Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Eğik Zaman (öykü)




Otobüse, bir otobüse, kent içinde dolaşan bir otobüse en son ne zaman binmişti, hatırlamıyor. Düşünürsem bulabilirim belki ama gerekli mi sanki! Dünyanın bütün gereksizliklerini tek tek ipe astığın bir dönem yaşıyorsun ihtiyar; üstelik güneşte kuruma olasılıkları yokken yapıyorsun bunu. Otobüsteki üçlü koltuğa geçip oturuyor. Yanlamasına yerleştirilmiş bir koltuk bu. Oturduğun yerden caddenin bir yüzündeki apartmanları, mağazaları, tabelaları ve daha binlerce irili ufaklı nesneyi (bir film şeridi gibi!) izlemesi mümkün, ama bildiği bir şey var, bu keyif bir yerden sonra midesini bulandıracaktır; çirkinlikten değil, tüm biçimlerin, renklerin hızla iç içe geçmeye başlamasından. Küçük bir kurnazlık yapıp ara sıra gözlerini kapatıyor ve uyuyan ihtiyar taklidi yapıyor bu nedenle. Sevimli bir oyundur bu. Hemen yanınızdaki koltuğa ilişmiş olan ihtiyarın uyuklamakta olduğunu düşünüp içinizden geldiği gibi konuşur ve o sırada büyük bir gözaltı yaşamakta olduğunuzu asla fark etmezsiniz. Evet, seviyor bu oyunu; özellikle şen şakrak gençleri dinlemek hoşuna gidiyor. Yoksa bir acı çıkarma mı bu? Kendi gençliğiyle kıyasa olanak tanıyan bu iç burkucu oyunun mide bulandırmayacağını kim söyleyebilir peki? Bedenlerinden daha da iri olan sesleriyle kaba şakalar yapan öğrencilerin pervasızlığını hayranlıkla izliyor. Tanık olduğu her durum, duyduğu her sözcük hangi kuşağın daha doğru, daha kendisi olduğunu sorduruyor ona. İşte yanıtsız bir soru daha. Kim verebilir ki bunun yanıtını? Her kahkahayı, kaba şakayı, koca sesi ve cüreti kendi koşulları, kendi zamanı içinde değerlendirmek gerekiyor. Ama bunu yapmayacak; yalnızca eğlenmekle yetinecek ve asla yargılamayacak. Kuşağımın tipik bir üyesi gibi hoşgörüsüz olmak istemiyorum. Kimi zaman yalnızca hoşlukları, güzellikleri görmekle yetinmelisin ihtiyar. Sen de genç değil miydin? Ah, seni iyi tanıyorum aslında; yıllardır yaptığını yapıyor ve yine kendini kandırıyorsun. Aklından asla hoşluklar geçmez senin. Kimsenin aklından bunca çekici kötülük dururken güzellikler geçmez! Hiç kimse bencilliğinin konu edilmesinden hoşlanmaz; belki sen bile diye noktalıyor kendi kendine geliştirdiği bu tekil sohbeti.
Genç adamın ne zaman gelip yanındaki boş koltuğa oturduğunu hatırlamıyor. Genç adam, elindeki koca fermuarlı çantayı oturdukları üçlü koltuğun altına doğru bacaklarıyla itip sıkıştırıyor. Okul çantası için çok büyük diye düşünüyor; tabii çoktandır ne otobüse bindin, ne de şu yığma ders programlarından haberlisin. Zavallı çocukları ezip dümdüz ediyorlar. Kurtulmak istiyor birden; evet, sorular, durumlar, anlamsız tespitler canını sıkabilir. Yastığa kadar taşımayacağım sevimli sorularla yetinmeliyim bu yüzden; azaba dönüştükten sonra dipsiz sorulara yanıt bulmuşum neye yarar, kesintisiz bir uyku tüm büyük düşüncelerin mezarı olsun!
“Babalık çantamın askısına basıyorsun.”
“Efendim?”, diye silkiniyor; sese dönüyor. Hemen yanındaki koltuk komşusu gözlerini iri iri açarak otobüs zeminini işaret ediyor.
“Özür dilerim..”, diyor ayağını çantanın askısı üzerinden çekerken.
“Önemli değil aslında, benim kuşkum yalnızca...” Genç adam devam etmiyor; daha doğrusu kısa süreli bir tedirginlik yaşıyor ama bundan vazgeçmiş olmalı ki ihtiyarın kulağına eğilip sırrını paylaşıyor.
“...zamanından önce patlamasını istemem.”
“Neyin?”, diyor şaşkınlıkla; ah, evet, bu gençlerin şakaları kadar, şaka olup olmadığını hemen ayırt edemeyeceği gerçeklerini de anlayamıyor.
“Çantanın içinde patlayıcı var..”, diyor genç adam. Kırılacak eşya var demiş kadar rahat söylüyor bunu.
“Patlayıcı mı?”
“Duydun işte! Şu an mesaideyim babalık. Allahın cezası patlayıcıyı iş yerine götürüyorum...”
“İş yerine?”
