Sonunda elde etti, yani herkesin sahip olmak istediğinden daha fazlasını. İyi dedi karısı, hiç değilse bundan sonra sorunumuz olmayacak. Ya da başka türden sorunlar, dedi ona. Hiç gülmüyor! Mutlu olmasını bilmiyor bu adam diye düşündü karısı. İstemediği kadar parası var, yüzü yine de gülmüyor, evet istemediğim kadar diye karşıladı onu; belki bir zamanlar istediğim kadar bir paranın beni sırtlayıp götüreceği gezegen daha farklı bir yer olurdu. Üşüdü birden, önce sıcak bir ev almalı dedi; ardından sıcak bir çorba ve sıcak geceler. Belki de beni fazla görüyor dedi kadın, yani bundan sonrası için. Para bütün hastalıkları ortaya çıkarır demişti bir dostu; doktor değildi ama bilgeydi; turnusol kağıdı gibi bünyene daldırıp çıkarırsan tüm fazlalıkların onunla birlikte renk değiştirmiş olduğunu görürsün. Belki de hiçbir şey almamalıyız dedi adam; ne sıcak bir ev, ne sıcak bir çorba. Birazdan dünya tam ortasından kırılacak ve bir ağızdan haykıracağız; evet o koca parazit hayatın ta kendisiymiş!



.

Güz / Güzin


Bunu anlatacağım günün birinde; söz verdim çünkü, sözcüklerle değilse bile sessizliğimle. Yazın öfkesinden kurtulmadan , sığınmadan soğuğun karnına; o küçük zaman diliminde, o kendini yitirmiş o kapı aralığında dokunacağım küçük camına. Buradayım diyeceğim, sesimle buluşmasan da. Sonra hepsi aynı yerde toplanacaklar; kayıp ozanlar, yorgun yontucular , eğlenceli müzisyenler. Güzin hepsinin boyasında olacak, dizelerine konacak şiirlerinin, şarkılarıyla birlikte sabahı yoklayacak . Gün sarı bir sabahla karşılayacak ıssızlığı: ah hep böyle olmaz mı zaten! Bir sevgili yoktur, varmış sanırsın; bir sevgili vardır, usanırsın!

.

Yaban / Yabancı


Yeni yılın ilk günü; evden sessizce süzüldü sokağa. Kimsecikler yok henüz. Ona ulaşacak ve hazırladığı en güzel cümleyi fısıldayacak. Yeni yılın ilk cümlesi tüm yıla dağılan bir armağana dönüşecek . Bunu sık yapıyor; uyumsuzluğuna, yabanlığına hiçbir giysi giydirmiyor ve bu çıplaklığıyla sunuyor kendisini. Ne yapayım, bu benim işte. Kabul edin ve birlikte rahatlayalım. Bu benim; ama iyi, ama dürüst ama kendi! Belki bu kez başaracak; şu yeni yılın ilk sabahında. Adımları hızlanıyor. Birazdan orada olacak. Belki uyanmıştır, sürpriz cümleden, ilk kelamdan habersiz. Uyanmasa da ne fark eder, önce duyduklarıyla karşılayacak yeni günü, yeni yılı, yeni her şeyi. Adamı o sırada fark ediyor. Karanlık giysili, şaşkın ve tedirgin. Doğrudan üstüne geliyor; ah, diyor işte şimdi büyü bozulacak. Bozulacak! Bir park adı soruyor adam, gerçekten de ilk kez duyduğu bir ad bu ve yapabileceği hiçbir şey yok. “Ben yabancıyım..” diye fısıldıyor adama. Sert, kararlı ve soğuk bir sesin üstlendiği bu tuhaf anlam büyüyü bozarak sabahın içinde dağılıyor.


.

Isı / Issız


Bu gece buradayız; bu eski konakta dedi kervan başı. Yıkıldılar; eşyayla, fikirle yıkıldılar, gün inmemişti ve bir süre daha yol alırız diye düşünmüşlerdi: düşlerdeki vahaya, yitmiş bir seraba ne kadar kaldı? Kervan başı çubuğunu yakmış, ıssıza meydan okurcasına dumanını savurmaya başlamıştı. Uzun bir gece olacak dedi ihtiyar, vücudum giderek soğuyacak, ne ki beni hayatla yeniden buluşturacak olan ılık sabahla asla öpüşmeyecek. Şafağın sökmesini bekle dedi kervan başı; eğer yoksan üstünü örtersin; varsan çoğaltırsın bizi, kavuşma umudumuzu kamçılarsın. Yanıt vermedi ihtiyar, üstünü örtmeyi seçti. Isı her köşeden, her bedenden hızla uzaklaşıyordu.


