Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Dünya Öykü Günü'nde Öykünün Gündemi

14 Şubat 2008

Gündemdeki öyküden söz ederken konuyu dünün öyküsünden, daha da genelleyerek dünün yaşamından alıp bu güne getirmek kaçınılmazmış gibi geliyor bana. Evet, öykü bir yana, onu yazdıran hayat_ı hakikiye sahnelerinin eski görkemi yok bugün. Büyük yaşamlar ve büyük umutlar yalnızca kitap adları olarak kaldı. Küçük yaşamlar, küçük beklentileri ve küçük umutları barındırıyor yalnızca. Sonuç olarak öykülere büyük kavgalar, görkemli savaşlar ve büyük yenilgiler ya da eşsiz zaferler konu olmuyor. Kahramanlar çoktan tarihe gömüldü –iyi ki tarihe gömüldü- Ne var ki, günümüz insanının küçük yaşamında büyük trajedilerin yer almadığını kim söyleyebilir! Evet, günümüzde küçük de olsa yaşamın içinde yer almak, hele hele büyük umutları yanı sıra gezdirmek bir başka açıdan gerçek bir kahramanlık belki de! Demek ki öncelikle öyküye konu olan insanın yazın dilindeki yeni tarifine kulak vermek gerekiyor. O klasik, ağza sakız olmuş küçük insan profili bir kez daha karşımızda. Yine de herkesin ortak kaderi, yani küçük insanlığı bölüştüğü bir coğrafyada, belki şimdi yeni bir ölçü birimi geliştirmek gerekiyor.

Kahramanlık kavramının yer ve anlam değiştirmesi yalnızca roman ya da öyküde rastlanan bir durum değil aslında. Kanımca, öyküye en yakın yazım tarzı olarak niteleyebileceğim tiyatro metinlerinde de bu yöntemden yararlanıldığını düşünüyorum. Günümüz tiyatro yazımında da kahraman objesi yer değiştirmiştir bu gün. Anti kahraman olarak adlandırabileceğimiz bu tipoloji, çoğu bildik oyunların yeni bir yorumla yeniden ele alınmasında sıklıkla baş vurulan bir yöntem. Popüler bir örnek olarak Tom Stoppard’ın bir oyunundan, “Rosencrantz ve Guildenstern Öldüler” adını taşıyan oyunundan söz edebiliriz örneğin. Hamlet’in iki önemsiz karakteri bu oyunda asal karakterler olarak yer alıyorlar ve yaşamla , dahası “varoluş”la ilgili kıyasıya bir sohbet/oyuna girişiyorlar. Beckett’in “Godot’yu Beklerken” oyunundaki Gogo ve Didi’yi hatırlatan bu kahramanlar, yine günümüz küçük insanın temsilcilerinden başka kimlikler değiller aslında.
Günümüz yazınında yapılan şeyin, yorumun yeniden yorumlanması olduğunu söylemek de mümkün pekala. Evet, gök kubbe altında söylenmedik bir sözün, anlatılmadık bir öykünün kalmaması gibi, yorumlanmayan bir durumun olmaması da olası sanki. Söylenmedik söz, anlatılmadık öykü hayatın ta kendisi ve ne yazık ki insan, bu dar kalıpların içinde benzersiz ve heyecan uyandıran farklı ilişkiler kuramıyor. Ancak farklı yorumlar, farklı açılımlar ve yepyeni tatlar elbette mümkün. Yorumun yeniden yorumu derken aktarmaya çalıştığım bu. Tabii, bu farklı bir birikimi -elbette yazar ve okur düzeyinde- kaçınılmaz kılıyor. Hamlet’i bilmeden Stoppard’ın oyunundan tat almak mümkün değil. Yarın öbür gün ola ki Feride’ye yepyeni bir görev yükleyecek olursak, bu görevcilikten okurun da üstüne düşen payı almış olmasını, yani Çalıkuşu’nu tanıdığını umut edeceğiz.

Sorunu genellemeden kendi öykü gerçeğime ulaşmam zor olacaktı elbette. Günümüzün bir öykücüsü olarak, benim de anti kahraman avcılığından uzak durmadığım bir gerçek. Ne var ki, bu konumlandırma onlara yeni özellikler, dahası görevler yüklüyor kanımca. Evet, onlardan istediğim şey yaşamı kıyasıya tartıya vurmaları ve bunu okuyucuyla paylaşmaları gerçeğiyle ilgili. Bir yapıtın yeniden yorumlanmasına olanak tanıyan göndermeler, okuru ortak bir çabaya çağırır, ancak yaşamın kendisi başlı başına sanatlı bir iştir ve okur keyifli bir öykü karşısında “edebi haz alış”ın dışında başka şeylerle de karşılaşmalıdır.
Ad vermeden, günümüz Türk öykücülerinin bunu başarıyla yaptıklarını söyleyebilirim. Tabii, bu da bir okur olduğum kadarıyla, öznel bir değerlendirme.

