Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Nereye Gidiyoruz (öykü)



“Fazla kurcalıyorsun dostum!”

Mahallenin meydana bakan köşesindeki kahvede söylüyor bunu. Küçük ahşap masaya oturdukları anda başlattıkları sohbetin gelip dayandığı son cümle bu işte. Fazla kurcalıyorsun dostum! Bir doyma noktasının, taşkınlığın, açıkçası bıkkınlığın ifadesi bu. Sigarasının ucunu ateşliyor, derin bir nefes çekerek söylediklerini pekiştiriyor; göz ucuyla karşısındakini kesmeyi de unutmuyor tabii. Komutayı ele aldığını işareti bütün bunlar, öbürü sus pus çünkü. Az bile yaptığını düşünüyor, hani kontrolü kaybetse canına okuyacak onun; çoktan hak etmedi mi zaten? Hani bir itiraz cümlesi gelse günlerin ayların doldurduklarını bir anda kusacak, yeter diyecek; nedir bana bu çektirdiklerin diye kükreyecek; söylenip duracak ve farkında olmadan, onun sorduklarına belki kendi adına bir yanıt bulmuş olacak.

“Daha bir şey söylememiştim..”, diyor karşısındaki.
“Farkındayım ama söylemeye hazırlandıklarınla ilgili olarak bakışların önden gidiyor. Gövdemi az sonra sarsacak ağır salvoları şimdiden hissediyorum. Sağlı sollu vuracak ve canıma okuyacaksın muhakkak. Nereden geliyoruz Muhteşem ağabey diye sorarak başlayacaksın. Aval aval yüzüme bakacak ve sanki karnım ağrıyor dermiş gibi yapacaksın bunu. Nereden geliyoruz Muhteşem ağabey? Bununla da yetinmeyecek ve neden şu anda buradayız sorusunu patlatacaksın; adım gibi biliyorum bunu. Nereye gidiyoruz sorusu ise salvolarının en sunturlusu olacak ve ayakta duran menzil bırakmayacak bende. Ardından şarapları kapıp evlerden birine tıkılacak ve teybi başa saracağız. Sigara dumanı, öksürük nöbeti, sokaktan içeriye taşan hırlaşmalar bizi hiç yalnız bırakmayacak ve çöktüğümüz masada büzüştükçe


