Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Amca İtiraf Ediyor






Tünelin sonundaki ışık hiçbir gerçeği işaret etmez kimi zaman. Işığı görür, ne ki yüreğinizde bir kıpırtı duymazsınız. Tünelden hoşnut olduğunuzun bir göstergesidir bu. Köstebek gibi yaşamanın onayı, ya da o saatten sonra ışığın, aydınlığın yeni bir anlam yüklenmeyeceği düşüncesinin baştan kabulü diyelim. Yeraltından notlar tutmak için kalem ve defterin ötesinde ne gerekiyor sanıyorsunuz. Karanlığa sempatiyle yaklaşmak aydınlığı bütünüyle reddetme anlamına gelmiyorsa da şafağı bir süre için erteleme arzusunu taşır sinesinde. Amcanın iç burkan öyküsünü anlatmaya niyetlenmişken kalemimin daha işin başında direnmesi de bu yüzden. Yazdıklarımı peşinen lanetliyor, dahası hemen ardında kalan satırları yine kendisi silip yok ediyor sanki. Ne olursa olsun, amcanın gülerek okuyacağı satırlar bunlar; yazım hataları aramanın da ötesinde, söz konusu olan sanki kendi öyküsü değilmiş gibi kırmızı kalemle hayat hatalarının altını çizmekten kaçınmayacağı türden bir anlatı. Yazarken bu yüzden yoruyor!

Amcanın itiraf gününü aktarmak için böyle bir giriş yapmam kaçınılmazdı; çünkü ne bileyim, benzer gerekçelere günün birinde hepimiz ihtiyaç duyabiliriz. Tren durdurmanın cezası oldum bittim büyüktür ama yemin ederim, bedel ödemeden paçayı sıyırmaya niyetlendiğiniz bir öyküyü de kimse okumayacaktır. Amcanın öyküsünü trenle tünelle başlatmak ise rastlantının da ötesinde , yaşamın aslında eğlenceli bir yolculuk olduğu fikrinin günün birinde iflas etmesiyle açıklamak gerekiyor. Tünelin karardığı, trenin yoldan çıktığı bir andır bu. Defteri kapatır, kalemi iç cebinize kaldırırsınız, şimdi sizi ısrarla izleyen meraklı bakışlara güzel bir gerekçe sunma zamanıdır. Bir kez daha ve beş para ödemeden işin içinden sıyrılmak! Amcamın yaptığı inanın bundan farklı değildi.

Evet, tarihi itirafı sözcüklere dökmek için kaçınılmaz bir girişti bu. Seçtiğim sözcüklerde ışıkla yüzleşmenin cesareti değilse bile kabulü saklı çünkü; isteyen yenilgi diye de adlandırabilir bunu. Sözcüklerin itelemesiyle gerçekleşen bir rahatlama seansı! Güçlere sıkı sıkıya bağlanmanın , ama öncelikle de kendini yürekli bir biçimde ortaya koyabilmenin ödülü mü demeli? Sonuç olarak kimse yenilgi olarak adlandıramaz böyle bir davranışı. Aslında tüm yaşamın akıl dışı bir girişimle taçlandırılması olarak kabullenmek bile mümkün bunu; ama kim amca kadar yürekli davranabilir ki? Yanlış hayatın tartıya vurulması zaaftan çok bir varoluş biçimiyle açıklanabilir belki.

Kendini kandırmayı bilmiş her yaşam taçlandırılmayı hak etmiştir aslında, tabii yalancı bir taç olması koşuluyla! Hayatta neyin ne kadar gerçek olduğunu kim söyleyebilir? Şairane yaşamın iyi kötü bir bedel ödemeyi göze alması saygıdeğer bir davranış değil midir yoksa? Ben olsaydım aynısını yapabilir miydim? Hayır diye seslenecek kadar dürüstüm hiç değilse; aynısını asla yapamazdım, öyle bir hayatı seçecek kadar gözü pek olamazdım çünkü. Bunu anlatmayı beceremem, ve bu tespit benim şansım olsun! Yine de bu satırlara yarım yamalak da olsa taşımaya çalıştığım her duygu, yemin ederim kaynağını amcama ait bir pınardan beslenerek yol almıştır.