.

Marş / Market


Gelip dayandığı. Önce yavaş, giderek tempolu, bir marşa eşlik eder gibi! Yıllardır yürüyorum aslında, kazanıyor ve harcıyorum; bir gidiş ve üç dönüş. Hayatı özetliyorsun diyor öteki ama başka türlü olacağını da düşünme sakın diye sürdürüyor. Günün birinde tempon düşecek, dahası hepten yavaşlayacaksın, ama gözün arkada kalacak; o gün, hani marketlerin içlerine girilmeyecek kadar tıka basa dolu oldukları o gün!


.

Çakal / Çala


Yazdıklarını sildim. Sevmedim, çala kalem yazmışsın; sildim çünkü sen yazsan da bana yazılmıştı onlar; benimdi, sahiptim ve ne kadar gerçek olduklarına da ben karar verebilirdim. Öyleyse bir şey söylemene de gerek yok; gözlerini yumdun, kabul ettin. Dahası yazmana da belki; anlatmana da, biliyorsun bir çakalın izini süremezsin. Ayağı dört bir yana da basar! Bastıklarımı asla silmedim!






.

Sığınmak / Sınamak


Bu gün görünmedin. Ülkene kapatmış olmalısın kendini. Küçük kulüben büyük sığınağın. Çoğaldığını duydum, geceleri kentin dört bir yanına salıyormuşsun gövdeni; kırk haramilerin ganimetle dönüyorlarmış gün ağarırken ve evet diyormuş içlerinden biri, sınadın ve yitirdin. Bir sonraya kadar özgürsün bu yüzden. Yeniden deneyecek ve bir kez daha yenileceksin. Ne zamana kadar? Soru eriyip gidiyor. Bir plastik bidona çarpıp parçalanıyor sonra. Yarın da görünmeyeceksin ve ben kendi kendime mırıldanacağım. Yalnızca bir tanesiyim gün doğumunda yolunu kaybedenlerden!

.


Temmuz / Aralık


Çirkindi sevgilisi. Ama güzel gülüyor derdi; güzel bakıyor ve güzel şeyler söylüyor. Temmuz’un perdesini çektik. Bir serinliğin hemen öncesi. Kapıyı aralık bırakma diye ekledi ardından. Sözlerin bittiği yer olur, bakışların yorulduğu ve bakarsın aralıktan içeriye bir güzellik süzülmüş!


.

Tuhaf / Tuhaf

Çekip gidenlerin sayısı: dedi, sustu sonra. Çok elli olmak gerek, hani beş elin parmakları kadar diyebilmek için. Şaşkınlıkla izlediğim bir resmi geçide dönüyor hayat ve ne zaman katılacağımı kestiremediğim bu tuhaf törenin hiçbir kuralını bilmiyorum. Haberler başlıyor diye seslendi yeğeni. Şapkasını çıkardı, terini sildi ve kulaklarını tıkadı. Bunu yapması gerek; bu tuhaf alışkanlığı edinmesi. Zaman sessizce sövüyor çünkü; en tuhafı bu, evet.







Çıkrık/ Uyku

Uzun gecelerin eşlikçisidir hatırlayabildiğim şarkılar, diye okşadı kedisini. Bıyıklarını kıpırdattı duman renkli kedi; ama bütün kediler gibi yaptı ve asla yüz vermedi geçmişe; anıları dikkate almadı. Sana eski bir çıkrığın şarkısını söylesem şimdi, kuyruğunla eşlik edersin, diye fısıldadı kulağına. Işığı fark edersin ve ayakların kendiliğinden hızlanır. Karanlığa kalmadan yetişmek istersin, orası her neresiyse artık. Bütün korkun gecikmek ve yeniden kedi olmaktır. Günün birinde esnemek bile gelmez içinden. Belki de herkesin, her şeyin gözü uykundadır. Evet, bir çıkrık düzeniyle zamanı güzel öğüten o esrarlı uykundadır, neden olmasın!



