Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Alabalık Üçlüsü'nden Yola Çıkarak Önel'in Öykücülüğü Üstüne Bir Söyleşi

(Cumhuriyet Kitap)

/Söyleşi: Şükran Yücel/

1. Önce öykü kitabınızın adını netleştirelim. Alabalık Üçlemesi mi Alabalık Üçlüsü mü? Kitabın dış kapağında Alabalık Üçlemesi yazarken, kitabın iç kapağında Alabalık Üçlüsü yazıyor. Kitaba adını veren öykünün adı da Alabalık Üçlüsü. Böyle olunca üçleme nerden çıktı?
( Sevgili Şükran Yücel! İstersen bu parantez içleri “bilgilendirme” babında olsun.
Yani ki, dosyada yer almasına pek de gerek olmayabilir! Kitabın adı elbette “Alabalık Üçlüsü” Belki de, kitap adında yanlışlığı olan tek yazar olarak kayıtlara geçebilirim. Minik bir dikkatsizlik diyelim.. Şimdi de asıl yanıt..)

Alabalık Üçlemesi’nin aslı Schubert’in keman ve piyano için yazdığı beş bölümlü bir sonat aslında: Ünlü “Alabalık Beşlisi”! Pek sevdiğim bu yapıtı ayrıştırarak beş ayrı öyküleme biçimi denemeye yeltendim. Bir yapıt ( müzik ya da resim, farkeder mi!) tüketicisiyle buluştuğu noktada yeni açılımlara kapı aralıyor çünkü. Kanımca, Beethoven’in dokuz senfonisi bir nehir romana dönüştürülebilir örneğin! Benim çabam daha kalenderce bir girişim elbette! Henüz üçlüsüne gelmiştim ki, öykü dosyasının yeteri kadar yüklendiğini fark ettim! Kendimce geliştirdiğim bir oyun da, her bir kitaba bir “alabalık” yerleştirmekti. Belki bu asıl öyküyü de sona saklamıştım. Elbette “üçlünün”, benim hayata bakış ve yorumlama biçimimle bir ilintisi de vardı.. Bu alegorik yapıda “sacayağını” insan, sanat ve aşktan oluşturdum.
Yeni bir çaba değildi benim için. Daha öncelerde Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen “Çaylaklar” ve “Sevgili Tiyatro” oyunlarımda da aynı kaynaktan beslenmiş, yani yaşamın sanatla buluştuğu noktalardaki hesaplaşmaları tartışmaya açmayı denemiştim. Algılama ve aktarmayla ilgili kendiliğinden gelişmiş bir yöntem bu. Belki de, içten içe “gündem fukaralığımızı” kırmaya yönelik bir inatlaşmam var. İnsanın kendine ve çağına yakışır bir biçimde yaşamasından yanayım. Mozart’ı tanımadan geçirilmiş bir ömrün “beyhude” olduğunu düşünüyorum. Olaylara
durumlara ve insanlara karşı farklı ve özgün bir bakışa imkan veren bir donanımın “lüks” olmadığını savunuyorum.. Eninde sonunda, herkes hayatta en azından bir kere için olsun elde edebileceği şu meşhur “alabalığa”, onca kayganlığına karşın söz geçirebilir. Aşkını sanatlı(!) yaşayabilir ve sanatını aşkla ifade edebilir!



2. İlk kitabınız Kimse Kimseyi Kesmiyor’daki bir öykünün adı da Alabalık İkilisi, bu alabalıklar böyle devam edecek mi? Alabalık neyi simgeliyor?

