Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Hayatın ve Sanatın "Kırılma Anları" Üzerine...

23.03.2008


Günümüzün önemli bir göstergesi de “alınganlıklarımız” olmalı. Çabuk alınıyor, küsüyor, dahası öfkeleniyoruz. Oysa uygarlığın önemli bir göstergesi de hoşgörünün bizatihi kendisi değil mi! Zamanın ağır katmanları altında giderek daha bir inceliyor, bunu da “zarafet” olarak adlandırıyoruz.

Neyse ki şu sözünü ettiğim “ağır katmanlar” yalnızca birer deneyime dönüşüyor özel tarihimizde. Bütün bunlardan sonra, daha çok “temkinli”, daha az “sabırlı” olduğumuz ise bir başka gerçek. İnsan, şu konuk olduğu yeryüzünde rahatlığa “memur” edilmiş filan değil, hepimiz biliyoruz bunu ama yine de akıldan,izandan yana davranış sergilemek pek çok sorunu daha işin başında çözümsüz bırakmıyor mu sanki?

Sonuç olarak günümüzün insanı daha kırılgan, daha zayıf! Tabii uçlarda yaşayan canlılar olarak, tersini kanıtlamaya da hazırız bu afaki genellemenin. Yani sırası gelince alabildiğine saldırgan ve hoyrat olma becerisi de yine bizlere ait elbette!

“Yanlış anlama ama..”, diye başlayan cümleleri ne kadar sık kuruyoruz örneğin. Yanlış anlaşılmaktan, dahası karşımızdakini kırmaktan çekiniyoruz çünkü. Bizi böylesine ince düşünceye iten ise kendi hoşgörü alanımızın sınırlarıyla ilgili. Çünkü biz de “yanlış anlaşılabilir”, giderek “kırılabiliriz”. Tersine çalışan bir düzenekle karşı karşıyayız bana sorarsanız. Teknoloji geliştikçe insan, evet yalnızlaşıyor ve keskinleşiyor da!

Hayatın “kırılma anları” akıp giden zaman içinde yine hayatın bize oynadığı oyunlara dönüşüyor aslında. Zamanla “duyguyu törpülemeyi de” beceriyor, daha duyarsız ve “güne uygun” modellere dönüşüyoruz. Bu sınavı veremeyenlerin, özünde fazla hassas olduklarını söylemek zor olmasa gerek. Sanatçılar da bunların arasından çıkıyor zaten! İyi ki “entegrasyon” gerçekleşmiyor ve bizler de bu bedii(!) kaynaktan bol bol nasipleniyoruz! Kırılganlık dediğimiz şey belki de duyarlı olmanın ölçüsü bir miktar fazla tutulmuş hali. Ne ki, sanatçı yaratıcı süreci tamamladığı andan sonrasıyla ilgili olarak da güçlü kılmak zorunda kendini. Söylediğin sözün arkasında duracağın gibi, ortaya çıkardığın yapıtın da yanında olduğunu belli edeceksin! Yoksa en ufak bir rüzgarda bükülmek mümkün. Yazar kişinin ise rüzgarla işi yalnızca yol almakla ilgili olmalı oysa.

Bu uzun giriş, belki de yazının tamamı aslında. İlle de, bir adres göstermek gerekirse polemiklerden dem vurulabilir belki. Bilinen bir gerçektir, polemik edebiyatın “ateşleyici gücü”, dahası renkli vitrinidir. Verip veriştirme her zaman işe yarar çünkü. Bir kenarda ellerini ovuşturup işin tadını çıkaran bir okur profili düşlemek “polemikçinin” sıkı bir fantezisidir gerçekte. Bu beklentisi boşa çıkmaz hiçbir zaman. Edebiyat dergilerinde ilk okunan yazılar bu türden güzel ve “ustalıklı sataşmaların” yer aldığı sayfalardır. İş hiçbir zaman çığırından çıkmaz, ölçünün kaçtığı noktalarda ise üçüncü kişiler devreye girip kulak çekebilirler. Şu alınganlığın ise hangi noktada “kişi haklarıyla” buluştuğu; yazar kimliğinin sınırlarını aşıp “tecavüzün gerçekleştiği” ise, nesnel kıstaslarla tayini mümkün olan bir durum olmayacaktır.

