Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Tiyatro Üzerine


Söyleşi: Gürol Tonbul


Sayın Ahmet Önel, kendinizi tanıtır mısınız? Yaşamınızdaki ilklerle başlayalım örneğin. Tiyatro ile ilk tanışıklık, ilk oyunlar...
Merhaba. 1952 Görele (Giresun) doğumluyum. 1975 yılında A. Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdim. Aynı yıl kurulan Ankara Çocuk Tiyatrosu’nda kurucu ve sanatçı olarak yer aldım. AÇT, Ankara Sanat Tiyatrosu’nda oluşturduğumuz bir çocuk tiyatrosu yapılanmasıydı. Behrengi’nin kitaplarını oyunlaştırmış ve sahnelemiştik. AÇT’de kendi özgün dilimizi oluşturduk. AÇT’nin ilk çalışması, metnini yazıp müziklerini yaptığım “Becerikli Kanguru” oyunuydu. Bu oyunu daha sonra “Alacalı Şemsiye”, “Mızıkçı” oyunlarım izledi. İlk kez bu tiyatroda sahneye çıktım; ne ki, oyunculuğun bana göre bir uğraş olmadığını kısa sürede anladım ve onun yerini, gönül verdiğim tiyatro için metin yazma çabasına bıraktım. Çok sayıda çocuk oyunum yine çok sayıda değişik sahnede sahnelendi. “Ay Masal Vay Masal”; “Sayım Suyum Yok”; “Şarkıyla Sallanan Salıncak”; “Pembe Treni Kim Durdursun” bilinen diğer çocuk oyunlarım arasında sayılabilir. Çocuk oyunlarının dışında büyükler için de oyunlar yazdım. Çaylaklar, Kaşifi Eyvah, Sevgili Tiyatro, Hoşça Kal İstanbul... sahnelenen oyunlarımdan. Madem benden söz etmeye başladık, sürdürelim. Oyun metni dışında öykü yazıyorum. Öykü kitaplarımın sayısı altıyı buldu. “Matinede Mükremin” adlı kitabım 1985 yılı Sabahattin Ali Ödülü’nü; “Sürpriz Konuklar” ise 2000 yılında Haldun Taner Öykü ödülü ikinciliğini kazandı.
Sorunun başına dönmek isterim; tiyatroyla ilgili ilkler elbette bilinçli bir arayışın sonucu gerçekleşti. Belki biraz da dönemin (1970’li yıllar) ruhu ve karakteri bireyin kendini sorgulamasına olanak tanıyan; dahası bunu zorunlu kılan bir dönemdi. Kültürel arayışlar, toplumsal sorumluluklar ve değişen dünyanın heyecanı sizi de belli bir adrese doğru iteliyor; ben sanatı seçmiştim. Soluksuz bir biçimde okuyor, izliyor ve yaşamın nabzını tutmaya çalışıyordum. Ne güzel ki bu “ilk” , yaşamımın hala temel taşlarından biri! Merak, ilgi, öğrenme kaygısının sürekliliği belki de varlığın en başat anlamı!


*Yazarlık serüveninizden söz eder misiniz? Nasıl başladı, nasıl sürdü ve nasıl sürecek? Neyi amaçlıyorsunuz yazarken?
