Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Sokağın Dili

28 Şubat 2008

“Bütün yalnızlıkların içi insanla doludur”, der Kafka bir metninde. İnsansız hiçbir şeyin tarifi olmaz gerçekten; yalnızlığın bile! Ne ki, adını tam olarak koyamadığımız bir “yabancılaşmanın” her birimizi hızla yalnızlaştırdığı da bir gerçek. Kalabalıklar içinde sessiz denizaltılar gibi dolanıyoruz. Kuyruğumuz bir başkasının kuyruğuna dokunmasın diye yaşadığımız telaş, gösterdiğimiz titizlik giderek içinde yuvalandığımız kabuklarımızı daha bir sertleştiriyor. Kendi fildişi kulelerimizde sürdürdüğümüz inşaat kat üstüne kat çıkıyor belki ama ortaya çıkan tuhaflığın “Babil Kulesi’nden” bir farkı oluyor mu dersiniz? Gizli ve yoğun okumalarımız hangi katmanda çoğaltıyor bizleri; algılayarak, sorgulayarak ve zenginleştirerek giderek büyüttüğümüz “incelmiş zevklerimizin” bir başkasına katkısı oluyor mu örneğin? Yeni bir heyecanı, içinizi ışıkla dolduran bir coşkuyu en son ne zaman yaşadınız söyler misiniz? Çoğaldıkça bizi azaltan bir illetin kıskacındayız belki de. Yalnızlığın onlarca, yüzlerce tanımı olmalı ama en içinden çıkılmaz olanı “insanın kendisine bile sağırlaşmaya başladığı” noktaya işaret edeni belki de.

İletişimde ışıltılı bir aşamadayız oysa. Bir “tık”ın mucizeleri saymakla bitmez; ama bu büyülü dokunuş karşımızdakine ulaşmak için yeterli mi gerçekten? Ortak duyguların irtifa kaybettiği bir çağdan söz ediyoruz ve bu çelişki belki de “yalıtılmış odalarımızla” “ortaklık vadeden sokaklar” arasındaki uçurumu büyütüyor. Eski kaygıların yerini yeni boş vermişlikler aldı, kim inkar edebilir! Bir başkası adına acı duymanın “tadı” bile eski kitaplarda kaldı çünkü; sahi, o eski kitapları kaç kişi karıştırıyor ki günümüzde? Sözü eskiye ait erdemlere getirip dayamak işin en kolay yanı; ama bu “dikey” bir hesaplaşmanın ip uçlarıyla yetinmek sanki. Israrla başa dönecek ve “yatay” bir hesaplaşmanın, şu malum sokak ve oda arasındaki kutuplaşmanın altını bir kez daha çizeceğim. Çünkü dünyanın “ahvaline” de renkli camlar aracılığıyla yine bu sıcak ve yalıtılmış odalarda tanıklık ediyoruz. Savaşlar, kırım ve kıyımlar... yine aynı teknolojinin sunmakla yetinmeyip sıradanlaştırdığı birer oyuna dönüşüyor. Hızla eskiyen gündemin içinde, özel bir değer atfetmeye değer bulduğunuz bir olay ya da durumun sudaki çöp kadar değeri kalmıyor; suyun gücü onu da çekip götürüyor . Dünyayı algılamaya çalışan, düşünce üreten, en önemlisi çoğalttıklarını paylaşmaktan yana olan insanın işi daha da zorlaşıyor bu noktada. Fildişi kulenizin yalıtılmışlığında içinizi arındıran yeni bir cümlenin, sokağın paslı aydınlığında fersiz kaldığını fark ediyorsunuz. Işık almış karanlık odadaki negatifin kaderine hoş geldiniz!

Belki asıl yapılması gereken uçurumun bu iki yakasını bir araya getirmekle ilgili. Soyutlanmanın da bir sınırı var çünkü. Dünyaya aitsiniz ve ortak acılardan siz de pay alıyorsunuz. Bu “müzmin” çatışmanın kaçınılmaz galibi her zaman için sokaktır işin aslına bakarsanız. Bütün iş, akıllıca davranıp o dili içselleştirme ve yeni ağızla buluşturabilme becerisinde! Yöntemle ilgili ne söylenebilir peki? Sahnede ne yapacağını ısrarla sorup duran oyuncularına ellerini iki yana açıp çaresiz bir ifadeyle söz yetiştirmeye çalışan Brecht gibi yanıtlayabilirim belki.
“Bilmem!”
Bilginin gereği, yine onun kaynağına ulaşmak için en etkili uyarıcı aslında. Öğrenmenin, davranış tazelemenin özünde ise çağın şu “menhus” hastalığına karşı güçlü bir duruş saklı, hepimiz biliyoruz bunu. Kalabalık yalnızlıkların hayatlarınızdan uzak durması bir “tık”tan daha fazlasını hak ediyor bu yüzden.
Hoşlukla.
........................................................

“Benim Klasiklerim’den Öneriler:

Barnes; “Flaubert’in Papağanı”, Can, Ayrıntı
Moretti; “Mucizevi Göstergeler”, Metis









27.02.2008
2314






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.