Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Kapris




İnsan insanın kaprisidir.
Her gün burun buruna geldiğimiz onlarca yazı, yüzlerce resim, binlerce durum yaptırıyor bu tespiti! Bu tespitle yetinmek ne mümkün! Politika üretme ayrıcalığına sahip bir organizma olarak; evet biz insanlar, yine bütün bu karşılaşmalar sonucunda yeni yeni davranışlar geliştirmekten asla geri durmuyoruz. Bir de bütün bunların ifade biçimi var elbette. Gülüşümüz, bakışlarımız, bakışlarımızı yönlendiren göz kırpmalarımız, adım atmalarımız, selam vermelerimiz, oturuş biçimimiz, duruşumuz kalkışımız, elimizi cebimize atışımız... içinde olduğumuz günün bize hazırladığı sürprizlere göre bir kez daha şekilleniyor sanki. Bulunduğumuz mekan, yaşadığımız zaman ve elbette bütün bunları paylaşacağımız insan, bizi belirleyen “dış güçleri” oluşturuyor! Sonuç olarak, bu yeni biçimlenmenin ya da yabancılaşmanın sunduğu her türden alacalı malzeme, kaprislerimizin farklı bir ambalajla sunumundan başka bir şey değil belki de.
Ama ne gam, bütün bunlardandır ki, kaprislerimiz “köprüler üstü ay doğdu” güzelliği taşıyor. Güzellik taşınabilir bir özellik. Köprü ve bir sonrasındaki “geçiş üstünlüğü” ise bunun bir uzantısı değil mi yoksa? Evet, insanın insana katlanmasındaki açıklaması zor formül buralarda bir yerde gizli olmalı. Harcına bir tutam sevgi, bir tutam da hoşgörü koyarak kardığınız o şey her neyse artık, vitrinlerde “en hakikisinden” dostluk olarak sergileniyor zaten!
Ne var ki, hepsi bu kadar da değil. Kaprislerimiz yorgunluklarımızdır aynı zamanda. Yaşamın sonsuz labirentindeki zorunlu dolaşmalar keyif ötesi bir dayatmayı da sürüklüyor yanı sıra. Hiçbir görev aşkı, aile babalığı, anlayış timsali sevgililik, şu hesapta olmayan kaprise ayak direyemez! Bu gayret yaşamın bizatihi kendisine ayak diremek olur. Kazanç hanesindeki tatlı yorgunluğu deneyim, ya da yaşamın engin tortusu diye de adlandırmayın! Aldanışın metafiziği yorgunluğun gerekçeler dizgesine her yarışta nal toplatır çünkü.
Bu kadarla kim yetinmiş! Kaprislerimiz maymuncuktur bir de. Açılmaz kapılara ölçüyü kaçırmamaya özen göstererek yasladığımız kaprislerimiz, pek çok gönül bahçeleri için deneyimli çilingirlerden daha az usta değil.

Bizler birer “kentli” oldukça kaprislerimizin daha bir kabuk bağlamasına ne demeli peki? Günlük kaprislerin giderek sıradanlaşan cengi , güç kaybının bir göstergesi belki de . Ulaşım zorluğu, telsiz telefon yoksunluğu, mektubun fazileti ve elbette güzel özlemin sıkı dokusu, çok şey gibi kaprisi de biricik kılıyor. Yaban duyguların evcilleşmesini bekleyecek kadar sabırlı değiliz, ancak zamanın kaprisini kabullenmeyerek başka türlü bir cezayı da hak ediyoruz sanki: Doğallıktan uzaklaşan gövdelerin çektiği sancı da doğal değildir! Bakın, bu büyük kelamın altını çizerken kaprisin semtine uğramadık bile!

Bu noktada biz insanları “eksilten” şeyleri de dikkate almak kaçınılmaz . Yersiz duygusallıklarımız; o an için asla doğru bir davranış belirleyemediğimiz karşılaşma ya da vedalaşmalarımız; bir başkasının sevincine katılmadaki kararsızlığımız; anlık yargılarımız; ısrarcı uzlaşma çabamız; beceriksiz yok olma arzumuz; acemi var olma kavgamız; varsıl masasındaki çeşitlilikten ilham almış nefretimiz; yoksul sofrasından farksız duran içtenliğimiz, yalnızca kendimizi aydınlatan akıl kutumuz; içimizdeki kararsız kuşları bile doyuramayan kuşku kümesimiz; bize yetenekli olduğumuzu fısıldayan kötü oyuncu tavırlarımız; korkaklığımızı kuşanıp saklanmaya çalışan aydın kimliğimiz... Dikkat! Lütfen listeyi zorlamayın. Aklın hünerine güvenen oyuncunun kazanacağı tek oyun yenilginin kaprisi tarafından hazırlanacaktır.

