Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Çığlık



Bütün mesele o ince çizgiyi aşmakla ilgili belki de. Şu ince çizgiyle nerede ne zaman karşılaşacağınız ise şansa kalmış. Daha da şanslıysanız böyle bir sınavı hiç yaşamazsınız, ama hayır; insanın kendisiyle ilgili yeni bir tarif çıkarmasına olanak tanıyan bu güzel oyunu bir dirsek darbesiyle neden uzaklaştıralım ki hayatımızdan? İyi de, bütün bu olup bitenler insanı ne zaman şirazesinden çıkarır acaba? İçimizdeki başkaldırı duygusunu körükleyen, dahası bizi tehlike ötesi noktalara getiren durumlar kendiliğinden nasıl olup da gelişir? Sonunda öyle bir yere geliriz ki , bu saatten sonra fark etmez derken gerçekten pervasızızdır! Fark etmeyecek olan şey, kişiliğimizle ilgili şu yeni tarifleri ciddiye almamakla sınırlı olmalı. Evet, çizgi aşılmıştır artık; otobüste yanlışlıkla ayağına bastığımız birine “pardon” demekle, bir öfke nöbeti sonrasında çekip vurduğumuz birinin yakınlarından özür dilemek arasında pek büyük bir ayrım kalmamıştır.

Radyo programında tatlı gevezelikler yapmamla ilgili o masum öneri geldiğinde öncelikle elim ayağımın karıştığını söylemeliyim. Sanılanın aksine, pek kolay becerebildiğim bir şey değildir konuşmak. Sanırım görünürdeki becerim bu yetersizliğin üstüne çıkma çabasındaki zavallı gayretimin bir sonucu; evet kesinlikle böyle olmalı. Hele ki yüzünü görmediğim yığınlar karşısında konuşmak tam bir kabus! İşin bir avantajlı yanı elbette var, karşınızdakinin itiraz hakkı yok öncelikle; zırvalasanız bile mikrofonun ucundaki edilgenin söz hakkına kulak kabartmak zorunda değilsiniz. İnsan yine de vicdanının sesini duymadan edemiyor tabii. İçinizde her sözcüğü tartan, eğip büken bir büyük kulak mevcut ve evet, bu doğrucu biraderi aşmak için fazlasıyla vurdumduymaz olmanız gerekiyor.

“Yapamam..”, diyorum radyoda program yapımcısı olan dostuma. “Konuşamam ben. Düpedüz zırvalarım ve bunun kefaletini yıllarca ödeyemem!”
“Senin zırvaların biz sıradan insanlar için birer kelamdır.. “, diye gülümsüyor dostum. Yüzüne dikkatle bakınca içten olduğunu fark ediyorum, yani ki, o da zırvalıyor belki ama seçilmiş, kasıtlı ve güzel bir zırvalık bu.
“Bunun için düşünmeliyim..”, diyorum sonunda. “Hem hazırlık yapmam gerekecek. Öyle ya, milyonlarca kişinin huzuruna kekemelik testi yapmak için çıkmak niyetinde değilim. Hem, ne hakkında konuşmamı öneriyorsun ki?”



“Ne hakkında konuşmak istersen..”, diyor karşımdaki. Önceden hazırlanmış bir yanıt sanki. Sen ne istersen söyle, nasıl olsa kısa bir zaman sonra kulaklarını sonuna kadar senin yoluna adamış müritlerin olacak ...”
“Bu tanım bile ürkütücü..”, diyorum sonunda. “Yani, hiç değilse konu başlıklarını belirleyelim..”
“Belirleyelim öyleyse..”, diyor dostum . Gülümseyerek ekliyor. “Sahi, sen hangi konularda konuşabilirsin, şöyle kabaca bir say istersen.”
“Pek çok konuda konuşabilirim, biliyorsun.”, diyorum. Şaşırtıcı bir ataklık bu. Aptallığın kimi zaman tartıya gelmez bir ağırlığı olur ve bu tuhaf yükü açılmakta zorlanan göz kapaklarınızda, şişmiş dilinizde ya da dışarıdan gelen homurtuları giderek daha az duyan kulaklarınızda taşımak zorunda kalırsınız..
“Ben de bunu söylemek istiyorum zaten..”, diyor dostum. “Pek çok konu! Hayat pratiği barındıran sayısız başlık. Bunları günün akışıyla buluşturan onlarca, yüzlerce uygulama. Estetikle sıradanlığın buluşabileceği bir trafik kazası... İnan bu kazadan pek çok kişi hayatlarını güzelleştirecek çıkacak! Şunu da eklemeliyim ki, böyle bir zenginlik için, radyoya yapıştıracakları kulaklarından birini kurban etmeye bile hazır olacaklardır.”
“Ben ikisini birden istiyorum öyleyse..”, diyorum coşkuyla. Yapımcı dostum başarılı bir yapımcı olmanın da ötesinde insan doğasının kimyasını çoktan çözmüş bir gizli kahramandır. Kanıt mı dediniz? Deminden beri neden söz ediyoruz ki!


