Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Teğet Zaman (öykü)



Asuman’la ayrıldık ama ne önemi var ki bunun diyor oğlum sorduğum soru üzerine. Doğal bir şey bu, dünyada her gün yüzlerce binlerce, yüz binlerce ayrılık yaşanıyor. Bakışlarını uzaklarda bir yere kilitleyerek söylüyor bunları, ne derece içten olduğunu ölçemiyorum ama bunun da önemi yok bence. Evet, kabul etmese bile bu günün trajedisi onun için bu ayrılık asıl olarak; sıradanlaştırmaya çalışmanın hiç anlamı yok. O genç bir adam ve bu sızlanmaya gerektiği kadar kulak vermenin doğru olacağını düşünüyorum. Annen nasıl peki diye karşılıyorum onu; sahiden merak ettiğine inanmıyorum diyor hazırcevap oğlum; pekala diyorum ben de. Henüz başındayken konuşmamızın küçük bir meydan savaşına dönmesini arzu etmiyorum; dahası bu karşılaşmada beni fazla ciddiye almayacağını düşünüyorum nedense. Belki bir önceki birlikteliğimizde de yaptığı gibi; ama bu kez asıl yük onda, bundan yararlanmalıyım.
Parka doğru yürümeye başlıyoruz. Parkın ortasında büyükçe bir havuz ve havuzun çevresinde su içen güvercin heykelleri var. Sütlü kahveye boyanmış yalancı taşlar işte. Taş olduklarından da kuşkuluyum aslında, alçı da olabilir şu tuhaf nesneler. Canlı ya da heykel, bir güvercin kimileri için yalnızca kafası koparılması gereken bir nesnedir. Kendimi o türden zavallılara dahil etmiyorum; yine de aklımdan hızlıca geçen bu saçmalıklardan rahatsızlık duyduğumu söylemeliyim. Oğlumla yol boyunca konuşmadık; sonunda kuralı bozan ben oluyorum. Annenin nasıl olduğunu gerçekten merak etmiştim diyorum.
“Benimle konuşmuyor...” , diyor.
“Konuştuğu biri olmalı.”
“Halamı sık sık aradığını biliyorum..”
“ Ne yani, benim kız kardeşimi mi arıyormuş?”
“ Ne var bunda?”, diyor sakin bir sesle. Pişkin bir oğlan bu, hiçbir şeye şaşırmamaya baştan yeminli.
“Evet..” diye gülmeye çalışıyorum. “Beni çekiştirip rahatladığı için suçlayacak değilim onu.”
“Konu edildiğini duymak hoşuna gidiyor aslında...”, diyor. “Kendini ne kadar önemsiyorsun!”
Birkaç yaş daha küçük olmasını isterdim şu an, suratına bir tane geçirmek için tabii! Böyle bir şeyi hiç yapmadım bu güne kadar bundan sonra yapmak neyi değiştirir peki? Ama insan bal gibi ilkel olabiliyor bazen, gözlerini güvercin heykellerine dikmiş olan acımasız bir kimlik eninde sonunda kendini ele veriyor işte. Yine de bu oyuna gelmeyeceğim, karşıma bu kez bir delikanlı olarak gelen bu dünkü çocuğa mahcup düşmeyeceğim! Biliyorum, bir dostluk mesajıyla çıkmadı karşıma. İnce ince yokluyor; olacakları tahmin etmeye çalışıyor, kestirimlerde bulunuyor ve saçma sapan yorumlarını düşünmeden ses telleriyle buluşturuyor. İyi ama bütün bunlara değer mi peki? Aşağılama yarışına girişip sonunda duygularına yenileceği şu uzun yürüyüşte aslında benimle yarışacak kıratta olmadığını nasıl fark etmiyor? Oysa sen bir bireysin evlat demek istiyorum ona; sen kocaman bir orman, debisi yüksek bir çavlansın! Hadi canım, gezindiği yere gölgesinden bir fazlasını esirgeyen bir yeniyetmeyle ne kadar ortaklığım olabilir! Sevgilisinden ayrıldığını söyleyerek başlamadı mı söze; kurallar konmasına rıza göstermedi ama içinden geldiği gibi konuşmaya da hazır, yılların alışkanlığı yol gösterecek ona, hiçbir şeyi beceremediysem bile bunu becerdim ben, onunla iyi arkadaş oldum. Bahçeme girmesine, dünyama dahil olmasına izin verdim. Sevgilisini daha işin başında gözüm tutmamıştı zaten; sen öyle düşünüyorsan öyleyse güvenilir biridir diye kestirip attığını da iyi hatırlıyorum. Aksi biri olmayı baştan seçmiş, yapabileceğim bir şey yok; aptalca taşıdığım yüklerin en ağırından kurtulmak istiyorum. Bu uğurda yalancının, palavracının teki olmak istiyorum; çünkü bunu fazlasıyla hak ettim. Bir ömrü gözen çıkardım!