İlk soruda hızımı alamayıp buna bir parça değindim aslında. Yazarlık bir seçim değil bir “yönlenme” olarak ortaya çıktı sanki. Sözünü ettiğim bütün bu birikim ve arayışlar günün birinde yeni bir oluşum ya da tarifle karşınıza dikiliyor çünkü: Şimdi sıra sizdedir; yeni bir dil geliştirecek ve kendinizi ortaya koyacaksınız. Ben şanslıyım, bu dillerden en güzeliyle, yani yazının kendisiyle buluştum. Buna bir de Türkçe’nin güzelliğini eklerseniz neden şanslı olduğumuz daha iyi anlarsınız. Öykü öznel imge dünyanızı biraz da üstü kapalı bir biçimde gönüllü alıcıyla, yani okurla paylaştığınız bir alandır. Okur sizle buluşmayı kabullenirse yazdıklarınız gün ışığıyla buluşur. Yeni öykü ya da roman çalışmaları için başka kapıları da aralayabilirsiniz. Tiyatro metni yazımı ise bu “ikili anlaşmanın” çok ötesinde, bildiğiniz gibi. Bir “ansamble” Oyun metni bir önermenin belki biraz daha ötesinde yer alıyor ama bundan sonrası yönetmene, oyuncuya, dahası izleyiciye kalmış bir şey.. Yine de bu çok sesli oluşumun bambaşka bir heyecanın kaynağı olduğunu ve tiyatroya buluşan her insanın şanslı olduğunu düşünüyorum.
Yazarlık çalışmalarım farklı boyutlarda devam ediyor. Çocuk ve yetişkinler için oyunlar yazmayı sürdürüyorum örneğin. Bu arada tek sıkıntım, özellikle son dönem yazdığım oyun metinlerinin sahneyle buluşmamasıyla ilgili. 2000 yılında Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü’nü alan “Erteleme Oyunu” adlı oyun metnimin sahneyle buluşmasını isterdim. Ne ki, tiyatroda tek belirleyici siz değilsiniz. Koşulların uygunluğu da çok önemli elbette. Oyun metinlerinin dışında öykü ve roman çalışmalarımı sürdürüyorum. Geçen yıl Adam Yayınları’ndan kısa bir romanım yayınlanmıştı. ”Sesin Kabuğu” adlı bu romanı bu yılın sonunda bir başka roman izleyecek. “Kıpırtı”nın değişik bir roman olduğunu söylemekle yetineyim. Evet, bunlar keyif veren, kendimizle gerçek anlamda buluşabildiğimiz yazınsal alanlar. Bunun dışında yazarlığın profesyonel bir biçimde sürdürülmesi kaçınılmaz. Zaman zaman televizyon ve radyo için oyunlar, program metinleri yazıyorum. Son dönemde seçerek yaptığım bir çalışma da birkaç yıl önce yitirdiğimiz değerli tiyatro yazarı Memet Baydur’un “Limon” adlı oyun metnini televizyona uyarlamak oldu. Proje henüz çekim aşamasında.
Yazarken amaçladığım şey ne olabilir? Öncelikle okuyarak, gözlemleyerek aldıklarımı yeni bir yapıya dönüştürüp yine yeni bir biçemle ifade etmek olmalı. Sanatın tanımıyla buluşan bu yapı; yani bozarak yeniden üretmek, yazının kendisi ve sözcük mimarisiyle çok güzel örtüşüyor. Tiyatro metni ve öykünün güzel birlikteliği yine bu ortaklıktan doğuyor kanımca. Dışarıdan Çehov’un, bizden ise Haldun Taner’in her iki alanındaki başarısını bu biçimde açıklamak belki de mümkün. Evet, amaçlanan şey öncelikle, izlenen yaşamın “kışkırtıcı anını” bulup ortaya çıkarmak öncelikle. İnsan gözünün “detaylarda” gezinebilme ve bunları algılayıp aktarabilme yetisi sanatın bir başka düzlemdeki tanımıyla özdeş. En azından, benim yaptığım böyle bir şey. Farklı düzlemde sorgulama başlatabiliyor ve bireye kendisiyle bir başka kapı arkasında bir kez daha buluşabilme gücü aşılabiliyorsam, yine o bireyin sanat aracılığıyla “çoğalmasına” da yardımcı oluyorum demektir. Bundan daha kutlu bir amaç olabilir mi?
*Neden çocuk tiyatrosu yazarlığı?