İlk söyleşide oldukça telaşlı olduğumu itiraf etmeliyim. “Yine de başarılıydın..”, diye yüreklendiriyor dostum. Söylediğine göre ilk bölümdeki söyleşide ele aldığım ve klasikleri yeniden okumakla ilgili bir öneriyle bezediğim program kendisinin bile fazlasıyla ilgisini çekmiş. Suç ve Ceza’yı yarım bırakan bir yaramaz olarak, mikrofon başında olmanın avantajını değerlendirmiş ve yüzünün kızarmasını kendisi dahil herkesten ustalıkla saklamayı başarmış!

Gülüyoruz ve konunun üstünde fazla durmuyoruz. Atak ve heyecanlı bir radyocu olduğum muhakkak. Haftada bir gerçekleşecek olan bu yeni yükümlülüğün dışarıya fazla sızmasa da beni ele geçiren bir heyecan ve hezeyan dalgası taşıdığını en azından kendime fısıldıyorum sonunda. Pişkin bir profesyonel olmak! Hayır, bu insanın doğasına temelden aykırı bir durum kanımca. Kişi hiçbir konuda profesyonel olamaz! Hayata karşı profesyonelce olabilecek tek davranış, o zamana değin elde edilmiş kazanımları bir anda gözden çıkarmaya hazırlanan tipik bir “ben bilirim” gülüşünde gizli belki de.

Ah, bütün bu biriktirdiklerimi de paylaşmalıydım programlarımdan birinde ama kim bilir böyle bir söyleşiye ne zaman sıra gelirdi! Malzemem çok fazla, baştan söylemiştim; daldan dala sıçrama konusunda ise kimse elime su dökemez ve bunu artık siz de biliyorsunuz. Yine de bunca deneyim ve belagattan yeterince yararlanma niyetinde olmadığınızı seziyorum! Önsezi tehlikelidir ama çoğu zaman yanıltmaz insanı. Üstelik bunu bir mikrofonun başındayken ve umursamazların kilometrelerce uzağındayken hissedebilmek başka bir beceriyle açıklanabilir. Evet her an, her alanda ve her konuyu derinlemesine bir kez daha masaya yatırmaya hazır bu müstesna kimlikten asla yararlanmaktan yana değilsiniz! Dinleyicilerimin; _olası dinleyiciler demek gerekiyor buna_ genellikle benim konuştuğum saatlerde başka türden bir oyalanma vesilesi yeğlediklerine emin olduğum için söylüyorum bunu. Elbette bu sorunu bir sohbet konusu yapamam; tıpkı telefon kablosunu çekmiş birine yine telefonla ulaşıp benimle neden konuşmadığını soramayacağım gibi! Günümüzde belki de en iyi kotarılan işlerden biri kontrol. Programımın yayınlandığı saatlerde ulaşabildiğimiz hane halkıyla ilgili olarak doğruluğu pekiştirilmiş araştırma sonuçları geldiğinde işin rengi tüm acımasızlığıyla açığa çıkıyor zaten.
“Evet, pek fazla dinleyici sayısına sahip olmadığımız bir gerçek ama bu yaptığımız işin kalitesinin de düşük olduğu anlamına gelmez..”, diyor sevgili yapımcı dostum.
“Penguenler Adası’nın okur sayısı da yıldan yıla düşüyormuş.”, diye yine klasiklerden bir örnekle karşılıyorum bu umutsuz saptamayı. Anatole France’ın içimizi rahatlatmaya gücünün yetmeyeceğini çok daha öncelerde, örneğin sözünü ettiğim kitabı okuduğumda da fark etmiştim aslında; ayrıca bu tespit her ne kadar benden kaynaklanmıyorsa da yine beni doğrulayan bir gerçeğe işaret ediyor. Örneklerin sayısı hızla çoğaltılabilir aslında. Kendi kitaplarımdan örnek vermek işe bir parça eğlence bile katabilir, yemin ederim!