Alabalık / Kalabalık

Güzel aldatmacalar istiyorum diyor içeri girer girmez. Satıcı pişkin, paket mi yapayım diye yanıtlıyor. İşte diyor öfkeyle, yine onlardan biri. Şakası sıradan, dahası zekadan uzak! Yeni ürün çeşitlerimizi bekleyeceksiniz öncelikle, diye birden ciddileşiyor satıcı. Üstelik en az otuz yıl garantili diye sürdürüyor. Yanıtlamıyor onu. Marketin duvarına iğreti tutturulmuş olan fotoğrafa gözü takılıyor. Büyük bir meydanı doldurmuş binlerce insan. Dikkatinizi çekeceğini biliyordum ama inanın ilk nazarda kullananın elinde kalan cinsten bir şey bu diye konuşmayı sürdürüyor tezgahın arkasındaki. Oyalanmıyor; bir olta alıp çıkıyor sonunda. Göle kadar yürüyecek. Becerebilirse balık çekecek durgun sudan ve ihtimal bu beklentisi asla gerçekleşmeyecek. Güzel aldatmacalar oltayla çıkaramayacağımız bir su birikintisinde ısrarla sahibini bekliyor olacak. İnsancıklar düş balığın peşinde koşturup durmaktan oltanın ucunda sallananın aslında kendileri olduğunu hiçbir zaman fark edemeyecekler.



Turna / Yaban Ördeği

Sokağın sonundaki evde oturuyorum dedi genç kız. İstediğin zaman görmeye gelebilirsin. Seni mi, dedi genç adam. Beni zaten gördün dedi kız gülerek, yaban ördeğimden söz ediyorum. Bir yaban ördeğin mi var yani? Evet diyor genç kız karton bardaktaki suyu içiyor. İlginç diyor genç adam, yani evde beslenen bir yaban ördeğine yaban demek doğru olur mu bilmem. Hey, diyor genç kız, o evde beslenen benim; bakılan, korunan benim. Bu yüzden yaban değilsin, diye gülümsüyor genç adam. Benim ise yalnızca bir turnam var. Görmek isterdim, diyor kız. Genç adam işaret parmağını uzatıyor, dağları gösteriyor, çok uzakları. Şiirleri, türküleri ve ayrılıkları gösteriyor. Bıraksalar kızı öpecek; ne ki yalnızca iç çekiyor. Yollarımız çoktan ayrıldı onunla. O şimdi gerçek bir yaban ördeği görmek istiyor!



Karbon / Körlük


Gözlerinin ışığa alışması için çok zaman geçmesi gerekiyor. Geçici körlük. O anda baktığın her şeyi düşlediğin gibi görebildiğini fark ediyorsun. Pullarından arınmış; aklı temiz, akışı kusursuz ve ruhu beyazın ikiz kardeşi gibi tıpkı! İstersen, evet görmemen bile mümkün, seçim sana kalmış diyor öteden biri. Elindeki karbonu üstüne yaymaya çalışıyor; korunmak için değil, çoğaltmak için kendini. Aklından geçen kaçmak yalnızca. Olabildiğince uzağa! Benzerinden binlercesinin yaşadığı geçici körlük hiçbir coğrafyaya sığmaz, hiçbir kutsal kitabı yaklaştırmaz yanına!


Dirim/ Sıcaklık

Belki bir yerde karşılaşmışsınızdır, çünkü o da yabancı gelmiyor sana. Dikkatle bakıyor yüzüne. Gözlerinin ardından dolanıyor, beyninde geziniyor, bir su gibi akarak yapıyor bunu; bir su damlası kadar güzel zaten. Bir araştırma yaptığından söz ediyorsun, niyetin biraz da onun aklını çelmek aslında. Dirimin mucizesi üzerine ne türden bir araştırma yapılabilir ki zaten. Ama yudumlanacak bir kırmızı şarabın eşliğine hizmet edecekse, ve evet bu gerçek bir mucizeye dönüşecekse , her şey bilimin tanımıyla buluşur, yemin edebilirsin buna. Saç diplerinde bir terleme hissediyorsun. Tarifsiz bir sıcaklık bu; kendi kendini parmak uçlarına sürgün eden bir başlangıç. Buhar olsan nerede yuvalanırdın acaba? Bunu da sen uydurdun sonunda. Bir araştırma konusu o an var oldu. Belki de bir yerde karşılaştınız gerçekten. Herhangi bir tarihte, herhangi bir yerde onunla burun buruna gelen sen olmasan bile, evet karşılaştık! Herkes herkesten küçük bir gülümseme yüklenmiştir, biliyorsun. Tezinin bir başka amacı da bunu kanıtlamak olmalı. Kağıdın ve kalemin hükümranlığından kurtularak yapıyorsun bunu. Aşk dirime kılavuzluk ediyor!