Söylemiştim; özellikle yalnızca çocuk tiyatrosu için metin yazmıyorum. Ancak, günümüzde yazarların çocuklar için de yazmasının bir görev ya da sorumluluk olduğuna inanıyorum. Buradaki amaç yalnızca yarının okurunu ya da tiyatro izleyicisi oluşturmak da değil. Çocukların birer birey, birer “küçük insan” olarak kabulüyle ve onların dünyasına ait pek çok güzelliği yine onlara yansıtmanın gerekliliğiyle ilgili. Günümüzde anlamsız yarış tutkusunun , sınavların... “çocuk ömrünü” hızla kısalttığını düşünüyorum. Hiç değilse bu kısa ömrün güzelliklerini, yani düş gücünü, oyunu, masal gezegenini...giderek daha bir beslemek ve büyütmek biz yetişkinler için bir görev olmalı. Bunu gerçekleştirecek gücün damarlarımızda gezinen rengarenk “çocuk yuvarlarında” var olduğunu düşünüyorum. Biz ne kadar çocuk kalmayı becerebilirsek çocuklara uzatacağımız elimiz de o denli güçlü , hele hele bu elin taşıdığı güzel ürünler mutlaka albenili olacaktır; çünkü temizdir,içtendir, yüreklidir!


*Uzun süredir yazıyorsunuz. Yapıtlarınız sahnelendi. Çocuk tiyatrosunun yazarlığa başladığınızdan bu yana gelişim serüveni nasıl, nasıl değerlendiriyorsunuz?
Güzel şeylerden söz ediyorduk! Sonunda içimizi karartacak bir noktaya geldik işte. Pek çok alanda olduğu gibi “çocuk tiyatrosunda yapılan işlerin, sahnelenen yapıtların giderek kaliteden ödün verdiğine tanık oluyor ve çok üzülüyorum. Buna üzülmenin de ötesinde, öncelikle sağlıklı bir tespit yapmak gerekiyor kuşkusuz. Çocuk tiyatrosu yapmanın, temel gerekçelerin çok ötesinde, örneğin yalnızca kazanmak için yapılan bir uğraşa dönüşmesi kabul edilebilir bir durum değil. Bu, zararlı bir yiyecek satmak gibi bir şey; evet, kimsenin ticaretine engel olamazsınız ama insanı eksiltmemek koşuluyla.
Sanırım bizim toplumumuzda çocuk tiyatrosu yapmanın kolay ve kazançlı bir uğraş olduğuna dair yaygın bir düşünce oluştu; eh bu da olabilir ama hiç değilse bu çabanın hakkını verelim. Öncelikle işimizi sevelim, daha yeterli, deneyimli ve donanımlı olalım! Bütün bunlara “sevgisizliği” de eklemek, belki acımasızca olacak ama tanık olduğum bir durum. Ciddi önlemler gerekiyor ve bu konuda, yani seçici olma konusunda ebeveynlere, öğretmenlere...çok görev düşüyor. “Kötü” kolay satın alınan bir şey ve günümüzde ve çocuklar “kötüyü kolay sunan” pek çok malzemeyle kuşatılmış durumda. Tiyatroya başladığımız dönemde bizleri yönlendiren ustaların, dahası yapılan işlerin belki de işin etiğinden kaynaklanan bir “özdenetimi” vardı; kötü eleştirilir, yok sayılırdı. Günümüzde bu tür ölçütler ne yazık ki yok. Tiyatroya kıymanın da ötesinde genç beyinlere, düş dünyasını tahrip eden bir sürecin de içindeyiz kanımca. Devletten yardım beklemek gibi bir densizlik önermiyorum ama görevin yazarıyla, yönetmeni ve oyuncusuyla öncelikle sanat insanlarına; sonrasında ise velilere ve eğitmenlere düştüğünü düşünüyorum.
*Yapıtları sahnelenen bir yazar olarak, çocuk tiyatrosunda oyunculuk ve sahneleme yöntemleri sizi mutlu etti mi?