büzüşeceğiz. Üstelik ne yanıt ne de başka şey! Nereden geliyoruz, nereye gidiyoruz öyle mi? Kafayı yedin ve yedirdin be oğlum! Reva mı bu Muhteşem’e! Hayatta ne aile ne de bir karı yüzü gördük, ama Yaradan dostun bile defolusunu uygun görmüş olmalı ki bize , işim zordur bundan böyle. Nereye gidiyoruz öyle mi? Kim vurduya gidiyoruz diyeceğim ama şaka kaldıran bir yanın da yok ki suratında gülücükler gezinsin!”
“Demek böyle düşünüyorsun...”
“İşin gücün yok senin.”, demekle yetiniyor masaya abanırken. Bir sır verirmiş gibi sesini kısıp fısıldıyor :
“Senin huysuzluğun, uyumsuzluğun kendinden menkul oğlum. Bende ev, aile, karı kız yok da sende var mı sanki? Bu kafayla gidersen tekmil yalnız kalırsın. Bu da Muhteşem ağabeyinin sana bir altın öğüdü olsun!”
“Aslında düşündüğün gibi değil ama...”. . diyor; devam etmiyor. Mahcup şu an. Verecek yanıtı yok. Soru istediği gibi gelmedi bir kere; evet yanlışlık işin başında zuhur etti.
“İçinde yüzlerce cüce geziniyor, biliyorum bunu..”, diyor karşısındaki. Otomatiğe bağlamış söyleyeceklerini. Ardı ardına sıralıyor:
“Yüzlerce cüce dedim duydun mu? Her biri küçük yumruklarla yoklayıp duruyorlar beynini. Bir yerden sonra dayanamayıp bu küçük darbeleri başkalarıyla da paylaşma arzusu duyuyorsun haliyle. Bu da bir nevi ihtiyaç olmalı ama yazık be oğlum! İkimize de yazık. Benim çaresizliğim, zavallılığım da devreye giriyor bu noktada. ..”
“Ne çok kötülük yapıyorum sana..”, diyor masanın mazlumu. Sonunda o da bir sigara yakıyor. Masadaki boşalmış çay fincanlarından birini önünde doğru çekip karıştırmaya başlıyor; sanki içine şeker atmış gibi.
“Daha bu bir şey mi?”, diyor Muhteşem ağabey olanı. “Gece hitama erip sohbet tamamlanıyor ve sen bir biçimde rahatlamış olarak sokağa sızıyorsun; hani bende konakladıysak diyelim. Bana yüklediğin yükün yalnızca ortalığı toplayıp bulaşıkları yıkamakla sınırlı olduğunu düşünme sakın. Şu biçare, şu savunmasız gövdeyi tıka basa doldurup gittiğinin farkında mısın acaba? Kendimi soğuk yatağa bıraktığım an bu kez de bendeki cüceler iş başı yapıyorlar dostum. Evet, her bir soru bir baş belası cüce, bilmiyorsun bunu! Sesiz ve yorgun bedenim sızlayan ruhumla barış tazeleyemeden bir başka fırtınayla sarsılmaya başlıyorum. Uykuya teslim olmayı umutla bekleyen yaşlı gövdemin üstünde, sırayla da değil hep birden zıplamaya başlayan bu vahşi cüceler asla yorulmak nedir bilmiyor . Sonunda Nereden Geldik nam soru, Nereye Gidiyoruz sorusuyla güreşe girişiyor. Neden Buradayız çekildiği köşeden şen kahkahalar eşliğinde izliyor onları. Niçin Varız cücesinin derdi son bir yolluk almak olmalı ki, alkollü nefesimden sebeplenmek için burnumu gıdıklamaya başlıyor. Neyiz, çöktüğü köşede hüzünlü bir şarkı mırıldanıyor, Ne Zamana Kadar alaycı ve nankör! İsterik bir çığlıkla perdeyi açıyor...”
“Muhteşem ağabey! Neler söylüyorsun böyle?”
“Bunları ben söylemiyorum evlat, sen söyletiyorsun! Sus ve eserini izle en iyisi! Varlık sorunların varlık sorunlarım oldu, dahası beni çoktan aştı bilmiyorsun. Bulunduğum zemin durmaksızın kayıyor, zamanın ucunu çoktan kaçırdım ve neye dua ediyorum biliyor musun, neyse ki evde benden ekmek bekleyen biri yok..”
“Ne diyeceğimi bilmiyorum..”, diyor diğeri. Çay fincanının tiksinir gibi uzaklaştırıyor kendinden. Yalnızca çay fincanı mı soğur? Bazen her şey! Neden böyle olduğunu kendisi de bilmiyor. Günün birinde eline geçen bir albümün sayfalarını karıştırdığı anda aslında karıştırmakta olduğu şeyin kendi hayatı olacağını