Karar / İnce

Bir şairin adını sakladım başlığa, kimse tanımaz onu ölmüş şairlerden başka. Kırılmış camdan yansıyor yüzün, sonra yüklenip karşı ülkeye taşıyorlar hırçın gövdeni! Kalbini örten yapraktan süzülürken ince bir kan ; karar verdin, yeniden döneceksin ülkene.


Barut / Elhamra


Uçsuz bozkırlarından geliyorsun Kubilay’ın. İlklerin gözlemcisi küçük bir çocuk, yitik bir prens değil misin? Resimlerde nakışlarda, tasvirlerde kalan göz izinden tanıyoruz seni. Yüz vermediğini anlatıyorlar onca tansığa; hayır tarihe de geçmemişsin hiçbirini. Gördüm ancak unuttum dediğini bildiriyor bir serdengeçti. Bunu söylemeyi seçtiğine yemin billah ederek üstelik! Barutu dumana, dumanı yazıya çevirmişsin ama okunsun da istememişsin. Dokunduğun yerde ne kervan konaklamış, ne Elhamra yükselmiş! Söylediler, kulak kesildim; unuttular en başından anlattım; yemin billah ederek!



Tan / Kırbaç

Erken davrandı o sabah. İşleri bitirmeliyim dedi kendi kendine. Dünyanın işi bitmez oğul diye seslendi dip odadan anası. Tan vakti! Bu gün ne kadar yol alırsam yarın o kadar uzatacağım menzili diye mırıldandı. Kırbacı söktü aldı duvardan. Uzun uzun esnedi; sofaya çıktı, balkona geçti ardından; serin havayla yüzünü buluşturdu. Gözleri yandı yanmasına ama sisi ısrarla soludu. Kırbacı boşluğa salladı. Güne haddini bildirdim lakin sıra bana gelmiyor. Kuşanacağım hiçbir güzellik kalmadı, adım gibi biliyorum bunu. Sabah kadar vurdumduymaz, meşe kadar dayanıklıyım ama neye yarar! Öfke de , kırbaç da, sırt da bende bu yüzden. Ardından boşluğa savruldu. Kırbaçla birlikte.


Durak / Telaş


Biraz daha beklesek diyor başında kasket olanı; Yani şimdiye kadar hep yaptığımız gibi. İnce bir ironi taşıyor söylediği. Cümlesini tamamladığı an gülmeye başlıyor. Öbürünün umurunda değil. Her zaman güldürmüştür yanındakileri. Ama bu durakta bir şeylerin değişmesini istiyor. Israrla istiyor bunu; sessizce istiyor. Telaşlanma diyor kasketli. Sonraki araba yolun başında birazdan görünecektir nasıl olsa. Hiçbir zaman gelmeyecek diyor öbürü. Onu tanımıyorlar, gülmekle yetiniyorlar yalnızca. Ama bu kez başka. Bir şeyler değişiyor ve o durakta sessizce başlatıyor bunu. Gelip dayanacakları son yerdeler ve anlaşılmaz sözcükler geveleyerek zaman kazanmaya çalışıyor. Belki de hayatı herkes kendisi öğrenmeli. Doğumdaki güzelliği ölümün gizemiyle kendisi buluşturmalı bir insan. Esaslı bir düğüm atmalı; telaştan uzak bir fiyonkla tamamlamalı örneğin. Çok uzağa bakmalı ve burada batan güneşin bir başka yerde günü aydınlattığını hatırlamalı. Diğeri kasketi öne deviriyor; her zaman yaptığı yalnızca bu.