Az önce söylediğim bir noktayı yineleyeceğim; metin yalnızca bir önermedir. Yine de bu “önermenin” fazla göz ardı edilmesinden yana değilim. Metin her şeye rağmen sahne yapıtı için önemli bir başlangıç, dahası başvuru kaynağı kanımca. Ansamble’ın olgun bir ortamda ve ortak bir düşünsel yapılanmada sonuç vereceği düşüncesindeyim. Metninizi doğru algılamayan bir yönetim ya da karakterlerinizi sahneye yanlış taşıyan bir oyunculukla ne kadar ortaklık kurabilirsiniz ki? Çocuk tiyatrosunda elbette temel doğrular var; belirlenen çerçevedeki yaş gruplarına aktarabileceğiniz fantezi de sınırlıdır, sorabileceğiniz sorular da. Ne ki, bunun nasıl olacağı, ne tür bir yaratıcılık ve buluşlarla aktarılacağı konusunda ortak bir dil oluşturamazsanız sonuç hüsran olmaya mahkumdur. Günümüzde seyir zevkini besleyen olgunun yetkin oyunculuk ve yeni söylemle gerçekleşeceğini düşünüyorum. Burada yönetmenlere çok iş düşüyor, öncelikle de kendilerini yetiştirme konusunda. Metnin sınırlarını zorlayacak bir özgünlüğü taşımak hoş bir donanım olmalı!
Benim sahnelenen yapıtlarım şanslıydılar sanırım. Şimdi siz söyleyince ş yönetmenlerimi şöyle bir düşünüyorum: Ergun Uçucu, Ali Poyrazoğlu, Mahir Günşıray, Haluk Yüce... ilk aklıma gelen adlar!
*Çocuk tiyatrosunda oyunculuk, sahneleme yöntemleri başlıklarında bir adım atarsak, en belirgin hatalar ya da eksikler ne? Örneğin çocuk tiyatrolarına devlet yardımı olmalı mı? Nasıl olmalı?
Yineleme gibi olacak ama yetersizlik paydasında buluşan pek çok başlık bu konuda etken oluyor. Çocuk tiyatrosunun ülkemizdeki önemli bir talihsizliği yeterince önemsenmemesi öncelikle. Bu “önem yetersizliği” ciddi ve başlı başına bir sorun aslında. Çocuk tiyatrosu yazmak, oynamak, sahnelemek daha fazla çalışmayı gerektiriyor çünkü. Yalnızca çalışmak mı, hayır! Sokağa, dünyaya duyargalarınızın her an açık olması zorunlu bir koşul. Dünya hızla değişiyor ve bunun en belirgin göstergesi yetişen yeni nesiller. Onların yeni dünyaya uyumlarını, bu süreçte yaşadıkları sorunları iyi algılayamazsanız elinizdeki başarısı tescillenmiş bir metne bile uzak düşersiniz. Ülkemizde çocuk tiyatrosunun kaderi, tiyatroda bir basamak olarak değerlendirilmesinden kaynaklanıyor sonuç olarak. Salonların en işlevsiz saatleri, en gönülsüz oyuncuları, neredeyse görev vererek cezalandırılmış yönetmenleri bu “angaryayı” üstleniyorlar sanki. Hemen düzelteyim, bu genellemenin dışında kalan ve çocuk tiyatrosuna gerçekten gönül vermiş yazar, yönetmen ve oyuncular da var mutlaka; dileğimiz onların sayısının giderek artması. Devlet yardımı konusu, özellikle çocuk tiyatroları için neredeyse bir zorunluluk. İyi niyetli tüm çabalara destek vermek ülkenin eğitim politikasına da yardımcı olmaz mı sanki? Ne ki, yardım konusunda devletin eninde sonunda “ulufe” dağıtan bir yapı olarak değerlendirilmesi kaçınılmaz. Bu nedenle, parasal destek yerine, örneğin sağlıklı projelere sahiplenmek ama daha da önemlisi kuruluşlara oyunlarını sergilemeleri için salonlar gösterebilmek ve bu noktadan hareketle, okul açarcasına ülkeye yeni ve işlevsel tiyatro salonları kazandırmak belki de en kutlu çaba olacak.