bilebilir miydi? Hep böyle olmaz mı zaten? Zamanlardan erken bir zaman elinizi ateşe uzatır ve acıyla haykırırsınız. Yeni bir öğreti, yeni bir basamaktır bu ve bir sonraki yakıcı sınavla ne zaman karşılaşacağını asla bilemezsiniz. İş olsun diye başlattığınız bir park gezintisi belki de sizi o ana kadar hiç karşılaşmadığınız bir doğa canlısıyla karşılaştıracaktır örneğin! Ah, mutlaka böyle bir mucizeye de gerek yoktur yeni bir basamak tırmanmak için; ama zararsız olduğuna yemin edebileceğiniz birinin bile aslında bir kafa karıştırıcı olduğunu nasıl tahmin edebilirsiniz ki? Kapağı aralanan bütün kitaplar, albümler pimi çekilmiş birer bombadır bu yüzden. Albenili kapaklar yalnızca güzel aldanışlardır. Gülümseyen bir kadının serçe parmağını kıvırıp sizi peşi sıra çağırmasından ne farkı vardır bunun? Aklınız yeni keşiflere, farklı coğrafyalara bir kez yelken açtıysa sonrası kendiliğinden gelmez mi zaten? Evet, rastlantıyla eline geçen albümüm sayfalarında akıldan önce göz kamaştıran renklerle karşılaştığını ve nutkunun tutulduğunu iyi hatırlıyor. Yeşil ve mor rengin değişik tonları eşliğindeki çıplak kadınların, geyiklerin, dilimlenmiş karpuzların, armut ve elmaların, ceylanların, tuhaf ağaçların aslında bir tuzak olduğunu asla bilmiyor. Kokunun ve rengin tuhaf armonisi; garip çağrısı mı demeli ya da? Göğüslerinden biri omuzlarına yerleştirdiği örtüden dışarı taşmış güneş yanığı tenli dilberin doğayla giriştiği şaşırtıcı uyum, ressamın bu emsal modellerin bulunduğu adaya hiçbir çağrı almadan koşup geldiğini düşündürüyor. Ulaşılan kıyılarda başlayan sonsuz okyanus asıl barış denizini mi müjdeliyor yoksa? Ama hayır! Hangi sanatçı barışın dinginliğine teslim olmuş bu güne kadar? Ah, diyor bütün bunlar da kabulüm olabilirdi ama ne zamanki o çekici resimlerin altındaki yazılara baktım, evet o an tüm dünyam karardı Muhteşem ağabey. Sorunu ona ilk açtığı günü ve aynen böyle söylediğini iyi hatırlıyor. Muhteşem, zavallı Muhteşem başına geleceklerinden habersiz ve bu zararsız gibi görünen sohbet az sonra ikisini birden terk edecekmiş gibi kendiliğinden soruveriyor sorusunu; peki ne yazıyormuş şu resimlerin altında bakalım? Karşısındakinin bir an yutkunduğunu, gözlerini yumduğunu ve ikiletmeden aktardığını da hatırlıyor: Nereden geldik, neden buradayız, nereye gidiyoruz? Bak şu işe diyor Muhteşem; şu çıplak kadınların, armutların ve geyiklerin altında bunlar mı yazıyor yani? Başını sallayıp onaylıyor, arkasını da getiriyor elbette; örneğin yine kesilmiş karpuzların, muzların, yanakları yüklendikleri elmalardan daha al olan fettan bakışlı dilberlerin, onları ölümsüz kılmaya yeminli ressamlarına işveli bir göz kırpma eşliğinde düşünülenden çok daha farklı bir mesaj ilettiklerinden dem vuruyor: Niçin varız, ne yapıyoruz, dahası kimiz biz.. evet kimiz sahiden? Yorma beni diyor Muhteşem, kitabı basan firmanın hoş bir eğlencesi olmasın bu durum? Yeminle doğruluyor öteki. Kurana el basıyor, yani lafı gelişi olarak. Kapağını kapatıp albümü kitaplığa yerleştirdiği an aklının zorlamaya başladığını söylüyor. Bu nasıl iş peki? Alt tarafı bir kısım resim ve bir garip yazılardan ibaret değil mi hepsi? Hem geyiklerin ve dahi ceylanların, çıplak dilberlerin, yeşillerin, morların, allı güllü çiçeklerin şu akla zarar sorularla ne ilgisi olabilir ki? Ancak zaman geçtikçe işin rengi değişiyor. Morlar, yeşiller, kırmızılar ve maviler birer uyku düşmanına dönüşüyor. Muzlar, ceylanlar ve kızlar mahalle kahvesinin yolunu unutturuyor. Armutlar ve denizin sonsuz mavi boyası hafta sonu maçlarını bitiriyor. Neyiz nerdeyiz bir cüceye dönüşüp ufak yumruklar atmaya başlıyor. Günün birinde diye devam ediyor, şu rezil herifin yani ki ressam bozuntusunun bütün bu soruları aslında kendisine sorduğunu anladığımda işi işten çoktan geçmişti Muhteşem ağabey diyor. Evet şu rezil ressam diye yineliyor