“Hiçbir halt değildiniz..” diyor sonunda. Değildiniz! Çoğaltarak beni düpedüz azaltıyor!
“Bu ne demeye geliyor şimdi?”
“Geçmişinizden söz etsene bana...”, diyor sorgu yargıcı.
“ İyi ama sevgilini konuşmuyor muyduk?”
“ O konu çoktan bitti. Ayrıldık ve noktaladık.Şimdi kendi yakın tarihimin karanlıklarında gezinmek istiyorum ve bunu senin geçmişinle başlatmak en iyisi olacak diye düşünüyorum.”
“Ne yapmak istiyorsun çocuk?”, diyorum sonunda.
“Hiçbir halt değildiniz...”, diyor yeniden. Nefes almadan sürdürüyor: “Siyasi geçmişinizden söz etsene bana, böyle bir şey varsa tabii! Ancak masal anlatmaya kalkarsan yakalarım, emin ol. Bu kadar küçülmek işine gelmez değil mi?”
“Asuman’dan konuşacağımızı sanıyordum..” diyorum bir kez daha.
Adıyla söylediğime bakılırsa kızcağızı kabullenmeye, dahası ondan taraf olmaya bile hazırım; bu çocuğa karşı tüm dünyayı savunmam gerekebilir günün birinde. Baba oğul arasında demokrasi ne zaman olgunlaşmış ki. Apolitik kimliğimle ilgili daha öncelerde de eleştiri almıştım ama bunun bütün bu olanlarla ne ilgisi olabilir ?
“Fazla öfkelisin.”, diyorum.
“Her öfke bir diğerini tetikliyor..”, diyor cebinden sigara paketi çıkarırken.
İçtiğini biliyordum ama benim yanımda da içebileceğini öğrenmiş oldum sonunda. Yasaklama arzumdan değil, yalnızca bilgilendirilme isteğiyle ilgili bu söylediklerim. Parkın taş banklarından birine ilişiyoruz. Çevremizde küçük çocuklar dolaşıyor, benimkinin onlardan biri olmasını dilerdim şu an, yalnızca binemediği bir salıncak için yaygara koparmasını isterdim örneğin; ısrarla beni yanına çağırmasını beklerdim; ama büyüdü ve hızla uzaklaştırıyor. Politik geçmişle ilgili sorgulama işin sosu yalnızca, hemen yamacımda sigara tellendirme özgürlüğünün tescili; zamana karşı üflenmiş bir caka! Ya da gerçekten sorunlu bir çocuk olup çıkmış bu. Aman Tanrım! Nerede doğru yaptık ki biz? Ara sıra dişe dokunur bir şeyler de söylüyorum tabii ama dinlemiyor beni; zamanın yalnızca sorulara tahammülü var bundan böyle. Kimsenin verebileceği bir yanıt da yok ayrıca; bizim var mıydı acaba? En azından bir şeylerin peşine düştüğümüzü, evet bir şeyleri ısrarla aradığımızı hatırlıyorum. Eğlenceli arama biçimleri vardır, ben hepsini denemiş olmalıyım; tiyatro yapmak, orkestra kurmak, dergi çıkarmak gibi zırvalıklar işte. Yine de en çok tiyatroyla buluşmuştum. Kendimi tanımak için bolca sahne tozu yutmam gerekiyor diye düşündüğümü dün gibi hatırlıyorum.
“Dünyanın gidişatından hoşnut muydun yani?”, diye esaslı bir soru patlatıyor sonunda.