*Çocuk oyunlarınızla ödüller kazanan bir yazarsınız. Ödüller hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ödül konusunda söyleyeceklerim kısa olacak. Belli bir yaştan sonra hala yarışmalara katılıyor olmak beni biraz da hüzünlendirmiyor değil; ne ki bu yarışmaların sizi gönendirmesinin de ötesinde “destek olma” hali de oldukça önemli. Yazdığınız, dahası onay almış oyunlarınız sahneye kolay taşınmıyor çünkü. Metninizin iki türlü cezalandırılması anlamına geliyor bu. Oyununuzu sahnede göremiyor, ayrıca emeğinizin sonuçlarından yararlanamıyorsunuz. Bu oldukça öznel bir açıklamaydı ama bunun ötesinde, özellikle genç yazarlar için “ödülün” yazdırıcı! bir gücü olduğuna inanıyorum.
*Ödül kazandıktan sonra, ödül kazanan yapıtın serüveni sizi mutlu etti mi? Oyunlarınız ödül kazandığı için sahnelendi mi mesela? Neler beklediniz, neler oldu?
Yalnızca tiyatro alanında değil; biliyorsunuz ödül verilen pek çok yazınsal alanda önemli bir değer yitimi mevcut! Yani, örneğin ödül bir edebiyat ödülüyse, ödülün ardından basılan kitabınızın kapış kapış satması gerekir ama ne yazık ki durum böyle değil. Bu gerçek belki biraz da şu sık sık sözü edilen “ödül enflasyonuyla da “ açıklanabilir. Okurun ötesinde yazarın bile kanıksadığı bir durum bu. Tiyatrodaki uygulama pek farklı değil. Daha önce söz etmiştim aslında; 2000 yılında Kültür Bakanlığı büyük ödülünü alan “Erteleme Oyunu” adlı çalışmam henüz sahne ışığıyla buluşmadı. Yalnız o da değil! Yıllar öncesinde Salihli Belediyesi Oyun Yazma Yarışması’nda birinci olan “Kırmızı Balkon” adlı oyunum; yanı sıra Kadıköy Belediyesi Oyun Yazma Yarışması’nda ikincilik alan “Baton Ya da Baton” adlı oyunum da henüz sahnelenmiş değil. Bunları özellikle sorunuza yanıt olsun diye belirttim. Çünkü, tiyatroda gerçek ödül bir yapıtın sahneye taşınmasıdır. Ne ki, tiyatro anlayışınız, yaklaşımınız, işlediğiniz sorunsal ve söylediğiniz temel cümle, tiyatroyu ayağa kaldıracak insanlarla buluşamıyorsa sorun yaşamaya devam edeceksiniz demektir. Bu noktada özeleştiriyi de saklı tutmak kaydıyla bir son cümle söylemek isterim: tiyatro yapısı gereği yeni arayışlara, yeni söylemlere açık bir sanattır. Cesur, ufku derin insanlara gereksinim duyar, siz daha yolun başında yılgınlıkla buluşursanız yakın gelecekte salonları dolduracak o insanlara söyleyebilecek hiçbir sözünüz olamaz.
*TUDEM'in düzenlediği 2005 Edebiyat Ödülleri bu yıl çocuk tiyatrosuna ayrıldı ve siz bu yarışmada ÜÇ ŞEKERLİ_ ÇİPİLİP oyunuyla birincilik kazandınız. Oyundan biraz söz eder misiniz? Çocuk tiyatrolarına ayrılan bir yarışmayı nasıl değerlendiriyorsunuz?

