Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






"Aynı Düşün İçinde" Hakkında Söyleşi

Varlık Dergisi/ Söyleşi


Söyleşi: Turgay Pasinligil


T.P. _ Sevgili Önel; altıncı öykü kitabın “Aynı Düşün İçinde”, sürekli bir yerlerden bir yerlere akarcasına yol alan insanı, dahası “ruh hallerini” öykülüyor. Yaşamın ta kendisi için küçük bir katlanma kılavuzu olarak tanımladığın bu öyküler toplamı nasıl bir başlangıcın ürünü?

A.Ö. _ Başlangıç çağın umutsuz insanından, diye yanıtlanıp ne kolaya kaçmaya ne de alemi güldürmeye niyetlim var. Çünkü bu da sözünü ettiğimiz şu “ruh durumun” sıradan bir tezahürü olarak kayıtlara düşer eninde sonunda. Hep aynı..hep aynı olan şeyleri! değiştirme gayreti, bulunduğu yere bir biçimde çakılı olan çağımız insanını hiç değilse içsel yolculuklar konusunda kışkırtabiliyorsa, kanımca henüz umut var demektir! Hangi konuda mı? En basitinden; gerçekleştirilebilen hakiki! yolculukların da tadını çıkarabilme konusunda diyelim. Evet, günümüzde göçebeliğin hayata geçirilmesine hizmet eden bir kolaylık var, ne bileyim; önceki yıllarda örneğin yurt dışı geziler bizim kuşak için neredeyse bir ütopyaydı! Şimdi biraz para, biraz zaman, elbette bir parça da merak insanı gezgin kılabiliyor. Aklı kurcalayan soru da bu noktada düğümleniyor belki: Gitmek, peşi sıra neyi sürüklemektir? Kavafis’in dizelerini sürekli akla getiren bir ruh durumu yoldaş olduktan sonra, gezgin olmanın kime ne hayrı dokunabilir? Yabancısı olduğumuz coğrafyaların “açık yaralara merhem olmayan” havası farklı bir yolculuğun; içten içe yaşanan bir sürgünlük halinin dile gelişi değil mi yoksa? Bundan böyle taşıtın yalnızlık, azığın yabancılık, gördüğün değişmez manzara ise kocaman bir iletişimsizlik demektir. Katlanma kılavuzu bu noktada devreye girer belki. Evet, kimseye yabancı gelmeyecek olan bir sığınak daveti bu. Ayrıca meydandaki büyük saati de çoktan kaldırdıklarına göre, buluşabileceğimiz yegane alan düşlerimiz olmuyor mu?

T.P._ Kitaptaki özellikle kısa öykülerde okurun bir deneme tadı alabileceğini söylemek mümkün. Benim için böyle oldu örneğin. Altı öykü kitabının sonrasıyla ilgili olarak, başka yazınsal türlere doğru gerçekleşecek farklı bir yolculukla ilgili küçük “bir işaret” olabilir mi bu durum?

A.Ö_ Yazının farklı alanlarında kalem oynatmak işin en başında yaptığım bir seçim. İnsanlık hallerini, algılayabildiğim, dahası şaşırabildiğim kadarıyla aktarabildiğim yazınsal türler sürekli ilgimi çekti. Henüz bir delikanlıyken tiyatroya sevdalanmıştım biliyorsun, ne ki kısa süre içerisinde berbat bir oyuncu olduğumu fark edebildiğim için sahne gerisinde kalıp metin yazmakla yetinmeyi bildim. Tiyatro oyunları hala ilk göz ağrım. Sahnede hayatın değişik hallerini sergilemek, insanlara bambaşka bir düzlemde yolculuk önermek, sorular açmak ve belki de canlarını sıkarak mutlu etmek hoşuma gidiyor sanki. Sonrasında, oyun metinlerine paralel bir tür olarak keşfettiğim öykü (Çehov’a, Haldun Taner’e; o büyük kaşiflere saygıyla!) oldukça uygun bir yazınsal türdü benim için. Özgürce kalem oynatabiliyor, okuru şaşırtmayı deniyor, dahası bu tek seanslık yazı dersleri aracılığıyla kendinize bir kez daha ayna tutabiliyordunuz. Bu da sanatın vaat ettiği bir yolculuk belki. Keyifle katlandığın bu serüvende baş vurabileceğin o kadar çok, o kadar yetkin kaynak var ki! Yazının gücüyle, sözün büyüsüyle buluşan tüm sanatçıları önemsiyorum bu yüzden. İlle bir iki ad gerekirse Steinbeck, Mansfield, Gogol, Hemingway, Faulkner, Tournier, Barnes...diye sıralayabilirim. Özellikle yazıda günümüzle buluşturduğum son iki isme dikkat çekmek istiyorum. Klasik öyküleme tekniğinin giderek terk edilmeye başlandığını örnekleyen isimler. Tournier’in tekrar tekrar okuduğum kısa denemeleri uzun zamandır başucu kitabım bu yüzden. Denemeyi öyküyle; öyküyü şiirle; şiiri ironik anlatılarla, hınzırlıklarla, eşsiz mizah gücüyle besleyen bir çeşit adına “ne dersen de” metinleri bunlar. Deneme diyelim de kurallara uyalım en iyisi; evet, soruna dönecek olursam, öykünün buluşlar barındıran omurgası giderek yerini “yaşama bir de benim penceremden bakmaya çalış” önerisine bırakıyor. Yadırgatmayan, günün okurunun taleplerine uygun bir yaklaşım bu. Ayrıca kanımca öykü de bir deneme türü; anlatının gövdesine kurmacayı yerleştirmekle birlikte yine yazarın söylemine, yönlendirmesine açık bir okumayla karşı karşıyasınız çünkü. Bir okur olarak kitap seçerken ölçütüm de bu. Yazarın zekisi, çalışkanı, çeviği! daha bir tercihe şayan Ölçütler her dönemde olmuş anlaşılan. Günümüzde insanların merak ettikleri değerler, alanlar farklılaştı çünkü. Başarı takipte; kim nasıl becerebilmiş, ilgi görüyor. Bireyin “hayat_ı hakikiye“yle olan dirsek teması ilginç kurguları yaya bırakacak neredeyse. Sokağa indirilmiş felsefe olarak değerlendiriyorum bu durumu. İçsel yolculuklara kapı aralandığına inandığım küçük öykülerimde deneme tadıyla buluştuğun anlar varsa nedeni bütün bunlardandır diyebilirim.