Muhteşem ağabey, yahu bu herif bizim ocağımıza da incirin hasını dikti sonunda, öyle değil mi? Resmin yedi rengi, benim küçük hayatımın renklerini sildi süpürdü ağabey , bir bildiğim budur diye sürdürüyor öteki. Yediğimden içtiğimden zevk almaz olduğum an gelip çattığında , ben de kendimi o resimlerden birinde küçücük bir nokta halinde olsa da gördüm; yeminle! Zavallım benim diyor Muhteşem ağabey; peki ne yapacağız oğlum, bu işin bir doktoru filan yok mudur peki? Seni böyle biçare bırakamam yani; hayatın bundan sonraki dilimine selam yerine neyiz nerdeyiz, eyvallah yerine nereden geldik diyen bir arkadaşla devam etme fikri canımı sıkıyor tabiatıyla. O an karşısındakinin sustuğunu, söyleyecek bir şey bulamadığını iyi hatırlıyor. Söyleyecek şeyler bulabilir ama bu kez de ressamın başına açtığı halttan kurtulmak için başka kitapların kapısını aralaması gerekecek, bunu da iyi biliyor. Guruba son katılan cüceler de bu sorulardan ibaret olsun öyleyse. O gün bu gün ne huzur kalıyor ne keyif. Stadyumun semtine uğramıyorlar, pazardaki tezgahı ilgisizlik nedeniyle kaybediyorlar ve arkadaşları bu iki tuhaf adamın kuyruğunu bırakıyor. Doğru, iyi ki çoluk çocuk yok şu her ikisinde; ama olmasa da böyle hal ve durumda bile biri diğerine fazla gelmez mi sanki!
“Belki de bir süre için yalnız kalmalıyız..”, diyor Muhteşem olanı. “Bana fazlasıyla zarar veriyorsun ve yeminle söylüyorum ki, günden güne kilo kaybediyorum. Nerede o eski Muhteşem?”
“Özür dilerim..”, diyor masa arkadaşı. Sessiz, sakin, boynu bükük ama herkes biliyor ki masanın gizli gürültücüsü yine de o. Suları dalgalandıran, fırtınaları azdıran o! Bir hayat tetikleyicisi, bir huzur düşmanı, bir gereksiz mesai gönüllüsü ! Muhteşem masadan kalkıyor; hızla uzaklaşıyor diğerinin yanından. Öteki bir süre arkasından bakıyor. Sıklıkla yinelenen bir durum bu. Sıklıkla tanık olduğu; ama açıklaması hala nasıl zor! Neye baş kaldırıyoruz belki aileye henüz katılmadı ama yanıtı bilinmeyen bir başka tuhaf soru olarak dostluklarını gölgeleyebilir. Sonuçta bir Muhteşem gider, bir Muhteşem gelir; ama aynısı olabilir mi dönüp gelen? Hayır hayır, .böyle sorular sormayacak, yinelemeyecek yaptığı yanlışı. Kilo kaybeden yalnızca bedenleri değil; eksilen, dönmemecesine çekip giden başka şeyler de var. Hoşluklar, sebepsiz kahkahalar, itiş kakışlar ve eşek şakaları var. Listeyi uzatmayacak; bunlar o an umuru da değil zaten. Cebinde bulduğu naneli sakızı ağzına atıyor sonunda. Evet, diye mırıldanıyor, bu kez fazla yordum onu, hiçbir şey söylemeden becerdim bunu üstelik. Bundan öte havadan sudan konuşmak içimden gelmiyorsa suç benim mi peki? Her şey aklımı karıştırıyorsa elimden ne gelir! Bu dünyayı kolay kabullenemiyorum, tek bildiğim bu. Anlamadığım ne çok şey var ve nasıl öğrenmek istiyorum! Ah, bir zulüm bu aslında. Ağacın yeşilini izlemekle yetinmek bir faziletmiş Muhteşem ağabey; söylerdin ama ben ölçüyü çoktan kaçırdım. Havada süzülen bir kuş yalnızca hoş bir fotoğraf değil benim için; fizik kurallarıyla da ilgisi yok merakımın ama, bilemediğim bir yanıtın beceremediğim bir sorusu peşimi bırakmıyorsa ne yapabilirim! Kapağı kaldırdım ve musibet kuşları havalandırdım bir kere. Morlar, su yeşilleri, süt beyazları ve ateş kırmızıları önce kalbime sonra aklıma değdi. Gördüğüm her cisim kıvrılıp bükülüyor ve bir soru işaretine dönüşüyor. Gözüme takılan her insan karmaşık bir öykü ve oku beni diye bağırıyor sanki. Tek yanlışım içime sığdıramadığım bunca yükü paylaşmaya kalkışmak belki de. Anlamıyorum ama ısrarla anlamak istiyorum. Sakinleşemiyorum ve sizin sakinliğinizden nem kapıyorum. Kolay kabullenişiniz, her cismin arka yüzünü görüyormuş gibi duruşunuz beni çıldırtıyor. Yakanızdan tutup kaldırmak ve yüzünüze haykırmak istiyorum: Nereden geldin, ne yapıyorsun burada ve nereye gittiğini sahiden biliyor musun ey insan?