(Bu soruya yanıt vermiş oldum sanırım. Bu parantez içinde bir düzeltme daha yapayım._ İlk kitap meselesiyle ilgili_ Hiç değilse, Gendaş benden istediği biyografiyi size de göndermiş olsaydı buna gerek kalmayacaktı. İlk kitabım I987 tarihinde Cem Yayınları’ndan çıktı. “Matinede Mükremin” adlı bu öyküler toplamı , o yılın Sabahattin Ali Öykü Ödülü’nü almıştı. İkinci kitabım, yine aynı yayınevinden, “Küçük Bir Cinayet Girişimi” adıyla yayınlandı. Üçüncü öykü kitabımın adı “Sürpriz Konuklar” Öteki Yayınları!ndan çıkan bu kitabım 1998 yılı Haldun Taner öykü ödülü ikinciliğini almıştı. “Kimse Kimseyi..” dördüncü öykü kitabım._Varlık Dergisi’nin Ocak sayısında, Salih Bolat’ın benimle yaptığı bir söyleşi ışık tutabilir belki..)

3- Sizi oyun yazarı olarak tanıyorduk, sonra kısa aralıklarla iki öykü kitabı birden yayımladınız. Bu öyküler uzun bir birikim sonucu mu çıktı? Oyun yazmaktan öykü yazmaya geçiş sizde nasıl gerçekleşti?

Öykü ve sahne için oyun yazımı, iki temel yazınsal tür benim için. Uzak yakın bir akrabalıkları var sonuçta. Tiyatro oyunları, takdir edersiniz ki,bir öykü anlatır.. Öykünün de, en azından yazarla okur arasında gerçekleştirilecek bir “oyun” için uygun bir tarz olduğunu düşünüyorum. Şu temel sorunsalları –hani yaşamın anlamı; ya da kimiz, neyiz, ne yapıyoruz türü güzelim sorular..- masaya yatırıp bir güzel ameliyat etmek için ideal “türler” bunlar.. Bir yapıtla didişmeye başlamak “önermeleri” ardı ardına sıralamayı da kaçınılmaz kılıyor çünkü. Sonuçta, savaş açtığınız bu kocaman coğrafyada silahları siz seçiyorsunuz! Sözcüklerin bir öyküye, ya da bir aktörün “repliklerine” dönüşmesi yalnızca bir tercih sorunu bundan öte! Sorun karşı kıyıya ulaşmakla sınırlı belki de. Bir de, asıl yolculuğun ise, bu “buluşmanın “gerçekleşeceği noktada başlayacağını duyumsatmakla ilgili. Sonuçta iyi bir kılavuz kaptan olmakla yükümlüsünüz! Yanlış seçilmiş sözcükler, çetrefilli ve hayattan uzak “önermeler” geminizi karaya oturtabilir.

4_Sizin ilk öykü kitabınızın adını kullanırsak, “kimse kimseyi kesmiyor” ama oyun ile öykü nerde kesişiyor?

Yanıtlarda ben önden gidiyorum sanırım.. Oyun ile öykünün teknik düzlemde de bir birlikteliği olabileceği kanısındayım. Başarılı uzun öyküler _bilindik örneklemeler olsun; Orhan Kemal’in “Murtaza”sı, “72.Koğuş”u.. Gogol’ün “Bir Delinin Anıları”,”Palto”su..- tiyatro sahnesi için son derece sağlam metinlerdir. Daha soluklu olan anlatılar, giderek romanlar, tiyatronun mekan/zaman ve algı koşullarını zorlayabilir. Çehov gibi, ya da bizden örnek vermek gerekirse Necati Cumalı –ki, “Mine” de bir uzun öyküdür- ya da Haldun Taner, bu iki yazınsal türle akrabalığı iyi değerlendirmiş yazarlar olarak sıralanabilir. “Kesmek” meselesi ise yalnızca yetersizlikle açıklanabilir bu arada. Okuru ya da izleyeni yeterince “kesmeyen” bir öykü ya da önermenin kitaba da sahneye de hayrı yoktur!

5_Öykülerinizde popüler kültüre göndermeler dikkati çekiyor. Popüler kültüre bakışınız nedir?