“Koca bir binayı havaya uçuracağım!”, diye kestirip atıyor delikanlı. Arkasına yaslanıyor, ardından ani bir hareketle yeniden koca kafasını komşusuna yaklaştırıyor.
“Ben bir teröristim!”
Aklı karışıyor; onu zekice bir yanıtla karşılamaktan uzak olması ne kadar üzücü! Elbette diyor içinden; yalnızca bana, şu ihtiyara diş geçirebiliyorsun değil mi? Aynen öyle, diyor genç adam; belli belirsiz bir gülümsemeyle söylüyor bunu. İşte sana demir leblebi sundum ve ağzından tek sözcük çıkamadı gördün mü! Yılların gevezeliği, deniz derya sohbetler, akıl yürütmeler, hayat deneyimlerinden damlalar... neredeymiş bütün bunlar bakalım? Konuşsana bunak! Alt et beni; serseme çevir, ez parmaklarının arasında! Asıl konuşma bu işte. Bu dokunabileceğin bir ses, sert ve alabildiğine acımasız! En kötüsü de söylediklerim. Belki gerçekler kanını donduruyor. Hala alışamadığın bir dünyayı çiğniyorsun. Saçma, diye mırıldanıyor; her şeyi bu kadar birbirine karıştırmama ben bile izin vermem. Bildiğim bir şey varsa ilk durakta otobüsten atlamanın doğru bir seçim olacağı; ama ben konuşmayı yeğleyeceğim! İhtimal söyledikleri yalnızca soğuk bir şaka ama, ne kadar can sıkıcı. Kabul edemediğim şey, kurduğumuz gelip geçici dostlukların özüne bile şiddeti sıkıştırma merakı. Düşünsene, sürdüreceğimiz yaklaşık on dakikalık bir birliktelik ve bunun içine yerleştirilebilecek o denli çok şey var ki! Beni merak edebilirsin çocuk; sana yaşam deneyimlerimden söz edebilirim örneğin; hayal kırıklıklarımdan dem vurabilirim, biliyorum sizin için kolay anlaşılası şeyler değil ama, farklı bir evrenin ruhuna aşina olmak fena mı? Hemen yanındaki, zırvalıyorsun bunak bakışıyla yanıtlıyor onu, ya da bu bakışların tercümesi böyle bir şey işte; hiç ama hiç merak etmiyorum biliyor musun; salakça şeyler bunlar, şu kırıklıklar ya da aşinalıklar mı ne karın ağrısıysa. Belki de bütün o anlatabileceklerinden yararlanmayı düşünmemem gerçek bir talihsizliktir, kim bilebilir! Bunu kast etmemiştim diyor aceleyle, ama hiçbir parıltısı olmayan bir yaşamın ağzına kadar patlayıcı barındıran çantadan daha tehlikeli olduğunu söylemek isterdim; sana yanıt vermeyeceğim, diyor karşısındaki, yani şu başka telden süren sessiz konuşmayı sese yüklenmiş asıl sözcüklerle kırmayı deniyor.
“Korktun mu babalık?” diyor hemen yanındaki. Şu iri yarı delikanlı, evet henüz yanında oturuyor. Sivilceli ama sevimli bir yüzü var; Siyah kıvırcık saçları alnına dökülüyor.
“Otobüsü seçtim, çünkü en güvenli yolculuk bununla..”
“Elbette “, diye onaylıyor onu temkinli olmaya çalışarak.
“Sırrımı seninle neden paylaştım bilmem..”, diyor delikanlı. “Belki bu da bir gereksinimdir!”
“Şu çanta..”, diyor sonunda; şimdi sesi bir parça daha yüksek çıkıyor.
“Beş katlı bir binayı rahatlıkla havaya uçurabilir, yani çok merak ettiysen. Söyledim ya, şu anda onun üstünde oturuyorsun..”
