Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Öykü Neye Yönelir


Çetin Balanuye


Ahmet Önel
Alabalık Üçlemesi
GK Yayınları, 2001, 167 s.

Cumhuriyet Kitap, Ağustos,22


“Öykü neye yönelir?” diye soranın, “ne cüretle soruyorsun?” karşılığını göze alması gerekir. Şu ya da bu yazarın öyküsüne gönderme yapmadan, bir yazın türü olarak öykünün yönelişini saptamak neredeyse olanaksızdır. Üstelik, öykücü sayısı kadar öyküleme biçemi vardır demek bile güçlüğü gidermez. Öykücü, bir öyküden diğerine, birbirine hiç benzemez kalkışmalara girişebilir; öykü biçeminin adeta ele avuca gelmesini engellemek istercesine şaşırtmalı bir öykü seçkisi yaratabilir.

Öte yandan öykünün gelişigüzel bir edebi tattan fazla hiçbir şey yapmaya çalışmadığını söylemek, en azından öyküyü hafife almak olurdu. İri tanımlardan gitgide kuşku duyduğumuz şu günlerde belki de şöyle bir yaklaşım önerilebilir: Öykü, öykü kimliğiyle yayınlanan metinlerin okuyanlarda yarattığı ortak etkiyi çoğaltmaya yönelir. Bu yaklaşım öyküyü hiç olmazsa köksüz ya da tarihsiz sanma yanlışlığına karşı korur. Öyküyü kendi geçmişinden gelen ortaklıkları görmeye çağırır. Diğer yandan onu geçmişin salt yinelemesi olmak durumunda bırakmaz; ortak etkinin kapsamını genişletmeye çağırır; hem öyküden anlaşılanı, hem de öykünün kalkıştığı işi açımlamayı gerektirir.

Demek öykünün yönelişini bu güne dek öykü denen metinlerin yarattığı etkilerden derlenecek bir “ortak etki” kümesine göre gözleyeceğiz. Denemeyi sürdürelim. Okurları tek tek bulup da, bu güne kadar okudukları öykülerin kendilerinde ne çeşit etkiler bıraktığını sormak olanaklı olmadığına göre, sözünü ettiğimiz kesişim kümesinin neleri içereceğini kestirmek de kolay görünmüyor. Kimileri bir öykü kitabının çok satanlar listesinde boy göstermesinin, aradığımız ortak etki kümesi hakkında her şeyi söyleyeceğini, başkaca bir soruşturmanın gerekli olmadığını öne sürecektir. Buna hiç katılmam. Çok satanlar arasında olmak, o kitabın, “öykünün öyküsü” içinden derlenecek ortak etki kümesiyle bir şeyler paylaştığını gösterse bile, aradığımız niteliklerin çoğu hakkında hiçbir şey söylemeyebilir.

“Klasikleşme” denen süreç belki de aradığımız ortak nitelik kümesi hakkında daha doyurucu ipuçları verebilir. Okurların okudukları öykülerde en sevdikleri öğeleri bulup alt alta yazsak ve bu işi çağlar boyu sürdürdükten sonra ortak öğeler kümesinin nasıl evrildiğini gözlemlesek, kanımca klasikleşme denen olguyu apaçık görmüş oluruz. Klasikleşme, yıllar içinde belirginleşen ve milyonlarca dairenin tam ortasında bir denge merkezi gibi duran kesişim kümesinin adıdır. İyi ama bir öyküyü övmek ya da yermek için yılların geçmesini beklemekten başka yapacak bir şey yok mu? Okumakta olduğunuz yazı, beklemek yerine bir öngörüde bulunma cüreti göstermeye kalkışan biri tarafından yazılmıştır. Öyküye karşı daha alçakgönüllü bir tutum içinde olanlar okumayı bu aşamada bırakabilir. Diğerleri ise buraya kadar yazılanlar ışığında genç bir öykücümüzü benim nasıl okuduğumu öğrenmek için okumayı sürdürebilir.