Yaşamın sıradanlaştırılması, giderek sığlaşması , en azından beni “tetikleyen” bir olgu. İnsanlara sesinizi duyurmak istiyorsanız “asgari müştereklerde” buluşmayı ıskalayamazsınız. Cümlenizin içeriği zengin olabilir ama karşınızdakine ulaşamıyorsanız boşa konuştuğunuz söylenebilir. Yaşamı kuşatan olguları reddetmeden yeni ve farklı bir söylem yakalamak mümkün kanımca. Sanatçının, o parodik yaklaşımla “uzak olma, soğuk durma” biçimi hiçbir amaca hizmet etmez. Evet, derdinizi televizyondaki bir “hava durumu” programı formatında aktarabiliyorsanız neden olmasın! Sonuçta parçalı bulutlu olacak olan “insan ruhuysa”, ya da mevzii sağanak alacak olan “estetize edilmeye açık yaşamsa”, popüler kültür yalnızca bir araç işlevi görebilir, o kadar! Popüler kültürü reddeden bir yaklaşımın geçmişte kalan kimi tartışmaları tazelemenin ötesinde bir kazanımı olacağını sanmıyorum. Bütün iş dengeyi yakalamakta. Yazıyı “popüler kültüre” kurban etmemekte!

6_Öyküleriniz postmodern özellikler taşıyor. Hayat mı bu postmodern durumu getiriyor?


Yazı yazarken çıktığınız uzun yolculukta kimi zaman hangi duraklarda mola vereceğinizi tam olarak kestiremezsiniz. Özellikle, öykünün böylesi bir talihi var. Evet, bir talih diyorum ben buna. Bir kendini var etme biçimi. Kimi zaman bir olgu ya da durumu bir başka olay ya da durumla pekiştirirken –bir karşı çıkış da olabilir bu- farklı donanımlara baş vurmanızdan daha doğal ne olabilir ki! Her alegoriyi, fantastik kurguyu, sokağın gerçeğini zorlayan biçemi “yeni bir yazınsal yapılanma” olarak adlandırmayı çok doğru bulmuyorum. Hemen aklıma gelen bir örnek Marcel Ayme, örneğin! Postmodernin erken örneklerinden biri değildi elbette! Yaşamın değişkenliği, yanısıra taşıdığı olgular, yeni donanma biçimleri.. ama ille de “ birörneklik” postmodern diye tanımlayabileceğimiz bir “dönemin” sınırlarını iyi kötü belirleyebilir. Ancak iyi biliyoruz ki, buna alışmak, dahası durumdan vazife çıkararak (!) yazıya oturmak hiç kolay değil.. Yani, giderek sığlaşma ağır basacak, “benzeşme” kaçınılmaz olacak . Peki, “Küçük Karabalık” olmanın “in” olacağı zamanları da görecek miyiz dersiniz?
İşte kendi içinde paradoksunu gizleyen, postmodern açılımlara göz kırpan bir soru! Evet, yaşamın dayatmaları “yazın”ın özgünlüğünü elbette kıramayacak, kalesine giremeyecek. Ayrıca böylesi bir dünya gerçekten zavallı olurdu bence. Sonuç olarak; belki de yazdıklarımızla bu “korkunç fotoğrafı” geciktirmeye çalışıyoruz. Direncin yeni ve devrimci tanımı bu çünkü! Sana sunulan kadarıyla yetinme, aksine “sana yakışanın peşine düş!” Hayır.. Böyle bir çabanın postmodern arayışların, dahası sınırlarının çok çok ötesinde olduğunu düşünüyorum. Bütün bu söylediklerimden, postmodern ürünleri redettiğim anlaşılmasın! Son dönemde keyifle okuduğum bir yazar Thomas Bernhard örneğin! Bu örneği özellikle verdim. Evet,belki de “neyi anlattığından çok nasıl anlattığınla” ilgili olarak, hiç de postmodern olmayan bir tartışmaya iyi bir yanıt olduğu için! Son söz olarak da, Picasso gibi söylemek mümkün: Bu yalnızca bir balık resmi! Eh, biraz değiştirip ben de “yalnızca bir alabalık öyküsü” olduğunu söylemek isterim!