“Kabul edersin ki, kısa hayatımızın darbeler tarihiyle çakışması başlı başına bir talihsizlik.”, demekle yetiniyorum. Arif olanın bu açıklamadan sebeplenmesini beklemek bir baba olarak hakkım.
“Toplumların yaşadığı ve senin talihsizlik olarak nitelendirdiğin şey kabuk değiştirecek cesareti gösterememekle ilgili aslında. Evet, sizde eksik olan buydu...”, diyor çok bilmiş. Ne söyleyeceğimi bilemiyorum bir an için. Bir yolculuğun hemen öncesindeyim belki de; ama her şeyden vazgeçme telaşındaki birinin ağırlığı kolay taşınan bir yük olmamalı; sonunda kendi ağırlığımı fark ediyorum!
“ Belki de günün birinde intihar ederim..”, diyorum yarı alaycı, yarı ciddi.
“ O işi asla yapamazsın!”
“ Korktuğum için mi yani?”
“ Hayatı sevdiğin için diyelim...”
“ İşte ayakta kalmak için yeterli bir politik gerekçe..”, deyip bir sigara da ben yakıyorum.
“ Gerçekten iyi bir gerekçe bulmak istiyorsan ikinci bir insanı değiştirebilecek güçte olduğunu hissetmelisin..”, diyor bu kez.
“ Eh, sen öyle yap öyleyse..”, diyorum. “Üstelik bunu yalnızca hissetmek de yetmez, ötesine geç ve değiştir şu ikinciyi, ne duruyorsun!”
“ Belki çoluk çocuğa karışınca yaparım bu dediğini. Senden daha başarılı olacağıma da şimdiden bahse girebilirim!”
“Bir dakika!”, diye itiraz ediyorum; “Herkesin kendi çocuğuna çalışması oyunun kurallarına aykırı değil mi?”
“ Her zamanki gibi hile yapıyorsun..”, diyor.
.Onun yaşındaki halim gözümün önüne geliyor birden. Pervasız ve serdengeçtiyim. Hesaplaşmaya, dahası düelloya çağıracağım bir baba yok hayatımda; biraz tiyatro, bir parça alkol ve bol sorgulama var; hani sonu hiçlikle biten tartışmalara kapı aralar bunlar ve kimi zaman yorulup daha işin başında hiçliği teslim alıp gevezelikten kurtulursunuz. O zamanlarda aklıma gelmezdi tabii; düşünsenize bundan otuz yıl kadar sonralarda oğlanın biri bir park köşesinde seni kıyasıya sıkıştırıyor ve politik geçmişini öğrenek istiyor; çünkü şahane pederini apolitik olarak kazımış kafasına bir kez.
“Sonuç olarak dünyayı değiştirmek için çaba göstermeye hala varım, bilmem bu senin için yeterli bir yanıt mı?”, diyorum.
Beyzade fazla oralı olmuyor; onun gözünde ben kapısının önünü bile süpürmekten aciz bir yarı aydınım, ya da kendine bile hayrı dokunmayan bir biçare! Çabuk pes ettin diye gülümsüyor oğlan. Ne yapıyor peki bu; duymak istediklerini duydu işte, ya da hiçbir şey duymak istemiyor. Sorularıyla birlikte yanıtlarını da yüklenip gelmiş işte! Oysa duvar gazetesindeki yazılarımdan söz edebilirim ona, okulun karşısındaki yurda yapılan baskında yediğim sopayı anası bile bilmez hala; ama bütün bu bilgiler beni onun gözünde politik kılmaz. Anlaşılan benim otuz yıl öncesinde yaptığımı yapıyor ve ağır intihar ediyor; babasının oğlu değil mi!
Kalkıp havuza doğru yürüyorum, taş güvercinlerin kafasını koparmak için ne çok gerekçe var şu an! Ben yalnızca uçup gitmedikleri için öfkeleniyorum onlara; ama gülmeliyim, onun yaşındayken güvercin desenleriyle doldururdum defterleri. Duvar gazetelerinin kenar süsü, kötü şiirlerin vazgeçilmez eşlikçisi güvercin hiç değilse şimdi seçimini yapsın ve uçup gitsin istiyorum. Soruların yadigar kalacağı , yanıtların emanete terk edileceği bir tuhaf yalnızlığın bedenimi kuşatmasını istiyorum. Biz nerede yanlış yaptık peki diye bağırmak istiyorum. Biz nerede kendi sırtımızda kendimiz kadar iri bir kambur büyüttük?
