Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Locadan.. Kuşbakışı!

Tiyatro Tiyatro Dergisi /







Muppet Show’daki , hani şu locadan sahneye eleştiri lüksünü alabildiğine değerlendiren yaşlılara benziyoruz giderek. Evet, itiraf etmek gerekirse bir “orta yaş lüksü” bu! Bizim zamanımızda... açılımının hemen sonrasında yaptıklarımızı ballandırmak, isteyip de gerçekleştiremediklerimizi karalamak için işbaşı yapmaya dünden gönüllüyüz sanki! Giderek eskidiğimiz kabul; ama bu fiziksel yıpranmanın da ötesinde, serinkanlı olabilmenin ayrıcalığını barındıramayacak denli “toyuz” bir yandan da! Tepkilerimizdeki çocuksu tavır, yargılarımızdaki telaş sağduyulu bir yaklaşımdan uzak tutuyor bizleri. Biz gençliğini dünde bırakmış olanları!

Bu yazı bir orta yaş eleştirisi üzerine kurulu değil. Öncelikle sanatı, alt başlık olarak tiyatroyu, ama ille de “gençlik tiyatrosu” dediğimiz kavramı irdelemeyi amaçlıyor. Bu kavrama ilk elden anlam düzeyinde eğilmenin, sonuçları itibarıyla da eleştirel yaklaşmanın zorunlu olduğuna inanıyorum. Evet; belki de uygulandıkça irdelenmesi mümkün olan bir oluşum “gençlik tiyatrosu”. Her bir uygulamanın kendinden menkul bir özgünlük ve özgürlük içermesi, aslında baştan beri alana sızmaya çalıştığımız eleştiri hakkını da ne güzel ki elimizden alıyor. Demek ki, öncelik hakkı iğneyi kendimize doğrultabilme becerisinde saklı. Sahi, kıyasıya özeleştiriye çağıran bir oyunu en son ne zaman izlemiştiniz?

Sanatın değiştirme ve dönüştürmeye; hadi daha belirleyici kılalım, mevcut yapılanmayı ortadan kaldırıp yeniden kurmaya güdümlü olduğunu kabul etmiyorsak bu tartışmayı başlatamayız bile. Statüko sanatın düşmanı çünkü. Değişmek yalnızca yaşam modellerini yenilemek de değil işin güzel yanı; kurulu düzeni eleştirmek, daha yaşanası bir dünyayı işaret, daha çağcıl önermelerle muhalefet, tanımın doğasına oldukça uygun. Biz devrimi çok sevmiş olanların kolay anlayabileceği bir tavır değil mi bu?

Başta söylediğim serinkanlı yaklaşım yetisi gerçekten akılcı ve olgun olmayı da zorunlu kılıyor aslında. Kıyasıya eleştirdiğimiz yeni yaşam tarzı ve değer yargılarını bir başka mercekten görebilme ayrıcalığı, eleştirinin de ötesinde anlama çabasını da yanı sıra taşıyacaktır çünkü. Onaylamaya açık bir yapı değil bu; ille de tanımlamak gerekirse eleştirinin “estetik sınırlarını” hatırlatmaya açık bir bilgelik taşıdığını söylemekle yetinelim. Bu bilgeliği sahneye taşıyabilecek enerjiyi ise gençlere bırakmak zaten işin doğasına uygun bir yaklaşım.

Sonuç olarak, dünya ve gelecekle ilgili umudumuzu hala heybemizde gezdirebiliyorsak bunu öncelikle hoşgörü coğrafyamızın genişliğiyle açıklamalıyız. Biz yaşça olgun, deneyimli, yorgun ama umutlu önderlerin! hala yapabileceği bir şey var öyleyse: Katılmak! Deneyimleri paylaşma yürekliliği göstermek; anlayışlı , sabırlı ve sevecen olmak! Sanatın büyük paydasında yer alan kavramlar bunlar.

Bu noktada Pavese’in “eylem..artık eylem!”, diye haykırması geliyor aklıma. Bir şey yapmak; riskleri göze almak ve salonu sahneden taşan sulara boğmak atak olmanın yanı sıra, yapabilme gücünün sınırlarıyla da ilgili çünkü. Enerjiyi sakınmayalım ama, akıl ve bilgeliği de yedeğimizde gezdirmeyi unutmayalım! Her yapılanma kendi sürecinin bir olgusudur çünkü. Dünyanın gizli değil asıl sahiplerinin gençler olduğuna yürekten inanıyorsak onların neyi nasıl söyleyecekleri meselesine de saygıyla yaklaşmamız ön koşul. Acemi, yetersiz, dahası saldırgan olabilirler; ama yeni cümleler söyleyebilmek için biraz da gözü kara olmak gerekmiyor mu sanki? Üstelik onların alıcıları kuşakdaşları. Paylaşacakları ortak duygu sövgüden mesele; ironiden trajediye gidip gelebilir; bizler sahnede gönlümüzü ele geçiren, duyguları körükleyen bir çalışmanın olup olmadığına bakalım öncelikle.