Doğal olmanın tanımını nasıl yapabiliriz öyleyse? Kaprislerinden kurtulmuş yalın bir gövde tatminkar bir yanıt olabilir mi sanki? Göze alabileceğiniz en uç nokta yalnızlıksa neden olmasın! Ne ki, yalnızken bile kaprislerinizi kusabileceğiniz minik hokkalar mutlaka vardır. Sizi gençlikten hızla uzaklaştıran saç fırçasına küfredebilir, hemen altında buluşabileceğiniz bir taze kalmadığı için meydandaki ardıç ağacına küsebilirsiniz. Kuyruğunu arka ayaklarının arasına saklayıp yanınızdan son sürat geçen bir çoban köpeği ise öfkenizi kabartacaktır. Aktaracağınız sevgiden payını almadığı için yalnızca! Evet, giderek buruşan parmakların dokunacağı kirli ama yumuşak tüyler günün aydınlığı, gecenin serinliği kadar gerekli, yemin ederim! Katlanamadığınız da bu olmalı. Açıkçası, dört ayaklı yaratığın sizi yok saymasını kabullenemediniz. Ne kadar haklısınız aslında! Ancak, teslim olmamız gereken bir başka gerçekle daha yüz yüzeyiz şimdi: Kentler giderek büyüyor ve köpeklerin kimliği , dahası kaprisleri değişkenlik gösteriyor.

Sepya bir fotoğrafla tamamlayalım bu kaprisli yazıyı. Bir hastane odası. Yalnızsınız. Hiç bir eşyanın dili yok. Odadaki her şey beyaz! Yatak çarşafları, duvarlar, baş ucunuzdaki komodin (ve zor açılan o menhus çekmeceler) lamba, askı, dolap, kapı, pencere pervazı, tuvalet musluğu, parkeler...hepsi hepsi Utrillo’nun evleri gibi bembeyaz! Oysa kapris kıvılcım ister. Heyecanın, bir başka söyleyişle yaşam sevincinin özünde cam kırığından koptuğu anda özgürlüğünü ilan eden nice delibozuk renk gizlidir. Ancak, ilahi uyum bütün bunların üstündedir elbette; tıpkı kırıklar içinde yatakta uzanmakta olan talihsiz gövdenizin o birbirine hasret çeken uzuvları gibi! Ağır hasar gören sağ kolunuz, incinmeyle kurtarmış sol kolunuza yeniden uyum sağlayacağı günlerin beklentisindedir şimdi. Tampon bastırılmış gözlerinizin şu anda gördüğü resim yaşam boyunca göremediğiniz kadar çekicidir. Halsiz bacaklarınız yürümenin yeni bir tarifini yapmak için sizden habersiz gece derslerine başlamıştır çoktan. Kulaklarınız adı konmamış kıpırtıların avcısı kesilmiştir. Ona ulaşacak belli belirsiz bir ses haznesinde kocaman bir gürültüye dönüşecek, o ise bu güzel gümbürtünün sonuçlarını zaman yitirmeden göz kapaklarına iletilecektir. Şanslıysanız ayak parmaklarınızdaki o tatlı kaşıntı sargılı elinizin kaprisinden kısa zamanda kurtulacaktır. Siz yüreğinizin bütün bu tuhaf ahmaklıklara kapı aralamadığı yerde kendi kendinizin efendisi olmayı sürdürün en iyisi. Çünkü her bir ziyaretçi için koca bir kapris batağı olmaya aday gövdeniz, karalamak için o güne değin uygun bir an kolladığınız zavallı masumları, hınzır beyninizin yol göstericiliğinde çamurun yedi kat dibine göndermekten asla kaçınmayacaktır.

Ölüm neyin kaprisidir peki?
Belki de bu sorunun.
Hiçbir çözümleme yadsıyamaz bu gerçeği.

Bu da benim kaprisim olsun.









04.02.2008
2819






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.