Durumun şaka kaldıracak bir yanı yok elbette; ama gereğinden fazla ciddiye alınacak bir boyut taşıdığını da söyleyemem doğrusu. Hayatı her zaman yine gerektiği kadar ciddiye almaktan yanayım ve sözü yine France’a getirmek gerekirse, malum yapıtının günün birinde böylesi berbat bir ankete malzeme olacağını bilmesi, yine bu soylu ve güzelim romanı yazmasına asla engel olmazdı diye düşünüyorum.
“Pek de emin değilim..”, diyor dostum. Anatole’dan söz etmiyor; yaşadığımız trajedinin gerçek sorumlusu kim olabilir; bunu anlamaya çalışıyor. Uzun bir araştırma olmayacak; kahramanı iki kişiyle sınırlı çünkü. Bir cinayet romanının içinde dolanıyor olsaydık sokaklara ve diğer kahramanlara rüzgarlar estiren özel dedektifin tüm dikkatini yine yalnızca ikimiz çekecektik! Maktul mü? Onun ne önemi olabilir!

“Programı bırakabilirim..”, diyorum deneyimli bir yenilen olarak. Alışık olduğum bir durum bu; bir iç geçirmesinin ardından sessizce çantamı toparlayabilecek kadar olgunum da. Biz gerçek bir kulübün üyeleriyiz çünkü; Anatole, Mauppasant ve ben!

“Seninle bir ilgisi yok..”, diyor dostum. Nasıl olur? O güne kadar bu cinayet öyküsünün içinde serbestçe dolaşanların sayısının yalnızca ikiyle sınırlı olduğuna öylesine eminim ki. Tabii bizler kalın camın arkasında kendini kaybetmiş bir biçimde söyleşiyi sürdürdüğümüz sırada, bir yandan alışkın parmaklarıyla “sesi” kontrol etme görevini yerine getirirken bir yandan da televizyon ekranını pür neşe izleyen gece nöbetindeki ses teknisyenini saymıyorum bile!
“Kiminle ilgisi olabilir?” Bu soruma verilebilecek bir yanıt olmadığını da biliyorum aslında. Daha dün aydan inip şu eski dünyaya ayak uydurma telaşındaki uzay yaratıkları değiliz çünkü. Değişen dünyayı, alışkanlıkları, ilgileri sağlıklı bir biçimde izleyemeyen biri nasıl olur da bir dinleyici gurubu oluşturabileceğini düşünebilir?

Sonuç olarak programı bırakmıyorum. Başkalarının eksikliği kendimizi cezalandırmak için gerekçe olamaz öncelikle. Hemen yanındaki olanaktan, güzellikten, ayrıcalıktan pay alamayan birindeki eksiklik , yine onun hayatı keşfetme isteğinin giderek körelmesiyle açıklanamaz mı?
“Programı sürdürüyorsun ama tek başına. Ne yazık ki ben, yine o saatte yayınlanan bir başka programla ilgilenmeliyim!”, diyor dostum.
Bir cezalandırılma olmalı bu. Başarısızlığı tescillenmiş bir programda ısrarcı olmanın karşılığı olarak sürgüne gönderildiği çok açık! Çocuklara diş sağlığından söz etmelisin dostum! Evet, onun da dinleyicisi yok ama hiç değilse boşluğa bıraktığın mesajlarında doğruluğu çoktan kanıtlanmış gerçekler var. Ona söyleyemediğim şeyler bunlar. Ne kadar sözcük cambazı olursanız olun, kimi anlar vardır ki, evet yine o sözcükler boğazınıza tıkanır ve yaşamınızı tehdit eder!