7. Öykülerinizi birinci tekil şahısla anlatıyorsunuz. Hepsi de aynı kişinin –yazarın- hayata bakışını, kendine bakışını, çevresinden edindiği gözlemleri biraz da kendi kendisiyle dalga geçebilen aydın tavrıyla bize aktarıyor gibi. Tüm olumsuzluklara karşı neşesini, mizah duygusunu ve umudunu kaybetmeyen bir aydın bu. Öykülerinizin tümü, genel olarak hayata bakışınızı mı özetliyor? Her şeye karşın hayatla oyun oynayabildiğini düşünen biri misiniz?



Ne güzel yakalamışsınız! Kitabın kafamdaki bir adı da “Birinci Tekilden Tekinsiz Öyküler”di. Ardından, öykülerin o kadar da tekinsiz(!) olmadığına karar verdim. Yaş aldıkça aşktan daha bir korkuyoruz sanırım_ Sonuçta, bu kitaptaki öyküleri birinci tekil şahsın ağzından aktarmayı uygun buldum. Bir iki nedeni olabilir bunun. Okurla empati kurma çabası ilk aklıma geleni. Her okuyanda bir “ortak sese” ulaşma çabası. İç sesin dışlanması,özdeşleşme aracılığıyla “farklı adreslere yolculuk” girişimi! Okurun, şu malum iç sesi dışlaması konusunda “kışkırtılması”! Düpedüz isyana teşvik gibi bir şey belki de! Bilirsiniz, çoğu doktorlar besteci, çoğu dişçiler ise ressamdır! Yaşamın “ihdasını” sağlayan sorunlar gündemden kalktıktan sonra insanlar kendi kendileriyle bir kez daha randevu tazelerler. Artık duvardaki diplomanın yanına konacak farklı “ürünleri” kotarmanın zamanı gelmiştir. Renklerle buluşulur.. Notalar havada uçuşmaya başlar. Bu son kitaptaki öykülerde, sanat kendini tam olarak ele vermeyen, ancak varlığını dipten dibe “hissettiren” bir olgu olsun istedim. Ne kadar reddederse reddetsin, insanoğlunun sanatla buluştuğu anlar vardır çünkü. Bir yemek masası estetiğinden tutun da, doğada gözünüze takılan kır çiçeğine kadar açılan kocaman bir yelpazedir bu. İşte “kışkırtmanın” özünde yatan gerekçe de bu yalnızca. Yelpazeler genişlesin, insan sanatla, saat aşkla, aşk ise yaşamla buluşsun! Masum olduğu kadar “günah içeren” önermeler toplamı! Bunu yalnızca yazarak yapmıyorum ben. Çevremdeki insanları da alabildiğine –bazen usanç getirecek ölçüde- zorlarım. Eskiden beri güzel olanı”paylaşmaya yönelik bir çabam vardır. Bir kitap, bir müzik eseri, bir doğa görüntüsü.. olabilir bütün bunlar. Yaşama bakışımdaki mizahı yazdıklarımla buluşturmam ise bu çabanın bir uzantısı belki de. Evet, öyküleri yaşayan benim, diyorum sanırım. Her ne kadar Flaubert kadar yürekli değilsem de!- İnsanlara söylemeye çalıştığım da bu. Siz olsaydınız şu buluta başka ne türlü bakabilirdiniz acaba? Çehov’un bir oyun karakterine sordurduğu gibi belki de: “Yağmur yağıyor.. İyi ama anlamı ne bunun?” Evet, kolay kabullenmeyelim, aksine soru soralım istiyorum. Çünkü her soru yaşamı biraz daha anlamlı kılacak ve yakalanan her anlam bizi kendimize biraz daha yaklaştıracak. İnsan olmak ciddi bir şans bence. Bu dünyada gezinmek, soluk almak, tadlarla buluşmak ve yeni insanlar tanımak.. Sıradanlıkların ötesine taşmak için bir parça “merak”, ama daha çok da “yaşam sevgisi” gerekiyor kanımca. Günün dünyası ise sözünü ettiğim konularda hiç mi hiç cesaretlendirmiyor insanoğlunu! Öyleyse iş elbette sanata düşüyor. Bütün bunlar ise neden sevimli bir oyun olmasın ki!