Sözcük / Sözcük

Şimdi söyleyeceğim sözcüğü yineler misin dedi büyük babası. Yinelerim diyor usulca. Büyükbaba sözcüklerin en güzelini aramaya başlıyor. Bir yıldız daha göndermeyi deneyecek gökyüzüne; varlığını ışıtacak ve taçlandıracak köhne ömrünü. Bir sözcük, diye mırıldanıyor. Sözcük diye yineliyor küçük adam. Ah çocuk, diye gülümsüyor sonunda; yetmiş yıllık bir arayışın hemen başındasın ama kimse bilmeyecek bunu. Sen, ben ve sabırsız gökyüzünün dışında kimse bilmeyecek. Bir sözcük belki de en bulunmazıdır yıldızların.






Serapa / Serap


Aramaktan vazgeçeceğimi biliyordun. Usanır insanoğlu; gün gelir, yalnızca kendisiyle buluşur. Serapa sen doluydu bahçem / şimdi bahçe çöl, sen serapsın serapa! Üstünü çiziyorum satırların. Kağıt yırtılıyor; gözlerim kum doluyor.



Köpük / Ekran

Bir masaya yığmışlar dünyanın bütün biriktirdiklerini; şimdi nasıl bir doymazlıkla talan ediyorlar. Tutanın elinde kalıyor diye güldü biri; ekran gülüşüyle, yırtıcı, utanmaz ve tarifsiz bir gülüştü bu. Sessizce onayladılar. Köpüğü görmek isterdim diye sızlandı en uçtaki; dönüp bakmadılar bile ama son söyledikleri herkesin kulağında. Bir sudan, taze bir sudan ne kalır geriye? Ah, bir köpük her zaman hatırlatacak kendisini. Köpüğün direnci hayata; hayatın direnci zamana!




Köşe başı/ Çocukluk

Kimi saklıyor o fotoğraflar? Bellek nankördür ve sepya asla dikiş tutturamadı renkler dünyasında. Köşe başı çakılı bir çardaktır diyor yaşlı adam. Çivileri gövdeyle çoktan hemhal olmuştur yemin ederim. Sohbetin tadı, yaşlının bilgeliği ve kararında giden bir hayatın fazileti akşamın alacasıyla çoktan buluşmuştur diye sürdürüyor. Anlattığın şey benim çocukluğumdu diye doğruluyorum yerimden. Kimin değil ki diye söyleniyor belli belirsiz. Yaşlının bilgeliği bu. Geceyi kucaklıyoruz.





Kutup / Ayna


Sonunda ayrıldılar. Kadın usandığını söylemişti son gece. Yemek masasındaydılar ve evet, masanın üstündekiler bile aynıydı ona göre! Oysa sabah uyandığımda kendimi bir başka bulabilmeliyim, demişti kadın; bir başka adrese yönlenmiş, hayatla ilgili bir başka tarifin peşi sıra yola çıkmaya hazır! Belki bir başka hayat arkadaşıyla demişti adam. Bu ahmakça sözcüklerin ağzından dökülmesine engel olamamıştı; ah, bütün erkekler yapar bunu, koca bir güven yerle bir olur ve nasıl bir çaresizlik, terk edilmişlik kaplar kırılgan yürekleri! Hayır diye yanıtlamıştı kadın onu. Seni seviyorum, sabahları seninle uyanmayı da seviyorum ama bütün bunlar beni anlamana yetmiyor. Gün ışırken uyandığında kadını yanında göremedi; şu yemek masasındaki kısa nottan başka hiçbir iz bırakmamıştı geride. Kutup diyordu kadın, en uzağımda ama ulaşırsam belki en yakınımdakini bile gösterecek bana. Buzun en saf, en dayanıklı ayna olduğunu öğretecek. Yolunda giden bir ilişkinin bile sırra gereksinimi varmış; bunu fısıldayacak kulağıma. Seni seviyorum , seni seviyorum ama elveda!





Kıyı / Yolculuk

Bütün kıyı yola çıkmaya hazır, diyor Camus. Gece yürüyor. Aklın yıldızlarla oynadığı bir saklambaç bu. Bir sabah bir bakacağız, bambaşka bir köşesinde uyanmışız dünyanın. En sıradan yolculuk en şaşırtıcı görüntülerle bezenmiştir bu yüzden. Kıyı silkiniyor. Bir çağrı olmalı. Sessizce katılıyoruz.