O küçük yayın odasına yalnız başıma girdiğim an, yeni bir beklentinin, yeni bir cümlenin, dahası yeni bir dinleyicinin yanımda olmayacağını iyi biliyorum. Peki ya eskisi yanımda olacak mıydı acaba? Bütün bunları denemek için önümde engin bir altmış dakika vardı ve hangi konuya hangi sözcükle gireceğim konusunda hiçbir fikrim yoktu. Boşluğa, karşımdaki bilinmezliğe, varsa beni merakla dinlemeye hazır bir elin parmaklarını geçmeyen kalabalığa! seslenmeye hazırlanıyordum. Hadi canım, diyordu içimden bir ses; programın sinyal müziğiyle birlikte kanal düğmesini değiştirmeye hazırlanan üç beş kişilik nankörler topluluğu için değer mi bütün bunlar? Hayatının birikimini önlerine sermeye hazırlandığın şu dakikalarda yaşadığın heyecanın binde biri yok hiç birinde. Yepyeni bir cümlenin hemen öncesinde olduklarından nasıl habersizler! Öyleyse, diyorum ben de içimdeki sesi yine içimdeki o derin karanlığa gömmeye hazır bir yüreklilikle; ben de o çok eskiden beri tanıdığım ve benimle kurduğu köprünün sağlamlığından emin olduğum tek kişiye, anneme seslenirim örneğin.
“Merhaba..”, diye atılıyorum sanki ilk kez mikrofonla buluşmuş bir çaylağın heyecanıyla. “ Önümüzdeki bir saat birlikte olacağız ve uzun yaşamınızın yalnızca bir saatine göz dikmiş olan şu programdan memnun kalacağınızı ummak istiyorum. Tabii yine bunun için elimden geleni yapacağıma söz vererek!”
Durmaksızın konuşuyorum. İnsan ilişkilerindeki kıyıcılıktan kentsel mimariye ne zaman geçtiğimi ben de hatırlamıyorum. Müzik arası verip soluklandığım bir molada terimi silerken ne yapmaya çalıştığımı soruyorum kendime. Bir acı çıkartma seansı mı bu? Belki de acıdan çok günah çıkartıyorsundur ahbap! Konuşuyor, rahatlıyor ve bir şeylerin canını çıkartıyorsun! Uzaklarda bir yerlerde yaşayan ve kulaklarını sana teslim etmekten hala vazgeçmeyen son bir mohikanı da belki doğduğuna bile pişman etmek üzere değil misin yoksa?
“Nasılsın anne?”, diye ağzımdan bir anda çıkan nafile haykırışıma boşuna bir yanıt bekliyorum! Evet, düpedüz bir kışkırtma bu. Öyleyse her şeyi itiraf edebilirim! Beni sokaktaki hayattan ayıran yekpare camlı şu küçük kulübenin bir günah çıkarma odasından ne farkı var? Hele ki gereğinden bir fazla dinleyenim de yokken! Okul sıralarındaki bacaksızın, teneke kumbarasıyla yetinmeyi bilmeyip annesinin meşin cüzdanını karıştırmaktan nasıl da şeytani bir haz aldığını gözyaşlarına boğularak anlatıyorum. Evet, ben yaptım bunu! Şu anda hoş görülebilecek, küçük bir çocuğun afacanlığıyla değerlendirilebilecek bu tuhaf davranışın, beni belki de tıpkı şu andaki gibi boşluğa seslenen bir yalnız adama dönüştürdüğünden dem vuruyorum. Salondaki ahşap büfenin alt gözündeki küçük likör şişelerine dadanan günahkarın sanılanın aksine alkolik bir fare olmayıp evin en küçük ferdi olduğunu dünya aleme haykırıyorum! Ah, biliyorum ki o anda beni annem dahil hiç kimse duymuyor! Ne ki, program sonunda terli bünyeyle sokaktaki insanların arasına yeniden katıldığım anda yüzümdeki mutlu ifadenin gerekçesini yine hiç kimse bilmeyecek! Düşündüğüm gibi oluyor ve programdaki o çılgın, denetimsiz, kendini aşmış sohbetle ilgili hiçbir eleştiri almıyorum! İlginç diye düşünüyorum. Gerçekten aklı zorlayan bir durum bu; iyisi mi dozu arttıralım bakalım! Evliliğimle ilgili küçük sırları sakınmadan , üstelik keyifli öykücüklerle dile getirdiğim sohbet , kanımca performans açısından doruğa ulaştığım programlardan biri oluyor. Her ne kadar aldatma türü sıradanlıklarla bezeli olmasa da hayli ilginç malzemeler barındırıyor . Yayının akşamında evdeki heyecansız atmosfer baştaki teşhisimin doğruluğunu onaylıyor. Sevgili karım içine gömüldüğü ders notlarının sarhoşluğuyla karşılıyor beni. Tahminim doğru çıkıyor; evet hemen ertesi gün ders verdiği fakültede iletişimin sağduyusu başlıklı bir içerikle yaklaşacak öğrencilerine. Bu ne büyük bir sağırlık Tanrım!

