Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Yemeye İçmeye ve Açılmaya Dair!




Ünlü bir söz vardır, herkes bilir: “Bana ne yediğini söyle, sana kim olduğunu anlatayım!”
Savarin söylemiş bunu. Yiyip içtiğimizin bizleri nasıl belirlediğini hoş bir özdeyişle dile getirmiş, 18. Yüzyıl’ın yeme içme üstatlarından en ünlüsü. Özdeyişi gereğinden fazla ciddiye alıp bilimsel tabana oturtmak işi ise bırakın bilim adamlarına kalsın; ancak yemenin içmenin “edebiyata” böylesine sindirildiği bir dönemi de mumla arasak bir daha kolay kolay bulamayız sanırım. Yemek kitaplarının “yazınal yetkinliğinden” söz etmenin de sırası değil elbette ancak, okurlar çok satanlar listesinde “bol salçalı” ürünlerle burun buruna geldiklerinde şöyle bir sarsılacaklardır mutlaka. Çok okumak, çok tüketmek, giderek çok “atıştırmak” kavramlarının birbirine karıştığı noktada ise , bir kısım kitapların “peynir ekmek” gibi gitmesinin gerekçesi de su yüzüne çıkmış olacak böylelikle. Evet! Öncelikle öğütmek gerekiyor ey Kari! Sistemler arası savaşıma hazır mısınız bakalım! Sözünü ettiğimiz konu doğal olarak algılama ve muhakeme sistematiği ile sindirim sistemi arasında bir tercih yapmayı da zorunla kılıyor.

Yazıyı yeniden kendi rotasına davet edelim ve yeme içme kültürünün “yazınsal türlerle” girdiği akrabalık ilişkileriyle sınırlı kalmayı deneyelim. Sözü bu noktaya getirince ünlü Gargantua’dan bir iki cümleyi sayfaya taşımak kaçınılmaz oluyor: “Ben günahkar kulunuz susamadan katiyetle içmem. Şimdiki susuzluğum içi değilse bile, gelecekteki susuzluğuma içerim. Benim için ebediyet içmedir ve içme de ebediyet!” Gargantua’nın bir yerinde kulaklara aynen bunları fısıldıyor Rebelais. Tabii, çağlar sonra bu güzelim ve anlamlı özdeyiş bir parça değişmiyor değil hani. “Benim için edebiyat içmedir, içme de edebiyat!..” Bu izinsiz değişikliği, yazın uğraşının “likit katkıya” gereksinim duyduğunu belirtmek için değil, aksine “likitte boğulup gitme tehlikesine karşı “ bir uyarı gerekçesiyle belirtmiş bulunuyorum.
Anadolu’nun bin yıllık tarihini inceleyenler yer sofralarından masaya geçmenin hayli uzun bir serüven olduğuna tanık olmuşlardır. Günümüz hoşgörüsüzlüğünün midesel karşılığı şu fast food mucizesinin, giderek yaşamın diğer alanlarında da belirleyici ilan edilmesi kaçınılmaz bir yazgı sanırım. Görünmez ilan panolarının kılavuzluğunda, seçeneklerle donatılmış bir bireyin (!) otuz iki kısım tekmili birden öyküsüdür izlediğimiz. “Ye” komutuyla yenecek, “giy” komutuyla giyilecek ve “oku” komutuyla da okunacaktır artık. Okuyarak özgürleşeceği umulan bireyin yaşadığı ikilem çağın en keskin dayatmalarından birini örneklerken nasıl da trajiktir!

Sofra, edebiyatın arenasıdır aslında. Bu arenada yalnızca kanlı kıyımlar yaşanmaz. Kadeh diplerinin “çın çın” öpüştüğü bu alanlar, “edebi lezzetin hesapsızca paylaşıldığı” kurtarılmış bölgelerdir aynı zamanda. Bir şiirin saatlerce süren açılımları başka nerede ete cana bürünebilir ki, söyleyin! Bir roman, her ne kadar üstü kalabalık da olsa şu meşhur masaya yatırılır ve bir güzel ameliyat edilir. Yaşayıp yaşamayacağına dair karar orda verilir, iyi kötü bir ömür yine o masada biçilir! Bu tür masaların ihdasında (!) öyle fazla zorlanılmadığı da bir gerçektir bu arada. Kimi edebiyat aşıkları, hiçbir gerekçe bulamazlarsa, örneğin Saatli Maarif Takvimi’ne şöyle bir göz atıp Orhangazi’nin Kurtuluşu’nu kutlamaya niyet edebilirler. Kimi zaman bu masaların mimarı çoktan rahmete kavuşmuş olan bir eski yazar da olabilir tabii! Ama ne gam.. Merhum bir kez daha anılır ve gecenin ilerleyen saatlerinde – bir kez daha hatırlanırsa- aslında gereğinden fazla şişirildiği gerçeği yürekli bir biçimde ortaya konuluverir! Olsun! Çatal kaşık sesleri arasında, onun bir iki dizesi kafası gözü yarılarak da olsa akla getirilmiş ve hakkı teslim edilmemiş midir? Yani ruhundan hemen sonra! Ödül törenleri, anma geceleri, ilk yapıtların kutlanması, son yapıtların kutsanması.. Kısacası yazın sanatı “sanatlı masalarla” dirsek temasını her daim sürdürecektir. Veciz sözler, tarihi tespitler, anlık dedikodular ve çarpıcı gerçekler çoğunlukla peçetelerin üstünde kalmaya mahkum olabilir, ancak unutmamak gerekir ki bu da törenin bir parçası, ritüelin bir vazgeçilmezidir. Ayrıca, bir ertesi sabah kimse bu gerçeklerle yüz yüze gelmek istemez. Mide asidini düzenlemek ve alkolün tahribatını önlemek için alınan ilaç belleğin nankörlüğünü sağlamakla da görevlendirilmiştir sanki. Yazınsal gerçeklerin , patlıcan kızartmasının kokusu kadar hükmü yoktur. Anason sırdaş, üzüm suyu ise ketumdur!