Konuşmuyor; tahmin etmeliydim, malzemesi bitti işte. Sevgilisi çekip gitmiş yemin ederim! Günümüzde herkes bir başkasından acı çıkarma sevdasında değil mi? Bu da geçmişle ilgili tüm hesapları yüklenip kapıma dayanmış işte. Çıkaracağı faturanın ayrıntılarını dökmüyor ama adım gibi bildiğim bir liste olduğu muhakkak. Ben daha serçe parmak kadar bir çocukken bırakıp gittin diyecek ve hangi deliğe gireceğimi şaşıracağım! Ne kadar tutucu biri bu böyle; hayır bu sersemliği yıllar öncesinde bir kez yaptı ve gereken yanıtı aldı; sorumluluklarla ilgili sıkı bir diskur geçtiğimi iyi hatırlıyorum çünkü; her insanın bir yalnızlık abidesi olduğundan söz etmiş ve çocuk ya da başka bir şey, hiç kimse bir başkasının ayağına pranga olmamalı diye noktalamıştım. Baba oğul salya sümük birbirimize sarılıp ağlaşmamıştık tabii ama, açıkçası metin olunması gereken bir durum da değildi. Ez cümle ona söylemeye çalıştığım şu olmalı; evlat dünyada ilk kazık yiyen elbette sen değilsin, şu etten sinirden mamul babanı da anlamaya ve algılamaya çalış; günün salak söylemiyle onunla empati gerçekleştir ve dünyanın kaç bucak olduğunu öğren artık. Şu anda terk edilmiş bir ıslak köpek olarak sınırlarda gezindiğin gün gibi aşikar. İşareti çaksam yeniden salya sümük sarılabiliriz birbirimize, üstelik kanlı gözyaşları dökerek; ama bunu yapmayacak kadar gururla donanmış, dahası büyümüşsün gördüğüm kadarıyla. Kendine yediremediğin bir şey var, özgür modelimi kıskanan bir gizli kimlik gezdiriyorsun içinde ve bununla karşılaşmaktan kaçıyorsun; Oidipus’la ilintili bir kompleks olduğunu düşünmüyorum bunun , umarım aşağılıkla da ilişkisi yoktur. Seni oldukça mızmız ve mıymıntı bulduğumu annene de söylemiştim bir seferinde. Anlaşılan meşum kadın bu saçma takıntımı çoktan adrese teslim etmiş bile; bu saldırganlığın başka nasıl açıklanabilir ki? Son günlerde annenden yaşça çok daha küçük bir kadınla birlikteyim; neredeyse yaşıtın sayılabilir hani ve bundan da huylanıyorsun biliyorum! Hiçbir psikiyatrın kaynağını açıklayamayacağı adı konmamış bir hastalıktır bu; kendi insanlarımızın mutluluğunu isterken hangi noktaya kadar içten olabiliyoruz dersin? Ya benim babama kolay katlandığımı kim söyleyebilirdi peki ? Annem, yaşasaydı canıma okurdu şu son söylediklerim için ama işin gerçeğini değiştirmez bu durum. Egoist ahmağın biriydi ; içim ezilerek söylüyorum bunu. Ölüp gidene kadar yapışık kardeşler gibi yaşadık da ne oldu sanki? Bir saçmalıklar manzumesidir bu durum ve nesiller boyunca süren şu manasız bayrak yarışının sonucunu kimse öğrenmek istemez. Evet, ben de onun Asuman’ıyla ilgilenmiyorum işte; bunu vesile edip kendimizle ilgili çok şeyi konuşmaya hazır olmakla birlikte hiç bir haltı konuşamıyor olmanın acısını çekiyorum. Şimdi de karşıma geçmiş politik kişiliğimi sorguluyor, öyle mi? En büyük, en sağlıklı politik geçmişime bire bir tanıklık ettin ahbap, ama bunun ayırdında olamayacak kadar küçüktün. Omzumun üstünde bir parktan diğerine gezdirdim seni. Külah dondurmanı eksik etmemek için kitaplarımdan, dergilerimden vazgeçtim! Geceleri