Karanlık/ Hezeyan


Aklına gelenleri sıralıyorsun; bir hezeyan bu, başka ne söylenebilir! Bütün varlığını, bedenini, gerekçelerini, beklentilerini inkar edebilirsin. Susup dinliyorum. Bir çığlığın önüne geçmek onu dinlemek, dahası anlamaktır. Dudakların durmaksızın çalışıyor; gözlerin ne yakında ne uzakta. Kendi içinde tuhaf bir gezintidesin! Trajedi mutsuzluğa indirilen zorlu bir tekmedir diye okumuştum. Hemen ötede gün batıyor. Karanlık hezeyanı avutur; hezeyan her güzel yanlışın sağlamasıdır bu yüzden.






Ruh/ Kalkan

Belki vazgeçeriz. Sabah erkenden uyanmak herkesin gözünü korkutmuştu işin başında. Tin ve kılıç diye başlayan uzun, umutsuz ve uzadıkça kendisini yalanlayan bir söyleşiyle, hayır noktalayamamıştık geceyi. Ufkumuz dağılmış, bir sonraki günü hazırlayacak olan planlarımız alt üst olmuştu. Savunmak kaçınılmaz diye mırıldandım kendi kendime. Sözcüklerin sağanağından kurtul ey ruhum! Bir zırhı kuşanmak ve yeryüzü kadar büyük bir kalkana sahip olmak istiyordum şimdi. Daha sonra dile getireceğimde güleceğimiz düşüncelerdi bunlar. Yine bir gece yolculuğuna eşlik edecek ve bir ertesi sabah için umutsuz uyanmalar hazırlayacaktık. Hiçbir zaman koruyamayacağız sahip olduklarımızı. Ne ruhumuz istiyor bunu; ne kalkanımız!



Boşluk / Kaplıca

Nasıl özledim dedi babası; sen belki de hatırlamazsın, sanırım üç ya da dört yaşındaydın, kaplıcaya ilk gidişimizdi ve sıcak sudan seni nasıl zor çıkarmıştık! İnanmayacaksın ama hatırlıyorum diyor kızı. Kaplıcayı, kesif buharı, uyarı levhalarını, nemli havluları, tatlımsı kokuyu, yankılanan konuşmaları ve o büyük boşluğu anlatmaya yelteniyor. Hatırlıyorum, içinde her şeyin bulunduğu o koca havuzda eksik olan tek şey belki de suydu. Onu da biz var etmiştik zaten diye gülümsüyor babası. Hatırlayamadığın bir nokta mutlaka olmalı çünkü, evet çok küçüktün ve aklımızı, bedenimizi arıtan o tuhaf kaynağın birimizden yalnızca bir diğerimize aktığını asla bilemezdin.




Susam / Susam

Ağaçları kestiler dedi çocuk. İğdeleri, susamları, akasyaları bir gecede doğradılar ağabey. Yerine şu akılsız, şu çirkin otları diktiler diye sürdürüyor küçük adam. Palmiyeleri gösteriyor, evet onların gerçek bir ağaç olmadığını bir yerlerde okumuş olmalı. Masallar da böyledir diye gülümsüyorum ona. Bir bakmışsın bitmiş, dahası sokağın zehiriyle çoktan buluşturuvermiş seni. Uzaklaşıyor yanımdan. Daha büyüyecek bu. Daha kötü olacak. Susamı da unutacak. Masalların acısı dilinde kalacak. Ağaçlara kuşkuyla bakacak, türküleri sakınarak dinleyecek. Sevdası cilasız olacak ve aşkı yalnızca ışığı kapattığında hatırlayacak. Peki dünyayı kim değiştiriyor ağabey?





Balkan / Diken

Bir kez daha babanın sesiyle yol alıyorsun. Bir babanın sesi cesaretlendirir insanı. Baragan uzak, ürkütücü ve serindir. Yaz sonu çoktan gerilerde kalmış olmalı. Diken sağanağı yerini gerçek yağmurlara bıraktı bile. Balkanlar’dan kopup gelen soğuk hava dalgası düşlerini tehdit ediyor belki. Uyanıyorsun. Bir öyküden uyanır, bir babadan kurtulmayı reddedersin. Tanıdık bir gölge usulca izler seni.