T.P._Kitaptaki Kötülük, Kurulanmak, Taş Eskisi...adlı uzun öykülerin insanlık hallerini sergilerken gülmecenin kapısını sıklıkla tıklatmaktan geri durmuyor. Bu dengeyi kaçırmak ise işin esrarını bozabilir. Sence de bir tehlike değil mi bu?

A.Ö. _Güzel tehlike üstelik. Farklı bir bakışın, ayrı bir pencereyi zorlamanın doğal sonuçları yabancılaşma kavramıyla buluşturuyor her birimizi. İşin içine anlamı da dahil ettiğin noktada ise şu bıçak sırtı tehlike seni bekliyor demektir: Saçmanın ta kendisi pusuya yatmıştır çünkü. Savaş sonrasında Camus’un sokağa, insana, dünyaya baktıkça işin içinden çıkamamasını, taşları bir türlü eski yerine yerleştirememesini anlamak hiç zor değil! Ancak yaşanan bu ikilemin sonuçları yazın dünyasının güzel armağanları olmuştur. Saçmayla yüzleşmek , küçük bir kazı çalışmasıyla gerçekleşmesi mümkün bir durumdur. Hayatı olması gerekenden daha fazla ciddiye almayı, kavramın kendisi kadar “saçma” buluyorum. Madalyonun iki yüzü gibi bir durumdur bu ve yazının, giderek sanatın görevciliği de (şayet varsa) burada bir yerde saklanıyor olmalı. Bu günlerde hayli sözü edilen Duchamp’ın ünlü “pisuar”ı iyi bir gösterge bu yüzden. Hayatla olan ilişkimizi belirleyen bakış biçimimizdir çünkü. Sonuç olarak, hoş bir tarz, ya da temellendirilmiş bir bakış olarak nitelediğim “yazının” ne olursa olsun hayatın önünde gittiğine asla inanmadım. Gülmecenin görevi bu gerçeği yazarıyla okuruyla bize sıklıkla hatırlatmasıyla ilgilidir. Zeki yazar “ben hemen burada sayfanın arkasındayım” der, onun zekasıyla düelloya hazırlıklı okurun ise yanıtı çoktan bellidir “Bu yandayım ve bekliyorum!” Yine de bu yaklaşım yazıya, onun kurallarına, vaat ettiği hazza ve paylaşıma kesinlikle engel değil elbette. Kuralları gözetmeyen kim olursa olsun, oyundan çıkar. Kötü yazının; zevksiz, buluştan yoksun ve heyecanlandırmayan bir ürünün seçimlerimiz içinde yer almamasından daha doğal bir şey olamaz. Sanat tüketicisinin “seçim” hakkı, saygı duyma konusunda fazlasıyla abarttığım yüce bir haktır bu yüzden. Hayatımızı bombardıman eden milyonlarca “şey” var ve bu karmaşada öne çıkan yegane sözcük “seçmek” olmalı!

T.P. _ Öyküler bu uyarıyı gizlice taşıyorlar sanki. İyi bir gözlemci olduğunu söyleyebilir misin sonuçta?