Biraz da sizin alınma katsayınız belirler bunu! Türkçe hatalarınız yüzünüze vurulmuş, yazım kurallarındaki özensizliğiniz masaya yatırılmış ise, bu “kamusal yargılamadan” gocunmanız bir anlam taşımayacaktır! Üslubunuzun onaylanmaması, tarzınızın cazip gelmemesi farklı bir düzlemde değerlendirilmelidir. Bu gibi durumlarda cevap hakkınız kendiliğinden doğar. Ne ki, bir yazarı yetersiz bulan bir yargılamada “silahları çekmeden önce” soğukkanlı düşünmek ve söz konusu yapıtı farklı bir süzgeçten geçirerek değerlendirmek sağlıklı olacaktır. Aksi halde, yaratılan tartışma zorlamadır; polemik olmaktan da çok ötededir. Acemiliğin savunusu nereye kadar yapılabilir ki zaten? Hangi trafik memuru acemiliğinizi dikkate alıp sizi “mazur görebilir” ayrıca!

Evet, böylesi bir tatsızlığa ucundan kıyısından yakalandıktan sonra yapacak tek şey kalıyor kanımca. Bağlı olduğun değerleri sonuna kadar savunmak ve bulunduğun yerden milim kıpırdamamak! Sonuçta , hala “ironinin gücünden” beslenmeye kalkışıp özürler dileseniz de nafile! O aşamaya değin işin aslını esasını yakalayamayan kişi, “ironinin” satır aralarını asla sökemeyecektir zaten! Yani.. bırakınız kırsınlar! Bırakınız ezsinler!

Kim bilir, belki de bu “kırılma anlarının” , insanın kendi kendisiyle sıkı bir hesaplaşmaya girişmesine de katkısı olabilir. Yazdıklarını ilk elden, bir okur gözüyle yargılamaya kalkışmayan bir yazın erinin kimseye hayrı dokunmaz zaten!

Son olarak kısa bir “edebiyat duasıyla” noktalayalım bu yazıyı: Kırılmalarımız “bol”, ancak özeleştirilerimiz “içten” olsun.. Hoşlukla.



Site Notları/

. Çocuk Kitabı sayfasına haksızlık yaptığımı yirmi küsur girişten sonra fark ettim; yazı koymamışım. Konukları eli boş göndermek hiç hoş değil! Gerekeni yaptım ve kitabın tüm metnini (Sevgili Günlük Öykü Anlatıyor) siteye ekledim. Bilmem kimi cezalandırmak bu? Kendimi.. belki; konuğu şüphesiz!

.Son eklenenler bölümünde yoğunluk yeni öykülerden yana olmuş. Bir cezalandırma da bu olmasın? Belki bir iki “uyaran” bu konudaki tedirginliğimi ortadan kaldıracaktır. Atış serbest diyor ve mevziiye sığınıyorum!

.(Tehdit edici bir ses tonuyla okuyun lütfen!) Dikkat.. Oyun metinlerinin tamamı elimde! Meraklısının dışındaki okuru fazla ilgilendirmeyen bu oyunlar yine meraklıların dileği üzere adrese gönderilecektir! (Geri bildirim almak koşuluyla dersem rol mü çalmış olurum?)


Kitap Önerileri/

*Defterler,Albert Camus, İthaki Yay. Çev. Ümit Moran
*Çehov Öyküleri, /Tolstoy’un Seçtikleri/, Dünya Kitap
*Hiç Niyetim Yoktu, (Öykü) Fatih Özgüven, Metis Yay.









22.03.2008
2320






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.