Nereye kadar gidebilirim peki? Ülkedeki yeraltı güçlerini yönlendirebilirim örneğin. Devletin gizli sırlarını satışsız pazarlıksız paylaşabilirim! Ortalığı birbirine katabilecek dedikoduları sıralayabilir, insanları kapıştırabilirim! Yetmediği takdirde, bütün bunların bir yalan olduğunu söyler ve kendimi karanlığın kahkahasıyla selamlayabilirim.

Bilmiyorum, belki de hepsini çoktan yaptım bile! Ne var ki, bulunduğum noktada söylediklerimi, düpedüz saçmalıklarımı kendime bile dinletemediğimden o kadar eminim ki. Günümüz insanının onca iletişim zenginliğine rağmen kıyasıya yaşadığı sağırlığının yalnızca fikirsizlikle açıklanamayacağı bir noktadayım şu an. Evet, duymak istediğiniz kadar özgürsünüz artık; dahası duymak istemediğiniz kadar varsınız! Bilgiler, duyumlar, haberler, sözcük bombardımanları.. bir noktadan sonra sert bir duvara çarpıp un ufak oluyor yalnızca. İnsanı sarsıp değiştirecek, korkutup paniğe sevk edecek hiçbir malzemeye sahip değiliz. Çünkü o duymak istemedikten sonra duymayabiliyor ve sizler başı sonu belli olmayan masallarla belki de bu mesleğin tam bir uzmanı olup çıkıveriyorsunuz! Ses yalnızca uykuya eşlik edebilir! Televizyonları kapalıyken uyuyamayan dostlarımın yalancısıyım bunu söylerken. Koyu sessizlik günümüz dünyasının öcülerinden değil mi yoksa? Anlam yüklenmedikten sonra her söz, her anlatı kabul görüyor! Söylendiği anda kendini yok eden her sözcük, metaforun da şahikası olmalı bu yüzden!

“Programın bir sezon daha uzatıldı...”, diyor dostum. Beklediğim bir habermiş gibi karşılıyorum bunu. “Olabilir..”, diyorum, “Demek ki dinlenme oranım..”
“Düşündüğümüzden çok daha fazla!”, diyor. “Tek başına daha da başarılı olabileceğini söylemiştim sana.”
“Yine de yeni sezona bazı ufak tefek değişikliklerle girmek istiyorum..”,diyorum dostuma. İlgiyle dinlemiyor! Ben yine de anlatıyorum. Mutlak sessizlik bir radyo programında bu güne değin denenmiş bir durum değil ama, açılış anonsunun hemen ardından uygulamayı düşündüğüm bu sinir bozucu molanın belki de sevgili dinleyicilerime iyi gelebileceğini hissediyorum! Öyle ya, iç seslerine kulak vermeleri için bulunmaz bir fırsat! Durmaksızın anlatıyorum, neler söylediğimin ayırdında değilim ama artık ne önemi var?
Programım sürüyor! Geçtiğimiz hafta yayınlanan bölümle ikinci yılını kazasız belasız tamamladım çoktan. Şu uzun sessizlik seanslarıyla ilgili buluşumu ise, evden hiç çıkmayarak - bizzat benim de dinleyerek elbette - uygulamayı sürdürdüğümü söylemekle yetineyim. Hayır, bu manasız anlatıyı daha fazla sürdürecek değilim. Belki bir karabasandan farksız bütün bu itirafları hiç okumadınız bile!

İnsan dinlemeyen koca bir kulaktır diye noktalamak istiyorum yine de. Ses , o kutsal çığlık ortaya çıkmak için yine ilahi bir zaman dilimi kolluyor kanımca. Önce ses vardı hepimiz biliyoruz bunu; ama şimdi kocaman bir kaos var ve evet, bunu kabullenmekten yana değiliz! Çağın gürültüsü bunu ustalıkla örtüyor çünkü.



Söyleyecek sözü olanlar için...evet yalnızca onlar için kısa bir sessizlik diye bitiriyorum hezeyan dolu öykümü. Evet, bu sessizliği dinleyin lütfen. Ona kulak vermekten çekinmeyin! Çünkü o kocaman boşluk sizin çığlığınızı da taşıyor!









03.02.2008
2702






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.