Büyük halanın evinde gerçekleşecek toplantı öncesinde her kafadan bir ses çıkıyordu işin başında. Amca haber uçurmuş ve tüm aileyi bir araya toplanmaya çağırmıştı, tek bilinen buydu işte. Şu tipik büyük aile örneğinin son temsilcilerinden biriydi benim ailem. Gücünü zamanında kapatılmış geniş topraklardan değilse bile akıllıca kullanılmış paradan alıyordu; büyük babalar kentin büyüyeceği yönü iyi ve zamanında bilmiş olmalılar! Büyük çarşı içinde manifaturacılıkla başlayan bir öykünün beklenen sonuçları olmalıydı bu durum. Butikten konfeksiyona, oradan inşaata geçişin asıl meyveleri iyi okullarda okuyan yeni nesil çocuklardı. Konaklardan geniş apartman dairelerine geçiş görkemli bir hayatın da habercisi olmalıydı ama, bunun asıl uzantısı sayılabilecek yaşamsal göstergeler yine günün değerlerinin ötesine pek fazla geçemiyordu. Oysa bir önceki neslin evde gramofon marifetiyle dinlediği Brahms ve Bach plaklarına hala bir köşelerde rastlayabilirdiniz. Geceleri, henüz televizyonun şavkıyla kararmamış evlerde lüks lambası ışığında büyük romanlar okunurdu. Amcamın çocukluğuna denk gelen günler olmalı; benim neslim bu fotoğrafı yalnızca bir alacakaranlık kuşağı olarak hayal edebilir oysa. Yine de yakın zamanlara kadar şimdilerde çoktan birer yıkıntıya dönmüş o görkemli konakların tavan aralarında bu mirasın izlerine rastlamak mümkündü. Yine de amcanın hayatla ilgili olarak kafasını karıştıran olguların neler olabileceğini açıklayabilecek ayrıntılar değil bütün bunlar. Üç beş sunturlu romanın ya da çizik plakların böylesi güçle yüklenebileceğini hiç sanmıyorum çünkü. İnsanın kendini belirlemesi bir yerden sonra pekişmiş inadıyla da açıklanabilir. Yalnızca reddetmek, her tür değerden uzak bir hayatı seçmek, serkeş olmak, şairane bir yaşam tutturmak.. evet, bütün bunların toplamı belki de takdir sözcüklerinin de öncesinde başka değerlendirmeleri akla getiriyordu. Hazır para kolay tüketilir , önemli olan varolan miktarın üstüne yeni ilavelerde bulunmak için istekli, dahası hırslı olmaktır ama biz kimden söz ediyoruz ki? Ailenin tarihine bir yüz karası olarak kazınmaya şimdiden aday amcadan mı yani? Haksızlık etmek istemem, çünkü bütün bu olumsuzluklara rağmen koca bir sevgi haresiyle donatılmış olan da yine o olmalıydı. Evin sevilen şımarık çocuğu! Yaptığı yaramazlıklar bir yere kadar sineye çekilmişti anlaşılan; ta ki artık bunun bir yaşam tarzı, ya da sevimli bir oyun olamayacağı yüksek sesle söylenene kadar! Ne demekti yani bu? Küçük bey düpedüz böyle yaşamayı seçmişti öyle mi! Şair olmanın getirisi yalnızca yanı sıra taşıdığın isim hakkıyla sınırlı* değil midir? Şu isim hakkı denilen de evin dört duvarı ve üç beş taşra dergisinin sayfalarıyla sınırlı kalıyorsa duruma müdahale etmek de kaçınılmaz oluyordu. . Amcanın bütün bu talihsizlikleri anlaşılmayan sanatçı teorileriyle kanıtlamaya girişmesi ise ailenin fazla ciddiye almayacağı bir tarzdı. Evet, can kulağıyla dinlenebilecek türden öyküler olamazdı bütün bunlar. Suyun üstünde yürümekte olduğunu iddia eden birinden mucizeyi örneklemesini beklersiniz doğallıkla; oysa o bu denemenin bile fazlasıyla utandırıcı bir girişim olacağını söylemekle yetinebilirdi. Şairane bir saklanma biçimi kanımca; ayrıca alçakgönüllülük barındırıyor. Bana kalırsa gerçek bir şair su üstünde yürümekle de yetinmemeli, uçmaya kadar götürmeli bu işi ama, ne kadar sıradan dahası utandırıcı bir girişim!