8. Burada sizin öykülerinizde sık sık karşımıza çıkan hayat-sanat ilişkisini irdeleyelim biraz. Hayat mı, sanat mı? Hayat bazen öne çıkıyor ama hayata katlanabilmeyi de sanat mümkün kılıyor. Alabalık Üçlüsü’nün ilk öyküsü Tanıklık’ta, dağ başındaki bir otelde yazar ve otel görevlisinin ölmek üzere olduğu sanılan yaşlı bir adamla, onun genç ve güzel sekreterinin ve adamın ölümsüz olma arzusuyla portresini yapmak üzere tuttuğu ressamın ilişkilerini izlemesini anlatır. Bu öyküde hayat, ölüm ve sanat arasındaki ilişki, ironik bir biçimde sona eriyor. Gerçekten kalıcı olan tek şey sanat mı?


Bu sorunun yanıtını elbette biliyoruz ama, nedense “pekiştirme çabasından da” kendimizi alamıyoruz kendimizi Sevgili Yücel! Kalıcı olan tek şey elbette “ gökkubbede bırakılan ses!” Sözünü ettiğin öyküde, bu sorunu irdelemeye çalıştım. Son üç öykü kitabımda yapmaya çalıştığım bir şey var. Kitaplardaki ilk öyküler, sonraki öykülerin içeriğiyle ilgili olarak bir ipucu versin, bir ışık tutsun istedim. Tanıklık öyküsündeki üç başat karakter , senin de belirttiğin gibi “üç alabalık!” Tutku, sanat ve yaşam/ölüm üçlüsünün atlıları! Bu büyük hesaplaşma bittiğinde giden gidiyor ve sanatın kendisi kalıyor geriye! Ölümsüz olamayız ama kalıcı olmak için bir şansımız var hiç değilse! Belki de, bizi insan yapan özelliklerimizden bir tanesi bu! Bir diğeri ve güzeli de şu belki: Evet, herkes kalıcı olmak için çaba gösterme işteğinde ve donanımında olmayabilir; ancak ne şanslıyız ki, böylesi bir uğraşı seçmiş insanların geride bıraktığı “kalıcı” yapıtlarla buluşabiliriz. Bizi farklı bir düzlemde besleyen, “hazla” büyüten bu ölümsüz kaynağın farkında olmak ciddi bir ayrıcalık değil mi yoksa! Sonuçta seçilen şey “hayatın t kendisi”, ama onu “bezeyemedikten” sonra önemli bir iki duyudan yoksun sayabilirsiniz kendinizi. Sanatı önemsiyorum, evet! Sanatın dünyayı güzelleştireceğine sonuna kadar inanıyorum. Elimde olsa, ilk fırsatta Birinci Dünya Sanatı’nı başlatabilirim!


9. TÜYAP Kitap Fuarı’nda Gendaş’ın düzenlediği “Çağdaş Türk Öykücülüğünde Bireyin Kayboluşu” adlı panelde sizinle birlikte konuşmuştuk. Bireyin kayboluşu bağlamında öykülerinizde bireyin durumu nedir?