Kapris /Adak

Bir çiçeği sana ait kılan ne olabilir? Ona bakma biçimin mi , yoksa yine ona dokunmayı, dahası koklamayı bilme ustalığın mı? Aklın karmaşası yanında çiçek adlarının lafı mı olurmuş! Evet, bir çiçeği sana ait kılan tek şey o çiçekle yer değiştirme becerisidir aslında. Bahçedeki mor salkım, yol üstündeki afacan mimoza ya da pencere şımarığı bir sardunya düşündürüyor bütün bunları. Serin rüzgarda saçlarınla birlikte aklın da bir gidip bir geliyor. Sahi, en son ne zaman saklambaç oynamıştın bir baştan çıkarıcıyla? Kekeme bir özrü taç yapraklarının arasına ustalıkla saklamayı becermiş bir beyaz gül mü yardımcı olmuştu sana? Israrın yeni bir tarifini yüklenip yakana yerleşen bir karanfille asla anlaşamadığını iyi hatırlıyorsun yine de. Dostluk tazelemeyi beceren bir çiçek kırık bir dizeyi de yol arkadaşı olarak ister yanında. Hayır, onu da yapmadın! Tuhaf bir gururun solmuş bir leylaktan farkı var mı peki? Her çiçek bir kapris saklıyor. Her kaprisin bir öyküsü var ve her şeye meydan okuyan bu ayine sessiz bir çığlıkla katılıyorsun yalnızca. Çiçek günahkardır bu yüzden; ama önce bu günahı hak etmeli. Uzaktan mahşerin dört atlısı _ ıhlamur, iğde, akasya ve hanımeli_ göz kırpıyor. Bir çiçeği sana ait kılan yalnızca sensin diye fısıldıyor bir papatya. Ömrü kısa ama aklı uzun bu kır gerillasının. Öyle yapıyorum; önce öpüyor, sonra sana adıyorum.



Konuk / Kaçak

Ne kadarını görebilirsin bir kentin? Konuğun gözü kısıktır; bakar ama algılamaz. Düşüncenin gözleriyle tarar ufkunu. Varsa şayet, kentle ilgili anılarını bir kez daha tazeler; yoksa belleğine yerleştireceği yeni bir fotoğrafın telaşına kapılır. Bir kentle buluşmak bir ömrü yeniden gözden geçirmektir. Kaçma duygusunun giderek büyüyen ısrarına gövden ayak uyduramaz. Kentler ihanetlere alışıktır bu nedenle; hiçbir konuğunu bir aceminin ürkekliğiyle süzmez. İşte der, bir kaçak daha zorluyor kapımı.




Zeytin / Çizgi

Zeytine dokundum. Kayganlığın gizemine. Saklandım sobelendim. Gövdenin tarifi yokluğun adresine çıkardı beni. Saklandım sobelendim. Çizgiden medet um ey oğul! Bir çizgi bir başka çizgiyi çağıracaktır. Zeytinin acısı tarihin yazgısıyla kesişir. İki çizginin beklenmedik karşılaşması, dahası kazasıdır bu. Zeytine dokun ve sakla kendini bu yüzden. Sobelenmek evladır ey oğul!









Orman /Antilop

Bakışını uçurdu önce;saçmayı sonra gönderdi. Kör olmanın öyküsünü anlatırken hep tersinden başlar; bir bildiği olmalı. Önce kördüm der, sonra gördüm! Ne var ki, o günden beri ormana gitmiyor. Gittiyse de fark etmiş midir, belli değil. Antilop geçti yanımdan diye seslenmiş bir seferinde; kokusundan bildim! Ormanda değiliz demiş karısı, dahası seni yanıtlayan da ben değilim. Israrla bakışımı uçurdum diye yinelemesi bundan. Yalnızca körlükle ilgili bir sorun değil bu. Bir bakışla ortaklığı hiç olmadı çünkü.