A.Ö _ Yine klasik bir yanıtla, “neyi gözlemlediğine bağlı” diyeceğim. Sanırım bu da bir seçim sorunu. Günümüz insanının onlarca trajedisi var çünkü. Hızla akan hayatın içinden çekip alabileceğiniz bir öykü, belirgin bir malzeme yok çünkü. Öykü, yazarın biraz da sezgiyle yaklaştığı bir çaba bence. Anlattığınız insan bazen hiç tanımadığınız, bazen yolda bir iki kez karşılaştığınız biri olabiliyor: Sözcüklerin suçla buluştuğu noktada ise ifşaat başlıyor! Yazarın kendini feda edip öyküye sürdüğü noktadır bu. Öyküden denemeye doğru belli belirsiz bir geçiş başlatılmış demektir. Bu noktada Thomas Bernhard geliyor aklıma. Bernhard yaşadığı yüzyıla, içinde yer aldığı topluma öfkesini, seçtiği roman kahramanının ağzından haykırır ama dikkatli bir okur çığlığın asıl sahibine hiç yabancı değildir. Soruna dönecek olursam, gözlem belki harekete geçirmek, yolculuğu başlatmak için gerekli bir ivme. Sonrasıysa yazara kalan asıl çaba. Yolu da, yoldaki sürprizleri de, sona ulaşıp ulaşamamayı da sen seçeceksin. Tabii, gerekçelendirerek ve hesabını vererek yapacaksın bunu: Ayrı bir işlem gerekmiyor, ürünün sınava hazırdır zaten; günahıyla, sevabıyla! Bunu söylerken de Dürenmatt’ın o güzelim kitabını, “Gözlemcileri Gözlemleyenin Güncesi”ni hatırladım nedense.

T.P._ Yazıda verimli bir dönem geçirdiğin söylenebilir. Geçtiğimiz yıl yayınlanan “Sesin Kabuğu” değişik bir romandı. Peki romanın arkası gelecek mi?

A.Ö._ Her öykücü gibi benim de romanı zorladığımı düşünüyorsun! “Sesin Kabuğu” romanla oyun metnini buluşturan bir denemeydi. Yalnızca diyaloglardan oluşan, içinde belli sayıda roman kişilerinin bulunduğu bir anlatıyı kitaplaşmış haliyle görmek istedim. Sonuçtan, bana ulaşan kritiklerden hoşnutum. Aslında “Sesin Kabuğu”nu oyun/roman olarak nitelendirdiğim gibi, uzun öykü/deneme olarak tanımlamam da mümkün. Ne olursa olsun, günümüzde türler arasında yapılan yolculukların yeni yeni anlatım olanakları doğurduğunu düşünüyorum. Sırada “Kıpırtı” adını verdiğim ve bu yıl kitaplaşmasını dilediğim bir roman daha var. Roman nitelemesi yine zorunlu bir üst başlık ama ben onun içine söylemeyi aklıma koyduğum pek çok şeyi yerleştirdim. Tıpkı Steinbeck’in East of Eden’ın başına yazdığı gibi: “Bir dostum benden içine her şeyi koyabileceğim bir kutu yapmamı istedi, ben de ona bu romanı yazıp veriyorum. Umarım kutuya her şeyi sığdırmışımdır!

T.P._ “Konumlandırmalar” ne alemde?

A.Ö. _Yazıda açtığımız her büyük başlığın bir ömrü olduğuna inanıyorum ben. Yaklaşık on yıldır yazdığım ve zaman zaman Varlık Dergisi’nde yayınladığım “ Konumlandırmalar”ın da son noktası konulmalıydı; öyle de yaptım. Kısa öykü, aforizma ya da küçük denemeler toplamı olarak tanımlamak mümkün Konumlandırmalar’ı. Şimdi bir dosya halinde ve şansı varsa o da okurla buluşan bir kitaba dönüşür. Çalışmakta olduğum “Sığınak Notları”, ise yine kendine özgü bir anlatımla yolculuğunu sürdürüyor. O sözcükler bütününün beni nereye götürüp bırakacağını ise doğrusu ben de çok merak ediyorum. Evet, yazının aslı dönüp dolaşıp yine sahibine çıkıyor. Labirenti güzel döşemeyi becerdiğinize eminseniz bir kenara çekilip içerisindeki şaşkın dolaşmaları keyifle izleyebilirsiniz.

T.P. _ “Aynı Düşün İçinde” umarım ilk ve kayıp kitapların için de bir “kıpırtı” yaratacaktır!

A.Ö._ Seksenli yılların gümbürtüsü içinde kaybolup giden ilk göz ağrılarımın, yani Matinede Mükremin, Küçük Bir Cinayet Girişimi ve Sürpriz Konuklar adlı öykü kitaplarımın birer kayıp kitap olduğu doğru. Sonuç olarak bu üçlüden yapılacak bir derleme ise içinde benim dolaşıp durduğum bir düş anlaşılan.. Manganelli’nin sözüne bir nazire yaparak tamamlayalım istersen. Yapabileceğim başka bir şey gerçekten yok ve sanırım ben de bunun için yazıyorum. Aradığım o her neyse, daha uzun bir süre için benden uzak olsun!
T.P. _Sevgili Önel, bu sohbet için teşekkür ediyorum.
A.Ö. _Bir teşekkür de benden öyleyse.








04.02.2008
2807






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.