Belki de, yazmaya yola çıktığımız noktada elimizde olan tek şey zaten “bireyin kayıp olduğunu” baştan kabulle ilgili! En azından, benim için durum bu. Diğer sorulara verdiğim yanıtlarda da açığa çıkıyor bu. Ben bireye “yol için” seçenekler öneriyorum yalnızca. Bizim kaybolmuş bireylerimiz, biraz da kendi kendisiyle buluşmaya olanak bulamamış örnekler daha çok. İç sesin peşine düşmekten kastım da buydu. Kendisiyle ilgili bir arayışa girişen insanın çok sayıda “olguyla” burun buruna geleceğine inanıyorum. Herkes için gerekli şu “İthaka” haritası. Dahası, herkes kendi haritasını çıkarmalı, serüveni yaşamalı ve keşfini tamamlamalı. Benim öykülerimde kendini “kaybetmiş” olan bireyler şanslı kişiler sonuç olarak! Bu tür bir kayıplık belki de en az zararlısı! Ne ki, sokaktaki hayat farklı.. Kıyasıya sürmekte olan kavganın da ayırdında olmak gerekiyor. “Kayıpların” bambaşka br düzlemde tartışıldığı bir aşamada , yazdığımız öyküler ve bu öykülerdeki arayışlar “birer kaçış” olarak da değerlendirilebilir. Yine de, “öteki” avcılığından hareketle çıkılan bir yolculuğun ve bu yolculuktaki tanıklıkların “kutsanmasından” yanayım ben. Geçen gün eski Yazko Çeviri’leri karıştırıyordum. Bir Fransız eleştirmenin, Proust’un “Geçmiş Zaman Peşinde..” roman dizini için yapmış olduğu şu güzel tarif aklıma takıldı örneğin. Şöyle tanımlıyor söz konusu kitabı eleştirmen: “Yazılmamış bir şiir için dipnotlarından oluşan bir kitap sanki..” Sonuçta ortadan kaybolan hiçbir şey yok belki de. Yapmaya çalıştığımız bir yanılsama belki. Yolculuğa çağırırken kimseyi yanlarına bir çift sağlam ayakkabı almaları konusunda uyarmıyoruz bizler. Yaptığımız tek uyarı “dipnotlarına dikkat!” oluyor. Ayrıntıda kalan şey, belki tam da senin aradığın adrestir!



10. Sanatın ve edebiyatın eğitici mi, eğlendirici mi olması gerektiği yüz yıllardır tartışılıyor. Sizin öykülerinizin amacı ne?


Yazarak yanıtını aradığım bir şey de bu olsun öyleyse. Yine yazdıklarımızla biz de bu tartışmanın bir parçası olalım.”Öykünüzü okudum, çok sevdim.” diyen bir okurun aslında na demek istediğini belki de hiçbir zaman anlamayacağız. Bu durum bizde bir korku yaratacak ve bizler yine bu korkuyu yenmek için yeniden yeniden yazacağız. Asıl eğlence de bu olsa gerek. Bu çaba sırasında ortaya gerçekten güzel bir şeyler çıkabiliyorsa, dahası okuma denilen edimi “ateşliyorsa” daha ne isteyebilir ki bir yazar! Yazdıklarımda amaçladıklarımı diğer sorulara verdiğim yanıtlardan çıkarmak mümkün elbette. Bundan ötesi yöntemle ilgili bir sorun. Yani, yazın uğraşısının asıl alanı. “Nasıl anlatmalı” sorusu her zaman için bir “Demokles kılıcı” kanımca. Soğukluğunu her an için hissedeceğiz ne güzel ki! Yeni bir yazı için masaya oturduğumuzda o kısacık an duyduğumuz “ürperti”nin kaynağı bu olmalı. Ne ki, ürpertinin tükendiği noktada “sözümüz de” bitmiştir zaten! Öyleyse adı yazmak olan bu “tuhaf illet” yakamızı hiç bırakmasın diyorum. Elbette bu yalnızca istemekle olmuyor. Antenleriniz sonuna kadar açık olmak zorunda.Dünyaya, insanlara, olaylara asla uzak duramazsınız. Duygularınızın köreldiğini fark ettiğiniz zaman ilk yapacağınız şey ise yazmayı bırakmak olmalı. Ne mi yapılabilir o zaman! Yeniden iyi bir “okur” olunabilir örneğin! Eğlenebileceğiniz kadar, dünyayı size bambaşka bir pencereden ve bir kez daha izlettirecek o kadar güzel kitaplar var ki!








04.02.2008
2764






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.