Gençlik Tiyatrosu, belki de tiyatronun atar damarı. Gençlik iksirinden dem çekmemiş hiçbir sanat bir sonrayı işaret edemez aslında. Büyük cümlelerin, hamasi nutukların ötesinde, hoyrat sözcülüğe, dahası itici olmayı özellikle seçmiş kaba eleştiriye bile göğüs gerebilecek kadar sanattan ve değişimden yana olmayı seçmemiz gerekiyor.

Gençlik Tiyatrosu’nu, öncelikle biz orta yaşlıların gözünden ele almam boşuna değil aslında; çünkü beklenen oluşumdan ilk eleştiri oklarını göğüsleyecek olanlar yine bizleriz: Biz iyi kötü ve bir biçimde tiyatro yapmayı sürdürenler! Eleştiriye açmayı önerdiğimiz dünya bizim kurduğumuz dünya. Yüksek sesle söylemeye çalıştığımız cümle de farklı değil bu yüzden. Hey! Gençler gelin ve kıyasıya vurun bizlere! İnsaf ölçüsünü bir yana bırakın ve sanatın o görkemli o büyük cümlesini yine özgürlüğün ölçüsüzlüğü belirlesin!

Gençlik Tiyatrosu tartışılacak elbette. Ne olduğu, nasıl olmaması gerektiği! yazılıp çizilecek; uygulamalar, örnekler sergilenecek. Bütün bunların deneyselliği ise sanatın kazanımı olacak mutlaka. Gençlerin sahne aşkı salon aşkıyla harmanlanacak. Yani ki, sahneye sevdalananlar sahnede, tiyatroyu sevenler ise birer izleyici olarak salonda kalacak. Beklentinin özünde sözde, duruşta, yeniye açık ve sağlıklı bir çağrı var çünkü, tıpkı sanatın her daim önerdiği gibi: Gör, düşün, biriktir ve uygula! Dünya bir sahneyse bırakalım gençler kendi dünyalarını sahne üstünde olsun değiştirmenin yöntemleri üstüne kafa yorsunlar! Uygulamaları klasik tiyatro kalıplarının ötesine geçsin ve alabildiğine oto denetimden uzak kalsın! Sahneden indikleri an sokakta onları karşılayacak olan törpüleme süreci acımasızca devreye girmeyecek mi zaten? Evet, sahnenin bu ayrıcalığı özlemlerin dile, göze tercümesi için bir arena olsun öyleyse.

Biz locadakilerin yapabileceği bir şey yok mu peki? Elbette var! Evet, salonlara, sahnelere açılan kapıların kilitleri hala bizde. Oyun zamanlarının sınırlaması, hoşgörü kat sayısı ve cep harçlığı... bütün bunlar birer kontrol mekanizması değil mi yoksa? Benzeri sıkıntıları az çok yaşamış olmak yine bu türden denetimci bir yaklaşımı engelleyemiyor ne yazık ki! Değiştirmeye çalıştığımız dünyayı yeterince değiştirecek gücü bulamamışsak sahne üstü performanslarımızın zayıflığıyla açıklayalım bunları. Ama şimdi başka bir şansımız var: Bayrağın yeni sahipleri daha hızlı koşabiliyor, daha yüksekten atlamayı deneyecek kadar da gözü karalar!

Öyleyse dilimizin ucuna gelenleri söylemekten şimdilik vazgeçelim. Ne yapacaklarına, neleri deneyeceklerine kulak kesilelim ve istedikleri anda onlara destek olabileceğimizi hissettirmekle yetinelim. Bütün klasikleri devirme şansları yok; ama bizler yine bu büyük yapıtlar aracılığıyla, onlara dünyaya başka bir pencereden bakma ayrıcalığı kazandırabileceğimize inanıyorsak...uyarlamalar yapalım! Sahne üstüne taşıyabileceğimiz deneyimlerimizi koşulsuz paylaşalım; sahne üstüne yakışmayan yasaklamaları yerin dibine gömelim ve belki de en önemlisi onlara zaman ve mekan armağan edelim. Tiyatro yapabilecekleri kadar gani zaman ve oyunlarını sergileyebilecekleri/izleyebilecekleri... salonlar bahşedelim!

Şimdi eşitliği yakaladık. Belki artık onlarla birlikte sahneyi paylaşacak kadar genç ve dinç olduğumuz bile söylenebilir! Ayaklarımızın bizi, şu yazının başında sözünü ettiğim eleştiri localarından hızla uzaklaştırdığını göreceksiniz. Evet, sanatın değiştirme gücü bir kez daha iş başında!

Tiyatronun bir büyüsü de burada gizli çünkü. Bu ortak duygu insanı genç kıldığı gibi, yeni bir cümle söyleme konusunda da ateşliyor sanki.

Öyleyse ilk cümle benden olsun: Dünyanın en eski sanatı olan tiyatro, aynı zamanda dünyanın en genç sanatıdır da bu yüzden!












13.02.2008
2467






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.