İşin bir başka ilginç yanı da, mutfağa –özellikle meze kültürüne- böylesine sargın yazın dünyamızın, olay ve mekan konusunda mutfağa hiç iltifat etmeyişiyle ilgilidir. Üç tarafı denizlerle çevrili edebiyatımızın denize fazla yüz vermemesi gibi. –Bir kısım araştırmacılar, durumu su fobisiyle açıklıyorlar. Anlaşılan “içelim açılalım” özdeyişi bu korkuyu bir biçimde alt etme çabası gizliyor içinde. Kulaç yerine damak, nefes açmak yerine yeni bir şişe açmak ve sırtüstü yerine bel altı!- Sonuçta, yazmak yerine yazıya malzeme olmayı yeğliyoruz belki de. Konusu restoranlarda geçen romanları da batılılar yazıyor. Son sayfada muzip bir biçimde gülümseyen katil aşçı, çevrilmediği müddetçe suçunu asla Türkçe itiraf etmiyor!
Yemeyi içmeyi bir yaşam biçimi olmanın ötesinde gerçek edebiyata kazandıran yazarlar elbette var, ba arada. “Oblomovluk” kavramının yaratıcısı Gonçarov, yine aynı adlı romanında şunları söyletiyor kahramanına: “Sabahleyin kalkarım. Gök göz alabildiğine mavi. Yıkanmak için banyoya girerim. Dönüşümde banyonun kapısı açılmıştır. Karım beni bekliyor.Çay hazır, diye fısıldar. Çay ama ne çay! Masaya otururum. Çörekler, kaymaklar, tereyağları.. Sonra kayığa bineriz. Şeftalilere, üzümlere bakarız. Sofraya gönderilebilecekleri seçeriz. O sırada mutfakta bi,r çalışmadır başlar. Etler kızartılır, sebzeler doğranır. Başka bir yerde dondurma çevrilmektedir. Yemekten önce mutfağa uğramak, tencerenin kapağını aralayıp koklamak, kremanın yapılışını seyretmek ne kadar hoştur..” Oblomov’u küçümsemenin, “Oblomovluğu” hor görmenin bir gizli kıskançlıkla beslendiğini söylemek ne kadar tehlikeliyse, bu konuda ve bilinçaltını da ilgilendiren bir teste gönüllü yazılmanın o denli yürek işi olduğunu belirtmek gerek. Sonuçta tarihin akışını bu kocaman tencere kapaklarının altından sızan kokular belirliyor çünkü. Aşçıların “ortadan kaldırdıkları” yegane şey sinirlerini bozan bedenler değil, bu bedenlerin “akışa” müdahale çabaları.. Bu gerçeğin altını ısrarla çizelim.

Yeme içme kültürüne karşı çok mu “kıyıcı” yaklaştık yoksa? Hiç sanmıyorum! Kutsanmış sofraların yaşamı tazeleyen bir yanı olduğunu söylemekten geri durmadık örneğin. Kimi zaman en soylu yapıtların tohumları bu bol lekeli sofra örtülerinin üstünde atıldı. Yürekten kopup dil uçlarında kilitlenen kimi ölümsüz dizeler, kafası daha az dumanlı bir arkadaş yardımıyla küçük kağıt parçalarının üstüne nakşedildi. Asıl olan, kadehlerin berraklığını umudun kamaşmasıyla buluşturabilmekte çünkü. Düşte, düşüncede, yaratıda, yaşamda..insanoğlundan yana olmanın coşkusunu paylaşabilmekte. Yoksa Hamlet’in Horatıo’ya söylediği gibi “cenaze yemeğinin sıcak etlerini düğün sofralarında soğuk et olarak bölüşmeye” bile eyvallah diyebildikten sonra kadeh tokuşturulmuş, düğün destanlaştırılmış, güzellik dile gelmiş, hele hele insan onuru yüceltilmiş, ne fayda!

Ayrıca “ye” denildiğinde yenen bir yemeğin; “oku” denildiğinde ise okunan bir kitabın kolaylıkla
“sindirilebildiği” kanıtlanamadı bu güne kadar.










04.02.2008
2607






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.