“Çipilip” severek yazdığım bir oyun oldu. Açıkçası, yıllardır yazığım ve bir yerde belli kalıpların dışına isteseniz de çıkamadığınız genel bir söylemin ötesine taşmak istedim. Evrensel bir temayı; yalnızlığı, dost olmayı, yabancılaşmayı çocuklara bir başka biçimde nasıl anlatabilirim sorusundan yola çıktım. Bulduğum öykü beni heyecanlandırdı ve hemen çalışmaya başladım. Bu metni yazarken Yer yer çekincelerim olmadı değil aslında. Günümüz çocuklarının algı dünyasına indirdiğim bu merdiven ne kadar “taşıyıcıydı” acaba? Oyunun temasını öyküleştirip bir iki çocuk dostuma anlatınca ilk sınavı verdiğimi hissettim ve yazma konusunda yüreklendim. Çocuklara peşin yargıyla yaklaşmak çok yanlış aslında. Anlamaz deyip kesip atmak yerine anlatmanın o çok değişik yöntemlerini uygulamaktan yılmamalıyız kanımca. Tiyatro bir arayış, bir uygulama mekanı olduğuna göre buna da olanak tanınmalı. Ayrıca günümüz çocuklarının pek çok yetişkini “cebinden çıkarabileceğine” yakından tanığım!
TUDEM’in, belki çalışma alanının dikkate alarak gerçekleştirdiği bu çocuk oyunu yarışmasını çok olumlu bulduğumu söylemeliyim. Yarışmanın duyurusu çalışmaya verdiği önemin altını çizen bir düzeydeydi. Oyun değerlendirme kurulunun ülkemiz tiyatrosunun seçkin adlarından oluşması ise tek sözcükle “güven” vericiydi. Katılımcı, yarışma bir yana, yaptığı çalışmanın tiyatro ustaları tarafından okunacağını, değerlendirileceğini biliyordu; eh bu bile bir ödül değil midir? Sonuçta ödül kazanan oyunların öyküsü devem edecek elbette. Tıpkı TUDEM’in görevi gibi! Kanımca TUDEM üstlenmiş olduğu bu güzel görevi önümüzdeki yıllarda da sürdürmeli. Çocuk Tiyatrosu’nun yeniden ve dikkatle gözden geçirildiği bir yeni dönemde yazılacak yeni oyunların ve böylelikle kazanılacak yeni yazarların ulusal tiyatromuza katkıda bulunacağını düşünüyorum. Bu nedenle biz yazarlardan da TUDEM’e bir gönül ödülü!
*TUDEM bir eğitim kuruluşu. Eğitimde tiyatro olgusuna nasıl bakıyorsunuz?
Söyleşimizde yer yer değindiğim bir nokta olduğunu sanıyorum. TUDEM, günümüz eğitimindeki çağdaş uygulamaların farkında olan bir kuruluş. “Yaratıcı drama” olgusunun uygulamaya konulduğu, tiyatronun yaşamla buluştuğu bir zaman diliminde bu sanatın daha bir önemsenmesi rastlantı olamaz. Günümüzde bireylerin toplumla uyuşması, kendini ifade etme becerisini geliştirmesi, barışçı bir kimlikle donanması, sevgiyi “tarif edebilmesi”, dahası hakkıyla yaşaması ne kadar önemli sorunlardır! Yabancılaşmanın, sosyal değerlerden hızla uzaklaşıyor olmanın tanıkları değil miyiz? Günümüzde eğitimin başat konuları fiziğin, matematiğin, geometrinin ötesinde; insan olmanın fiziğini, ilişki geliştirmenin matematiğini ve hayatta yer bulmanın geometrisini de içinde barındırmalı. Sonuç olarak, yeni insanın hayatla buluşmasına yardımcı olabilecek sanat dalı ne ilginç ki, dünyanın en eski sanatının eline bakıyor!
*Çocuk tiyatrolarının bu yıl 70. yılı. Bu konuda basında bir yazı benim gözüme çarpmadı. Oysa Muhsin Ertuğrul'un başlattığı bu serüvenin 70. yıl kutlaması daha görkemli ve anlamlı olamaz mıydı, diye düşünmeden edemiyor insan. Siz 70 yıllık bu serüveni nasıl değerlendiriyorsunuz? Basın ya da görsel medya çocuk tiyatrolarına gereken özeni gösteriyor mu?