Muhteşem saçmalama demişti ilk başta, evden geldik çarşıda iki tur atacağız ve herkes yine kendi inine dönecek, bunu daha fazla kurcalamak delikanlılığa sığmaz. Şimdi öyle mi peki? Tadına baktığı bir mezenin tarifini almak isteyen bir meraklıdan çok mu farklı bütün bu yaptığım? Kocaman bir müzede dolaşıyorum her gün ve müzenin tek eksikliğinin sergilenen parçaların altına açıklayıcı bilgi koymamakla ilgili olduğunu fark ediyorum. Boşlukları doldurunuz. Noktalı yerlere harfleri yerleştiriniz ve çözünüz büyük bilmeceyi!

Bir sigara daha yakıyor. Önce ateşe, ardında dışarıya üflediği dumana takılıyor gözü. Nereden gelip nereye gidiyorlar sahiden? Belki de bütün şu aklından geçenleri bir o anlıyor. Anlayışlı duman bedenini yavaşça sararak onu onaylıyor. Masadan kalkıyor. Elleri cebinde ama cebinde ulaşabileceği herhangi bir satın alma gücü yok. Gideceği bir adres , katılacağı bir program da yok. Bunların hiç biri olmadı zaten. Oyuna katılmayı reddeden birinin cebinde yalnızca soru işaretleri vardır.

Muhteşem Ağabey yolun karşısındaki büfenin hemen önünde. Sanki birazdan pis bir yağmur başlayacak ve o şimdiden sinmiş. Bütün bunlara rağmen iki arada bir derede bir şişe şarabı usturuplu bir biçimde sardırmış büfeciye; öylece bekliyor. Neden buradayız! Göz göze geliyorlar. Muhteşem adına yakışır bir biçimde gülümsüyor ve yağmur bulutları bir anda dağılıyor. Gel bakalım diyor, bu kadar okunaklı bir gülümseme yani. Kaldırımdan sekiyor bir iki adımda ve kuş misali onun yanında bitiveriyor.
“Hadi gidelim..”, diyor Muhteşem.
“Nereye gidiyoruz?”, diye soruyor diğeri. Kötü niyetli değil hani, öylesine bir soru işte. Muhteşem ne diyeceğini bilemiyor.









06.02.2008
2848






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.