Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Yazınsal Soruşturma



Yeşim Eyüboğlu



Kısa öykünün yazınımızdaki ömrü, tıpkı kendisi gibi kısa. Yetmişli yıllarda “aforizma” üst başlığı ile yazılan kısa metinleri, yine klasik “kısa kısa öykü” tanımlamasına almadığımızı varsayarsak, son on yılda –özellikle dergilerde- örneklerine rastladığımız çalışmaları bu çerçeveye dahil edebiliriz. Amerikan Edebiyatı’nın bu son keşfinin abartılacak bir yanı olmadığını düşünüyorum. Belki hazır giymenin, hazır yemenin edebi(!)
düzlemdeki uygulaması olarak piyasaya verilmiş bir hazır okuma modeli. Çağdaş stratejilerden pazar kaygısının bir uzantısı, kanımca. Okuru, zamanı ve sabrı az olan biri olarak kabullenme, biraz da yine pazar stratejisinin söylem/dil unsuru olan kısa, vurucu “ tanıtım dili” arayışının dayattığı bir nokta. Kanımca, bizim elimizi korkak alıştırmamız için bir neden yok. Bu türün Ferit Edgü gibi başarılı uygulamacılarının olmasına rağmen, bizlerin henüz öykünün “hakkını vermekten” yana davranmamız gerektiğini düşünüyorum. Çünkü, yazar olarak bizler post moderni tanımış olsak da, okur bu kestirmeden giden evrime uyum sağlayıp kendini post modern bir okur olarak tanımlamış değil. Yazınsal türün diğer alanlarında tartışılmayan bu “sınırsızlığın” öyküye dayatılma gerekçesini de
açıkçası anlayabilmiş değilim!

.......................................................

Kıbrıs’taki bildiride, kendi öykücülüğümden yola çıkarak, Çağdaş Türk Öykücülüğü üzerine sorular ürettim. Öykücülük anlayışımı yüksek sesle dile getirdim, okur önünde tartışma açtım. Çoğu öykü yazarının –hadi sanatçının- yüreğinde gezdirdiği soruya yanıt bulmaya çalıştım. Takdir
edersiniz ki, böylesi açık bir hesaplaşma, kendi oto sansürünüzün de kırılmasına neden olur ve bambaşka duraklara taşır sizi. “Neden yazıyorum” sorusuna, psikanalizin baskısını duyumsamadan açık ve net yanıtlar üretmeye çalışırsınız. Derdinizin (!) yazınsal arayışa hizmet edip etmediği gerçeğiyle burun buruna gelirsiniz. Estetik kaygılarınız üslubunuzla ne ölçüde örtüşmüştür, çağın sancılarından ne kadar pay yüklenmişsinizdir, dahası bütün bunları nasıl dile getirmişsinizdir.. hepsi
ortaya dökülür. Ben, her günümüz yazarının kendi yazınsal gerçeği ve aydın kimliğiyle gerçekleştirmesi gerektiğini düşündüğüm bu sorular yumağını ortalığa saçtım yalnızca. Altında kalmadığım kadarıyla kendi yanıtlarımı vermeye çalıştım. Kalemin ne zaman ucunu sivrilmekte
yarar var, yine ne zaman tepesindeki silgiye baş vurmalı.. bunları sorguladım.

...............................................

“Kimse Kimseyi Kesmiyor” öyküler toplamının sonunda yer alan metinlerin bir üst başlığı var: “Konumlandırmalar” Elbette bağımsız birer metin gibi okunmaları da mümkün. Ancak, ben bu konumlandırmaların, kitaptaki öykülerin birer uzantısı olduğunu düşünüyorum. Kitapta yer alan
öykülerdeki “tedirgin birey” karakterinin birer açılımı olarak da değerlendirmek mümkün. Az önceki soruda belirtmeye çalıştığım “sorular yumağını” okurla paylaştığım bir bölüm belki. Konser sonrasındaki “bis” gibi yorumlamak da mümkün, ancak kanımca “kısa öykü” tanımlamasına giren metinler değil. Öncelikle bağımsız metin parçaları değiller çünkü. Kısa öykünün “müştereklerinde” tam bir anlaşma sağlanamadığı için aradan bir süre geçtikten sonra, “demek ben de kısa öyküler yazmışım..” diyeceğimi hiç sanmıyorum. Israrım hala, metinsel uzunluğu bir yana, ortaya çıkan ürünün “öykü” tanımlamasıyla buluşup buluşmamasıyla ilgili.


...............................................

Türler arası ilişkiler, çağdaş yazında rahatlıkla kullanılıyor sanırım. Bir yazınsal metni sahneye taşıyabileceğiniz gibi, Duras’nın “Hiroşima Sevgilim”ini anlatı tadında okuyabilirsiniz de.Bir kez daha yinelemekten çekinmemeli, önemli olan yaşamı estetize eden “dil”de olgunluğu yakalamak. Bu da, bir yazarlık harcını ve birikimini kaçınılmaz kılıyor elbette. Yoksa yazınsal türler arasındaki gezintiniz akşam alacasında oynanan saklambaca dönüşür ki, sizi gizlendiğiniz kovuktan
hiçbir okur çıkaramaz!

...............................................

Yazın türlerini nasıl korumaya alabilirsiniz ki! – Yoksa edebiyatla kelaynakların kaderi bir noktada buluşuyor mu?- Asal türler, varlıklarını korumak ne demek bir güzel de geliştiriyorlar kanımca. Bunların en talihlisi roman. Yazınsal arayışlarıyla, çıkardığı gürültüyle bir güzel gündeme gelip oturuyor. İnsana ve topluma ayna tutmayı sürdüren bu talihli yazınsal disiplinin sözünü ettiğiniz benzeri kaygılarla bir ortaklığı da yok. Tarih kurumaz bir kaynak örneğin ve kimse bunu yazınsal ve
tartışma getirir bir tarzla bir kez daha gündeme taşımanıza ses çıkarmıyor.-Doğrusu da bu değil mi?-
İki bin yılın yazınsal türü şiir ise bir başka cenkleşmenin arenası adeta! Varlık yokluk sorunsalı üründen kişiye indirgeniyor ve bu “tasnifi” gerçekleştirenlere ver yansın ediliyor. Evin uslu çocuğu “öykü” ise tahsilini sürdürüyor kanımca. Hele bir okulunu bitirsin, o zaman görün siz onu. İşin bir sevindirici yanı ise şu: Dersleri izleyenler çoğunlukta. Üstelik “bitirme sınavlarından” kimsenin korkusu yok. Evet, sorunuzun tam karşılığı değildi bu yanıt, ancak bunları söylemek de içimden geldi ne bileyim! Bir de bildiğiniz gibi, son günlerde şu “dersine çalışmışlık meselesi” alabildiğine tartışılıyor! İnsan, aklını korumakla “yazınsal türünü” korumak ikilemiyle karşı karşıya kalıveriyor!

Ankara Sanat Haritası 1998













05.02.2008
2594






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.