Buluşma / Gecikme

Zamanlamayı beceremiyor. Ne zaman bir yere gitmeye niyetlense yetişemeyeceğini fark edip geri döner. Çağrılı olduğu yere geç ulaşmak apayrı bir kabusudur çünkü. Öyleyse çok önceden yola çık diyenlere de hazırdır yanıtı. Çok erken öyle mi? Bir yerde olma duygusunu erkenden sonsuza gömmek istiyorsunuz siz! Bunun ne berbat bir duygu olduğunu nasıl olur da bilemezsiniz! Heyecanın coşkuyla kol kola gitmediği bir buluşmanın büyüsü olur mu peki? Ah! Tazelik duygusunu yitirmiş bir karşılaşmanın küflenmiş bir ekmekten farksız olduğunu da bilemezsiniz sanırım. Bu vurdumduymazlıkla hiçbir çağrıyı hak etmiyorsunuz kanımca. Savunmasının güçlü olması bir işe yaramıyor ne yazık ki; sürekli geciken ve geri dönen birisi olmaktan kurtulamıyor. Evine konuk çağırmaktan da hoşlanmaz. Geç gelmelerinden çekinir; özenle hazırlayacağı yiyeceklerin masada bekleyeceği korkusu henüz hiçbir hazırlık yapmamışken bile saracaktır onu. Kuşkusuz, bir konuğu kapıdan çevirecek formülü o da bilmemektedir; dahası bu kadar acımasız olmak canını fazlasıyla sıkacaktır. Zamanla barışık olmayanların ölümle de araları bozuk olmalı diye düşünmüştüm bir seferinde. Nasıl yanılmışım! Tam zamanında oradaydı.



Deneme / Yanılma


Denersek yanılırız diyor yaşlı adam. İşte bu nedenle mutlaka denemeliyiz. Dedemi kim konuşturdu yine diyor bıçkının biri. Şu bir başka yanılgıya hanginiz düştü bakayım! Allah bilir, eski günleri sordunuz ona. Aşkların geçmişte kalan reçetesini; özlemin ahmaklığını, yitirmenin şaşkınlığını sordunuz. Hiç denemiyorsunuz diyor yaşlı adam ısrarla. Konuşmayı olsun denemeliydiniz ama bu ilk yanılgı bile nasıl korkutuyor sizi.



Ürkek / Su

Elini saklıyor; yarası orda. Tutunamadığında kanadı kırılır. Bir başka ele dokunamadığında dağılır hücreleri. Selam gönderemediğinde eliyle; yüzü bulutlanır, rengi solar ve aklındaki bütün kuşlar bir başka ülkeye göçerler. Suya aittir dedi; bütün kusurum onda gizlenir, bütün cahilliğim onda. Ama biliyor musun, bir suyun ürkekliği, bir elin gizlediği tüm yaraları sağaltır. Doğanın nimetidir bu. Dokunduğunda yoksun çünkü.



Haz / Tedirgin

“Haz ve Tedirginlik”. Demek dosyanızın adı bu. İlk fırsatta okuyacağım. Yayınlama konusundaki düşüncemi ise elbette ondan sonra söyleyebilirim. Yanıtınızı bekleyeceğim diyor genç adam. Siz okurken ben de kabul görmenin ayrıcalığına bir yolculuk başlatacağım. Bunları söylerken eğlendiği apaçık ortada. Düşündürdüğünün tersine, belki de tedirgin bir bekleyişin ifadesi bu sözcükler. Ancak masanın arkasındaki bu son okumayla hiç ilgilenmiyor. Israrlı telefonun aynı zamanda karşısındakine sürenin dolduğunu hatırlatmasını istiyor.





Yabancı / Yabancı


Yüzünde bir uzaklığı taşır. Nereye giderse gitsin değişmez bu gerçek. Sokak, cadde, insan, küçük insan, kediler, uğultular ve ağaçlar hemen hatırlayacaktır. Tanınmayanı tanımlayan bir tuhaf oyun bir kez daha sahne almıştır sonunda . Yabancıyım diye mırıldanıyor içindeki şeytana. Seni öldüremediğim için kendimi de var edemedim. Bir yaprağın dalını sessizce terk etmesi bundan. Bir yoksulun hınzırca gülümsemesi, eski bir binanın sarsılarak toprağı sınaması hep bundan. Kardeşimsin ey yabancı. Söz, yalnız bırakmayacağım seni!

















04.04.2008
2945






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.