“Dünya da bir ateş topudur evlat. Her an bu ateş topunun üstünde olduğumuzu sakın unutma!”, diye geçiştirmeyi deniyor; evet kendisini bir parça toparladığı söylenebilir. Aslında ilk ağızda yakalamalıydı bu kıvraklığı, ama kısa bir süre için de olsa arada kaldığı bir gerçek; şu sevimli oyuna katlanmak zorunda olduğunu biliyor; hemen yanındakinin bu katılıma gereksinimi var çünkü. İkilemde kaldığını fark ediyor; sahiden dediği gibi olabilir mi; yani hemen şu üstünde oturduğum çanta... Saçmalık bu, benimle eğlendiğini görmüyor musun? Eğer hayatta kalmayı başarırsan yarınki gazetelere başka bir gözle bakacağına bahse girerim diyor içinden kopan farklı bir ses. Kendimi kandırmaya çalışıyorum ve bu belki de hoşuma gidiyor ahbap diye çıkışıyor asıl sesiyle; düşündüğün gibi değil , şakacı bir öğrenci o, ya da antrenmana giden bir sporcu. Evinde uyuşamadığı bir ihtiyar var ve acısını senden çıkarıyor! Ne kadar safsın! Nasıl bir zamanda yaşadığını bilmiyor musun sanki? Teröristler bile pervasız. Eylem mahalline ellerini kollarını sallayarak gidiyorlar; adam bir yandan sakız çiğnerken bir yandan da sana yapacaklarını ayrıntılarıyla anlatıyor. Sakız çiğnemiyor bir kere! Onu laf olsun diye söylüyorsun. Sen her zaman böyle yapmaz mısın? Canımı sıkmak bütün niyetin; küçük bir otobüs yolculuğunu bile bir azap seansına çevirmek; sen nesin biliyor musun, bir sahtekar! Bunu da nerden çıkardın şimdi? Yanındakini sevmedin, hepsi bu. Sadece yanındakini mi? Kimseleri sevmiyorsun sen; hele ki gençleri. Böyle konuşma dedim! Aldırma, bir başkası duymaz nasıl olsa; ben duyuyorum ve canım sıkılıyor ama! Ne duyarlık; şapka çıkarsam iyi olur! Neden uğraşıyorsun benimle söyler misin? Laf, bu oyunu bile sen başlatmadın mı? Yanındaki çocuk ağzını açıp tek kelime etmedi şu ana kadar; ama sen neler neler uyduruyorsun? Konuşmadı mı; şimdi de beni bunak yerine koyuyorsun demek! Hoş hikaye desene, günün birinde bir terörist ve bir bunak otobüste yan yana gelmişler. Git lütfen, çekil git ve rahat bırak beni. İtiraf etmeni beklerdim. İtiraf mı? Kimseyi sevmiyorsun sen; az önce de it gibi korktun; kendi mavalına inandın ve havaya uçacağım diye kıçın tutuştu. Ah çok zor, diyor sonunda; insan kimseyle anlaşamıyor günümüzde, kendisiyle bile.
“Bir şey mi söyledin babalık?”, diyor yanındaki.
Yanıtlamıyor. Yüzüne bakmakla yetiniyor yalnızca. Sivilceli koca suratın kendisine gülümsediğini fark ediyor. Konuşma çağrısı bu; yaşlı komşusu ne söyleyecek diye merakla bekliyor sanki.
“Bu kentin yabancısıyım..”, diyor sonunda; özür diler gibi söylüyor bunu; hani patlayıcıları yerleştireceği yerle ilgili adres sormaya kalkışırsa şayet, önceden alınmış bir önlem çabasıyla.
“Bu dünyanın yabancısıyım..”, diyor genç adam. Yüzündeki gülümseme büyüyor.
“Seçimimi ahmakça bulduğuna yemin ederim..”, diyor ardından. “Yine de kendime göre haklı gerekçelerim olamaz mı yani?”
“Ne olabilir?”
“Beş duyum sağlıklı ve bana fazlasıyla zarar veriyorlar. Dokundukça, gördükçe, kokladıkça ve işittikçe şu tuhaf hayatı, insanları, sıradan da olsa her şeyi daha zor algılıyorum; ne çelişki değil mi? Belki kör, ya da sağır olsam başka türlü olurdu.”
“Seni anlamıyorum..”, demekle yetiniyor.
“Öyleyse şanslısın babalık..”, diye yanıtlıyor yanındaki. “Çünkü anlamak anlamamaktır! Benim asıl sorunum bu!”
Yanıtlamıyor; genç adam babalığı ürküttüğünü fark ediyor; taşıdığıyla değil, sözleriyle ürküttü onu. Oysa otobüse ilk adım attığı an onun da bir yok edici olduğunu sezmişti; kendi köşesinde sessizce çalışan patlayıcılardan biri. Zor duyulan tik taklara kim kulak verebilir? Elbette iyi işiten! Kim görür hemen yanındaki koca tehlikeyi? Elbette dikkatli bakan! Ah, her zaman söylerim; duyular zararladır; kıpırdayıp dururlar ve mutsuz ederler insanoğlunu.
“Bir kez daha karşılaşacaksın benimle ihtiyar; ama bu kez karşılaşmamız yüz yüze olmayacak...” diyor genç adam. Çantasını hoyrat bir biçimde çekip çıkarıyor sıkıştırdığı yerden. Ayağa kalkmadan önce koltuk komşusunun kulağına son kez yaklaşıyor. Asında sarf edeceği şu son cümlenin başkaları tarafından duyulup duyulmayacak olması o kadar önemli değil artık; eğilmekle birlikte sesini esirgemiyor çünkü.
“Şu kadarını bilmeni istiyorum babalık; asla pişmanlık duymayacağım olacaklardan. Bir insanı bu noktaya getiren bir hayatı açıklayabilir misin peki?”
Yanıt beklemeden kapıya yöneliyor; iri gövdesini ve koca çantasını durakta sarsılarak duran otobüsten kurtarıyor. Yalnızca bakıyor ardından; aklı karışıyor. Bir süre düşünemiyor bile; bir süre için bütün bunların yaşandığına, bütün bu konuşmaların tüketildiğine emin olamıyor. Beş duyum zayıflıyor diyor sonunda. Kimseyle paylaşmıyor bunu. İçinden kopup gelecek olan sesi boğmak için uyumak istiyor. Taklit uykudan bir sonrası için ne çok şey feda edebilir şu an.

Notos Öykü/ kasım 2007










05.02.2008
3025






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.