Günümüzde sanatın, dolayısıyla yazının sorular sordurması gerektiğini düşünüyorum. Anlık tedirginlikler, adresi belirsiz sorular ve sahibini arayan yanıtlar.. Tümünün ortak bir noktada buluşacağına inanıyorum çünkü. Burada gözden uzak tutulmaması gereken bir başka, belki de asıl gerçeğin dil olduğunu belirtmekte yarar var. Öykü de , önünde sonunda bir dil serüveni ve kötü geçeceği baştan belli bir yolculuk için kimseyi yol arkadaşı olmaya zorlayamazsınız.
Bütün bunlardandır ki, bu gün yeni bir öykü yazmak için kalemini sivrilten öykü yazarı bir yol ayrımında buluveriyor kendini. Küçük dünyaların küçük insanı, kendini yazdırırken hiç de mütevazı olmuyor örneğin. Kendisi asla küçük cümleler gibi yaşamıyor. Büyük cümleden kastım uzun cümle de değil aslında. Kıyıcı, acıtıcı, vahşet resimlerinden göz kaçırmayan, çığlık barındıran cümleler bunlar. Düşlere sığınırken alabildiğine gözü pek, fantastik kurgulamalara hesapsızca dalmaktan bir an olsun geri durmayan, küçük yaşamların büyük cümleleri! Yaşamın sıradanlığını kırmaya, ondan yeni yeni dünyalar kurmaya hazır mısınız?

Bir başka tespitim de, özellikle öyküde, okur olmayı giderek yazar olmakla buluşturan gizli çekicilikle ilgili. Bu durum biraz da, günümüzün katılımcı, yaygın söylemle interaktif okurunu oluşturuyor. Okuma edimiyle yetinmeyen okurun, hediyelik eşya mağazasının vitrininde gördüğü hoş bir çalışmanın, ilk büyüsünü yitirmesinin ardından “bunu ben de yaparım” kolaycılığı gibi tıpkı. Bu gerçek öykü için de geçerli, çünkü herkesin benzer yaşamları, o meşhur küçük dünyaları ve kendilerini anlatma istekleri var. Bunda elbette bir yanlışlık yok, ancak yazını bir “psikanaliz” seansı kolaycılığına dönüştürmekten alıkoyan şeyin “yazınsallık” olduğu gerçeğini unutmamak gerekiyor. Dönüp dolaşıp dilin serüveniyle buluştuğumuz yer bu olmalı mutlaka.

Yeniden kendi öykü dünyama dönmek istiyorum. Evet, soru sormayı seviyorum sanırım. Sorular sormayı, anlamı sorgulamayı seviyorum. Öyküden ille bir beklentim varsa şayet, öykü bitiminde bu soruların bellekte bir süre için yolculuğunu sürdürmesiyle ilgili olabilir. Dahası, benzer soruların üretilmesi, yaşanılan anın yeniden yeniden gözden geçirilmesi beklentimi fazlasıyla karşılar çünkü. Günümüz öykücüsünün, okuru hemen yarım metre karşısında tuttuğunu iyi biliyorum. Kısık sesli anlatılanlar Binbir Gece Masalları değil belki ama bir o kadar işlevsel. En güzeli de bir o kadar da uyku kaçırıcı olmaları! Sonuçta, benzeri yaşamların sığ sularında gezindiren, baştan çıkarıcı ufuklarına çağıran, geçmişin tatlı anılarında yelken bastırtan günümüz öyküsü, beklenmedik satır başları ya da paragraflarla aynı umman içinde kaybolmayı da vaat edebiliyor!

Sonuç olarak, öyküyü – ya da tüm yazın türlerini- yaşamı bir kez daha anlamlandırmaya, sorgulamaya kısacası yorumlamaya davetiye çıkaran bir tür olarak görüyorum. Günümüzün öykü yazarları, o tedirgin, fazlasıyla kararsız, karmaşasını davranışlarında gizleyen, küçük işaretlerden büyük sonuçlar çıkarmaya hazır ama büyük felaketler karşısında giderek küçülüp kabuğuna çekilmekten başka bir şey yapamayan tanıdık birinin, adını bir kez daha yineleyeceğim Hamlet’in öyküsünü yazmaktan geri durmuyorlar. Ne gam! Kim ne derse desin ,öykü kendi yatağında akıyor, kendi deltasını oluşturuyor. Derken, öykücülerin bu kutlu çabaları güzel ürünlere dönüşüp öykü severlerle buluşuyor. Elbette bu süreç yazı ya da insan varoldukça sürecek. İnsan sanatı, sanat ise soruları vazgeçilmez kılıyor çünkü.

Aklımıza hemen geliveren bir kaç sorudan neden kaçınalım öyleyse. Kendi adıma, günümüz öyküsüne ilk cümleyi yazdırdığına kesinlikle inandığım bu sorular belki de yazı yazmanın gizine de biraz olsun yaklaşmamıza yardımcı olabilir:
*Yoksa insan bir öyküler toplamı mıdır?
*Bir duygu ya da olayı öyküye dönüştüren dilin sınırları nereye kadar zorlanabilir?
*Şiirin, resmin, müziğin, heykelin.. kısaca sanatın öyküsü neden devlet kitaplıklarının korku öyküleri raflarında yer bulmaktadır?
*Öyküyle buluşma anlarını sıklaştırmak için kendi öykülerimizden ne kadar vazgeçebiliriz?
*Bir metni öyküye dönüştüren sihir, kalemin ucunda mı, yoksa tepesindeki silgide mi gizli?
Ve son olarak,
* Evet, bütün bu soruların yanıtlarına , kapısını aralayacağım yepyeni bir öyküde ulaşabilir miyim gerçekten?

...........................................................................................

"Benim Klasiklerim"den Öneriler... /
Mansfield'in Tüm Öyküleri,
Tournier'den "Veda Yemeği", "Çalı Horozu"









14.02.2008
2443






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.