Büyük halanın evindeki buluşma çoğunlukla bayram günlerinde bir araya gelen o sessiz kalabalık için olağan dışı bir toplantı olacaktı mutlaka. Gürültücü bir aile olduğumuz söylenemez, bunu hangi ölçütlerle ileri sürüyorum bilemem ama yaşayabileceği olası bir fırtınayı neredeyse derisinin altında gizleme becerisini gösterebilen gün görmüş ailemle ilgili olarak daha güzel bir tanımlamayı nasıl yapabilirim acaba? Toplantının niteliği özellikle ailenin biz küçük üyeleri için önemli mi, herhangi bir gerekçeyle toplanılır ve halamın yaptığı güzelim açma börekler kaşla göz arasında tarihin karanlıklarına gönderilirdi. İçki içen bir aile değildi bizimki; amcamı saymıyorum elbette! Bakın onu hiçbir standarda dahil etmiyorum, yani aileyle ilgili olarak. Giderek bu farklılığı şu meşhur hastanede karıştırılan çocuk şakasıyla noktalamak da mümkün ama bu şakanın bile amca konusunda aileyi fazla kesmeyeceğini söylemekle yetineceğim şimdilik.

Toplanılmıştı işte. Büyük ortanca ve küçük hala, büyük amca, yeğenler, enişteler, gelinler, çocuklar ve bir önceki kuşağın, evet büyük babaların karanlık ve asık yüzlü siyah beyaz fotoğrafları. Bu ikonalar hiç değişmezdi aslında. Konu ne olursa olsun -kız istemeler, nişan bozmalar, ortaklık tazelemeler ve aile içi geçimsizlik sorunları- çatı çatılır, fotoğraflar kaldırıldığı köşelerden ortaya çıkarılır ve ailenin bekası cilalanırdı! Amcanın bütün bunlara aldırmadığına da emindim ben. Tabağıma doldurduğum sıcak börek dilimlerini afiyetle gövdeye indirirken az sonra olup bitecekleri belki de en isabetli bir biçimde kestirebilen biri olarak keyfi de hınzırca kendi kendimle paylaşıyordum. Büyük ailenin asık yüzlü bireyleri küçük kümeler oluşturmuş kendi aralarında sohbet ediyorlardı. Amca bir köşeden yüzünde kendini kolay ele vermeyen bir ifadeyle dikkatle onları izlemeyi sürdürüyordu; bir ara göz göze geldik; işte o anda yüzünde en az benimkisi kadar çocukça bir gülümseme belirdi ve bana göz kırptı. İçimi ısıtan bu işaretin büyüsünü iyi biliyordum; evet, tüm aileyi onunla ilgili olarak peşin bir hoşgörüyle donatan bir sıcaklıkla yüklüydü bu sessiz işaret. Sonunda büyük dayılar, teyzeler, halalar, diğer amcalar ve gürültücü yeğenler yanlarında getirdikleri konuları bitiriverdiler. Eğlenceli ya da dudak uçuklatacak denli şaşırtıcı öyküler tepeleme böreklerle birlikte tükenip bitmişti işte. Herkes büyük salonun bir köşesine sessizce çekildi, çaylar tazelendi ve bakışlar ona kilitlendi. Amca o büyük anın geldiğini biliyordu. Yerinden ağır ağır doğruldu; elindeki boş su bardağına kısa bir süre için baktı (bir alışkanlıktı bu ve o gece aile ortamında elindeki bardağın alkolle dolu olması hoş kaçmayacaktı) sesini kontrol etti ve sanki bir sergi açılışı yapıyormuş gibi , güçlü ve tok sesiyle konuşmaya başladı.

“Merhaba sevgili ailem; hepiniz hoş geldiniz! Ne güzel, ne zarifsiniz! Çağrımı yanıtsız bırakmadınız ve bu güzel günün inşasına olanak tanıdınız. Aslında güzel olan şeyin yalnızca bir araya gelmemizle sınırlı olduğunu bilmenizi isterim. Evet, belki de en değerli, en unutulmaz olanı da bu, bir arada olabilmek! Çünkü az sonra söyleyeceklerim keyifsizliğin de ötesinde can sıkıcı bile olacaktır pek çoğunuz için! Ama söyleyin, başka ne yapabilirim? Sizler bu dünyada öyle ya da böyle beni paylaşacak, dahası anlayacak, belki de ihtiyaç duyduğum ölçüde acımı hafifletecek yegane güzide insanlar değil misiniz?.”
Halalar, dayılar, diğer amcalar ve yeğenler neler söylüyor bu adam mesajı taşıyan bakışlarla süzdüler birbirlerini. Amca Pandora’nın kutu kapağını iyi kötü aralamış olmanın rahatlığıyla konuşmasını sürdürdü:
“Elli altı yıllık bir yaşam ve kocaman bir hiç!”, diye gürledi birden. Konuşmayı üst perdeden bir girişle sürdürmeye niyetliydi anlaşılan. Sesinin ayarını bir parça kaçırdığı muhakkaktı. Şu elli altı yıllık serüvenin en az iki yıl kadarını tiyatroya adamış olduğuna göre, bu beraberliğin kendisine kazandırdığı nimetlerden de yararlanmış olması çok doğaldı. Güçlü sesini salonun dingin atmosferine bırakmış ve bir ileri gözetlemeci edasıyla yaptığı atağın tahribatlarını uzaktan izlemekle yetinmişti.