Ahmet Önel, geçtiğimiz günlerde yayınlanan “Alabalık Üçlemesi” adlı öykü kitabı ile bu türden üçüncü kitabını görücüye çıkardı. Önceki iki kitabı okumuştum. Üçüncü kitapla birlikte ilk kitaptan kimi öyküleri yeniden okudum. Önel’in öyküleri, bizi usul usul derinlere çeken kıpırtılı bir deniz gibi anımsayışın, içe bakışın ve farkedişin puslu kulvarlarına götürüyor. Usanmak bilmez ılık dalgaların ağır ağır ayaklarımızın altındaki kum yüzeyleri aşındırması ve bizi içine alması gibi, bu öyküler de okuyucuları hiç de önceden belirlenmemiş kurguların içine çekiyor. “Önceden belirlenmemiş kurgular” Önel’in son kitabında kendini iyiden iyiye bir “biçem denemesi” olarak belli ediyor. Çaresiz durmadan anımsayan bir anlatıcı, anımsadıkça yazan bir öykücü ve öyküleri için anılarını bozan, değiştiren, kurgulayan bir yazar... İşte Alabalık Üçlemesi bu karmaşanın nasıl olup da hoş öykülere dönüşebileceğini gösteren bir edebiyat tutanağı gibi.

Önel’in yer yer öykü yazmaktan vazgeçip adeta oyun yazmaya başladığı duygusuna kapılıyoruz. Diyalogların sıklığı ve hiçbir okuma güçlüğüne yol açmaksızın öyküyü sürdürmeleri farklı metin türleri arasında edebi bir paslaşmanın ortaya çıkmasını kolaylaştırıyor. Yazar kendini okuyucunun dikkatinden kaçırmak istediği her an diyaloglar yardımına koşuyor; öyküdeki tipler konunun orta yerine çörekleniyor. Tam bu tipler ve onların hikayeleri bütün öyküyü alıp götürecek oluyorlar, Yazar, edebi kurgunun kendine bağışladığı Tanrısal bir değnek ile “dur bakalım!” diyor... Bu müdahalenin başladığı yerler, Önel’in, olay örgüsünün klasik çekiciliğinden ayrılıp, kendi biçemsel dinginliğine de döndüğü yerler. Bu dengeyi tam tersi bir yöntemle sağladığı da oluyor Yazar’ın; diyalogda kendini açığa çıkarmayan bir tip için Önel okuyucunun yardımına hemen koşuveriyor:

“Pencereye yaklaşma,” diye uyarıyor beni. “Dışarıdan her an ateş edebilirler.”
“Peki, şimdi ne yapacağız?” diyorum. Sigarasını söndürürken yanıtlıyor beni.
“Bekleyeceğiz!”
Hala zarif. Nasıl kibar! Şuna baksanıza, kül tablası aranıyor. Şehir gerillası böyle olsun, inanılır gibi değil. Elbette kolejde okumuşluğu da var bunun. Su gibi dil bilir...

Sürükleyici bir olayın peşine takılıp giden öyküler yazmakla ilgilenmiyor Önel. Onun derdi olup bitenle değil, olup bitenden bizde kalanlarda gibi. Yine de kimi öykülerde, örneğin Belkıs’ın Günlüğü’nde daha çok, Enginar’da biraz daha az, belli belirsiz bir olay örgüsü görüyoruz. Ama, dediğim gibi, Önel okunan bir öyküyü, bir yerlerden işitilmiş ve akılda kalmış bir olayın anlatısına dönüştürmek istemiyor. Bu nedenle, öyküleştirmeye çok elverişli bir konu, Önel için adeta kendisinden titizlikle kaçılması gereken bir baştan çıkarıcı gibi. Yazar’ın çekici olay öyküleri ile arasına koymak istediği mesafenin ne kadar olacağına ilişkin en açık bilgi veren öykü, kanımca, Alacakaranlık. Bu öyküde anlatıcının, yalnızca duyumsayan, anımsayan ve tuhaf bir devinim içinde olan birine dönüştüğünü görüyoruz. Sonlara doğru anlıyoruz ki aslında anlatıcı öykü boyunca hiç hareket bile etmemiş, sokaklarda gezişini yalnızca bilincinin akışından alıntılamıştı.

“Öykü neye yönelir?” diye sormuştum en başta. Okuyucularda bıraktığı etkiden yola çıkarak yanıtlamaya çalıştım bu soruyu. Alabalık Üçlemesi’nde olgunluğa erişen Önel öykülerinin sözünü ettiğin “ortak etki kümesi”nin sınırlarında alçakgönüllü ama ısrarlı bir zorlama yapacağını sanıyorum. Akılda kalan öyküler kadar, unutulduğunda daha çok tesirli olan öyküleri de sevenler için Ahmet Önel yeniden keşfedilecek bir yazar.








05.02.2008
2782






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.