Ne yazık ki, bu ilginç noktadan, törendeki konuşmanızda siz özellikle belirtene değin benim de haberim olmadı. Bu güzel rastlantıya aslında ilk elde İstanbul Şehir Tiyatroları’nın sahip çıkması gerekmez miydi acaba? Kurucuları Muhsin Ertuğrul’un çocuk tiyatrolarını ne denli önemsediği bilinen bir gerçektir. “Perdeci”nin bu konudaki uygulamalarının yanı sıra pek çok yazısı da arşivlerde çünkü. Gündeme taşımak, toplantılar düzenlemek, dahası onun dönemde sahnelenmesi vesile olduğu oyunlardan bir iki seçme yapmak hoş bir jest olurdu. Bu durumda basın da ilgisiz kalmazdı sanırım. Bu arada, 70 yıllık serüveni değerlendirmemi isteyince aklıma yalnızca şu soru takılıyor aslında. Çocuk tiyatrosunda bir “geleneğimizin” oluştuğunu söylemek mümkün değil sanırım. Repertuarları zorlayan çocuk oyun metinlerinden kaç tane sayabiliriz? Temaşa sanatımızın hoş serüveni içerisinde çocuklara yalnızca büyükler için hazırlanmış oyunları layık görmüşüz. Çocuklar Karagöz’ü severler ama çocuklar için yazılmış özgün Karagöz metinlerimiz yoktur örneğin. Bütün bu değerlerden yola çıkarak ve elbette masallarımızı da gözden uzak tutmayarak yepyeni bir oluşum gerçekleştirilebilir düşüncesindeyim.
*Çocuk tiyatrolarına ilişkin bugün bir tanımlama yapsanız, bu nasıl bir tanımlama olurdu?
“Tariflerin” hızla eskidiği bir dönem yaşıyoruz kanımca. Çocuğun tarifi hızla değişiyor örneğin. Sözünü ettiğim çocuk ömrünün hızla kısalıyor olması yeni tanımlara kapı aralıyor. Çocuk tiyatrolarında “masal”ın gerçekle yer değiştirmesini öneren bir yaklaşım da var örneğin. On bir yıldır Assitej gözlemcisi olarak katıldığım Bursa Uluslararası Çocuk Tiyatroları Festivali’nde, özellikle batıdan gelen konukların sunduğu çalışmalarda gözlemlediğim önemli bir olgudan söz etmek isterim: günümüzde çocuk tiyatrosu bireyin yaşamla uyumuna yardımcı oluyor. Bir çeşit toplumsal terapi gibi de değerlendirilebilir bu durum. Pedagojik yapılanma asla göz ardı edilmiyor ve örneğin alkolik ebeveynlerin çocuk tarafından kabulüne değin uzanan bir hoşgörü ve uyum süreci önerilebiliyor. Sonuç olarak, ülkenin, zamanın farklı göstergeleri yine farklı uygulamalar için hareket noktası. Bu özgür yapılanma içerisinde bizler de kendi üstümüze en yakışan giysiyi biçmekle yükümlüyüz. Eğitim, uygulama, çağa hazırlama...hepsine evet ama çocuğu düş zenginliğinden, hele hele masal dünyasından asla uzak tutmayarak!
*Yaşamda ilklerle başladık. Söylemek istediğiniz son sözler.

Sevgili Gürol Tonbul; bu yarışmanın bana bir kazanımı da seni tanımak oldu. Sözünü etmesen de bu organizasyonun arkasındaki gizli kahramanın sen olduğunu düşünüyorum. Çocuk tiyatrosuna gönül verenlerin bir ortaklığı da bu gelişmiş sezgileri belki. Bu nedenle, çabalarından ötürü sana da teşekkür etmek isterim. Enerjin bir çocuğunki kadar taze olsun ki, bu tür çabaların her daim yanında ol!











04.02.2008
2902






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.