“Evet, itiraf etmek gerekirse yaşamımın belki de kocaman bir aldanışla bezendiğini söylemekten geri durmayacağım. Bu saptama yine şunca yıllık serüvenin değişik aşamalarında bazı aile büyüklerinin bana ısrarla göstermeye çalıştıkları acı bir gerçektir, bunu fark etmeyecek kadar duyarsız olduğumu söyleyebilir misiniz peki? Sevgili dostlarım, sevgili büyüklerim, küçüklerim, ailemin benzersiz üyeleri! Karşınızdaki kişi şu anda size hayatta başarısız biri olduğunu itiraf ediyor! Ah, keşke bu itirafın da oyunlarımdan biri olduğunu söyleyebilsem! Aslında, belki de tümüyle bir kötü oyun olarak değerlendirdiğiniz şu hayata bir kez daha bakmanızı diliyorum! Zamanın sürüklediği bu koca gövdenin gelip dayandığı yer yenilgilerle bezenmiş bir kıyıdan ibaret ve bu gün bu gerçeğin de fazlasıyla farkındayım. Ben başarısız bir şair, kötü bir oyun yazarı, hiçbir çalışmasını sonlandırmaya nefesi yetmemiş bir romancı ve berbat bir tiyatro oyuncusu olarak şu hayatı yalnızca beşiğinde sallamakla yetindiğimi söylüyorum. İtiraf ediyorum dostlarım, şu an karşınıza çıkmayı göze almış bu adam kocaman bir bozgun saklıyor içinde. Daha düne kadar burnundan kıl aldırmayan birinin, en azından bir kayıplar abidesine dönüşmesinde payı olduğu söylenebilecek bir tez canlılıkla başarısız, dahası yetersiz, olduğunu haykırabilmesi ne kadar düşündürücü aslında! Bu yaptığımın çok kolay bir şey olmadığını kabul edin lütfen. Bakışlarını büyüklerin bakışlarından kaçıran, küçüklerin şaşkınlık dolu yüz ifadelerinden olabildiğince uzaklarda bir ülkeye taşımak isteyen bu adam ne yazık ki gönül koyduğu işlerin hiç birisinde dikiş tutturamadı. Ah, bu ne uzun ömürlü bir sınavmış böyle! Karşı çıkışlara, eleştirilere, uyum önerilerine ayak direyen şu aklımın ailemdeki en küçük bireyin aklından daha işlek olmadığını da itiraf ediyor ve çaresizliğimle, yetersizliğimle anlayışınıza sığınmaya çalışıyorum. Çünkü benim ailemsiniz ve her türlü yenilginin de ötesinde, içimi kıvançla aydınlatan varlığınızın belki de hayattaki tek başarım olduğunu düşünüyorum. Bu nedenle hoşgörü ve kabulünüz yazamadığım, çizemediğim, evet hiçbir şey kotaramadığım bir dünyada kazanacağım en büyük ödül olacaktır. Teşekkür ederim!”

Amca salonda yaratmış olduğu büyük sessizliğin ardından elindeki bardağı yavaşça masaya bıraktı ve salondan ayrıldı. Diğerleri yerlerinden kıpırdamadılar bile, yalnızca uzaktan onun ayak seslerini izlemekle yetindiler. Kapı açıldı, gürültüyle kapandı ve salon yeniden büyük sessizlikle buluştu.