uyuyor numarası yapıp soluğunu dinledim; belki günün birinde baba olursan anlayacaksın bütün bunları; evet, o zamana kadar seninle karşılıklı sigara tüttürecek ve sorguladığın saçmalıklara sabırla yanıt vermeyi sürdüreceğim. Halkların kardeşliğinden ve bu uğurda yaptıklarımdan söz edeceğim; elbette inanmayacaksın! Ah, belki ben de inanmadım bütün bunlara ama biliyor musun ki, kimi zaman yaşamın asıl anlamı biraz da bilmeden ya da anlamadan katıldığın nice ortaklıklarda gizlidir. Anneni nasıl tanıdım sanıyorsun? O kara kuru kız aslında çok güzel bir yüze sahip olduğunu ilk duyduğunda nasıl da şaşırmıştı, hatırlatsana! Yalanlayacaktır; aman ne bileyim babanın tuhaflıkları işte diyecektir; hem o zaman ne kadar gençtik kim bilir! Ben bilirim yetmez mi! Senin şu besleyip büyüttüğün maskaradan daha büyük değildik inan. Hayatı, toplumu, tüm dünyayı omuzlayabileceğimizi sanıyorduk. Sonuçta avuç içlerimizde yalnızca bir diğerimizin sıcaklığı kaldı; bunu da yitirseydik ne felaketti düşünsene lütfen! Birkaç sararmış fotoğraf, telaşla kaleme alınmış bir iki mektup ve belki hepsi bu kadar! Biriktirdiklerimiz kendi tarihimizdir. Hepsi bu kadardır ve bu öykü günün birinde beklenen sona ulaşmadan kendi kendini ortadan kaldırmışsa suç kimdedir dersin? Dünyayı biz değiştiremedik ama ihtimal başkaları da değiştirememiş evlat. Bu gün seni terk etmiş de olsa, hala bir Asuman’ının olması nasıl bir zenginlik, keşke anlasan! Asuman! Ne garip! Yalnızca onun adı dönüp duruyor aklımda. Senin, benim annenin hiçbirinin adını hatırlamak istemiyorum. Bir tek özel ad güzelleştirebilir bu küçük dünyayı ve bu da onun adı olsun; çünkü bu küçücük dünya senin öfken ve benim anlayışımla ayakta duruyor. Sen ihtimal benim genç sevgilimle bile tanışmayacaksın. Şu an onun da adı aklıma gelmiyor ve bu unutkanlık beni mutlu ediyor. Evet, günün birinde kapımı yalnızlığıma çalacaksın, kim kalmış ki benim yanımda! Eksikliğim kendimi tamamlayamamakla ilgili evlat. Senin öfkelerin, düş kırıklıkların, dahası eksikliklerin benim zenginliğim değil mi? Onları da taşımasan ulaşır mısın bana? Yine gel, yine gel ve bu kez sövecek başka başlıklar bul! Bugün politik olmamak yakıştı bana; yarın kötü oyunculuğumu yüklen, bir sonraki gün ihmalkar kocalığımı; daha daha sonra ya kendin için ne yaptın ki bu dünyada diye üstüme yürü ama babalığıma, ona laf söyleme oğul! Buna izin vermem. Hak etmiyorum çünkü. Yanındayım dinle, yanındayım bak! Taş güvercinlerin hemen yanı başında. Ben onların kafasına taktım, sen ise benim kellemi istiyorsun; ama hiçbirimiz uçamayız, kimse kanadını kımıldatamaz; kimse istediği gibi bir hayatla el sıkışmadı, kimse özlediği bir dünyada büyütmüyor çocuğunu! Ah, boş verelim en iyisi. Bu öykünün en güzel, en adına yakışır kişisine dönelim, ondan söz edelim; Asuman’dan konuşalım!
Çoktan çekip gittiğini fark ediyorum. Park birden kararıyor; içim gibi. Midemi ağır bir tokmak dövüyor sanki. Uzağa bakıyorum; dönen gün gözümü alıyor.











27.02.2008
2840






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.