Bu akıl almaz toplantının yaşandığı gün yedi yaşındaydım. Konuşulanları belki anlamamıştım ama, daha önce de söylediğim gibi olan biteni az çok sezecek kadar büyümüştüm. Sanki amca bütün aileyi bir araya getirip topa tutmuş, kıyasıya eleştirmişti! Evet, toplantının bendeki izlenimi aynen böyleydi. Yanlış yaşam ona değil ailenin diğer bütün bireylerine aitti. Ailenin küçük bireylerinin gözünde her zaman için bir kahraman olarak kalacak olan amca, iki dakikadan uzun sürmeyen bir konuşmayla tümünün birden canına okumuştu. Biz çocuklar da elbette onun gibi olacak, malum yaşa gelince tok sesimizle diğerlerini toplayıp bir güzel kuşa benzetecektik.
“Amca iyi bir örnek değil..”, demişti annem o gece beni odama göndermeden önce. Saçlarımı okşayıp devam etmişti:
“Hem bu gece ne yaptı sanıyorsun? Ailedeki herkesten özür diledi aslında...”
“İyi ama ne için?”
“Belki de herkesi yanılttığı için tatlım!”
“Ama beni yanıltmadı anne.”
“Seni yanıltmadı mı?”
“Elbette. Amca çok hoş biri. Çok komik bir kere. Çok eğlenceli. Evimize en çok onun gelmesini istiyorum ben. Öyle güzel öyküler anlatıyor ki!”
“Söylediklerimle bunun bir ilgisi yok..“, demekle yetinmişti annem. Omuzlarımdan tutup bir süre yüzüme bakmıştı yalnızca. Neler geçiyordu içinden? Onun gibi olma, ona benzeme, günün birinde aileyi toplayıp itiraflarda bulunmak zorunda kalma olur mu?

Bir başarısızlığı şölene çeviren şey yine o başarısızlığı yaşama biçiminizdir. Bir hayat sahibine ne kadar yakışırsa o kadar sahicidir. Çocukların kolay dillendiremeyeceği, ama büyüklerin ısrarla anlamayacağı gerçek bu olmalı. Hayata tutunma biçimlerinin hiçbiri güven verici değil çünkü. Herkesin topluca onayladığı bir hayat nerde görülmüş? Hem kim belirleyebilir ki bunun ölçülerini? Başarısız bir şair olmak için yola çıkmış birinin gerçek başarısı bunu gerçekleştirmiş olması değil midir? İnsana yabancı kalmak, hayata acemi olmak başlı başına bir ustalık kanımca. Ah, bugün yedi yaşında değilim ama, amcanın itiraf başlıklı o küçük oyununun aslında çarpıcı bir sahne gösterisi olduğunu iyi biliyorum bu gün. İzleyicileri fazlasıyla çarpan seçilmiş sözcükler bile belki uzun bir çalışmanın ürünüdür. Başarısızlığın kutsandığı her konum alkışı hak ediyor kanımca; çünkü hayat onaylanmış olmakla hiç mi hiç uzlaşmıyor. Çevremde yüzlerce iyi oyuncu var ve onlar bunun farkında bile değiller. Yüzlerce binlerce şair, hayatın onlara sunduklarını şiire dönüştürürken hiç ürkek davranmıyorlar; bir kahkahayla, bir çığlıkla, sıradan bir sevgi sözcüğüyle hızla yer değiştiren jestler, sözcükler, gülümsemeler yine yalnızca o an için yaratılan birer ölümsüz dizeye karşılık gelmiyor mu yoksa? Ben, evet başarısızlığı acemiliği kutsadığım o ilk anı, yedi yaşındayken tanık olduğum o büyülü töreni bütün ayrıntılarıyla hatırladığım için çok şanslıyım.

Amcayla o günden sonra birkaç kez daha karşılaştık. Toplantıdaki konuşma öncesinde göz kırpıp gülümsediğini benim kadar o da iyi hatırlıyor olmalı ama bunu hiç paylaşmadık nedense. Bir oyuncunun sahneye çıkmadan az önce kendine güven tazelemesinden farksız bir davranış olmalıydı bu. Evlat az sonra göreceklerini iyi izle, duyacaklarına iyi kulak kabart; çünkü bu oyunu her yerde sahnelemem!

Bu gün yalnızca gerçeği özlüyorum. Ustalıkta gözü olmayan bu saf özlemin hayatlarımıza kolay kolay uğramayacağını da iyi biliyorum. Anneme verdiğim sözü çoktan tuttuğumu söylemekle yetineceğim. Asla amcama benzemedim ve evet, itiraf ediyorum, mutlu biri değilim!








05.02.2008
2854






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.