Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Kıyıdan








“..ama dede, suya girmezsen öğrenemezsin ki!”

Denize bakıyor. Bu yumuşak doku; bastıkça gövdesinin mutlaka içine gömüleceği tuhaf, şekilsiz, dahası hiç güven vermeyen kütle onu cesaretlendirmiyor. Kirli köpüklerin kuralsız dansına eşlik ederek gelen bir suçlama o an kulaklarında çınlıyor sanki: Ah, sen gerçek bir korkaksın!

Biliyor bunu. Bu iletinin çok uzak bir noktadan kopup hemen yanında bitivermesine de gerek yok; çevresini saran her nesne, kıpırdayan ya da sonsuza kadar kımıltısız kalmaya yeminli her ne varsa bir ağızdan yineliyor bu gerçeği! Koru beni Tanrım, korkularım beni hayat için yüreklendirsin! Altmış dört koca yılın gövdesini ısrarla taşıyarak getirip bıraktığı bu kıyıda bildiği bir gerçek var; evet, kuyruğunu aldırışsız sallayarak yanı sıra gezdirebileceği bir köpeğin eşliğine bile gereksinim duymaksızın, yolculuğunu yalnızca toprağın üstünde cesurca dik durabilen iki ayağıyla sürdürdü bu güne kadar!

Yürüyor; her zaman yaptığı gibi! Kent içinde gövdesini usanmaksızın gezdirir örneğin. Önemli bir buluşmanın hemen öncesinde bile olsa vazgeçmez bu güzel alışkanlığından. Önemli buluşmaların yerini berduş karşılaşmalara terk ettiği bir döneme çoktan geçiş yaptı aslında; biliyor bunu. Ama kimin umurunda! Sıradan zaman öldürmenin keyfiyetine bırakılmış amaçsız adımların yol göstericiliğinde geri dönmeyi düşünmeden hala saatlerce yürüyebilir. Toprağa sıkı sıkıya basıyor olmanın güveniyle yapar bunu. Hoş bir şarabı yudumluyormuş gibi gerçekleştirir bu ayini; tarihe kayıt düşer ve tadını herkesten fazla çıkarır!

Kumsalın iskeleyi aştıktan sonra devam eden bölgesinin meraklıları her zamankinden daha az. -Tenha yaşayan bir sözcük değil bu yüzden; hem sözcük hem kavram olarak elbette bir tenhada unutulmuşluğa bırakıyor kendini! - Yüz metre kadar ileride yar alan görkemli kayalıklara bakıyor. Suya yıkılır gibi inen bıçak sırtı kayalar ak köpüklerin hemen üstünde bir yargılayıcı gibi duruyor. Uzakta, çok ötelerde başlayan ısrarlı bir yolculuğun son noktasına hoş geldiniz! Dingin olduğu kadar kibirli bir kayalık bu; hiçbir güç bükemez bileğini, gövdesini denize bulunduğu yerden daha fazla yaklaştıramaz; evet, bu noktada her şey kararında.



Yerimizi, durumumuzu iyi bilelim ve besleyelim saygıyı; gün gelecek belki de ona çok gereksinim duyacağız! Hızla artan kirliliği örtme telaşındaki sarsak dalgalara bakıyor. Usanmak bilmez savaşçılar; nefesiniz kesilmek üzere; bu konuda iddiaya girerdim ama size hiç güvenmiyorum! Martı çığlıklarıyla birlikte başını gökyüzüne kaldırıyor. Değişmeyecek bu armoni diye düşünüyor; günün birinde yeryüzünü darmadağın etmeyi kafaya koymuş bir kuyruklu yıldızın bile bozamayacağı inatçı bir denge ; içimizde bir yerlerde gizlenen ve huysuzluğumuzu, yaşam tutkumuzu, aşk arzumuzu besleyen o adı konmamış o bir başka sert şey gibi tıpkı!

Yeniden kıyıya çeviriyor bakışlarını. Güneşin insafına terk edilmiş yosunları dikkatle inceliyor. Bulunduğu yerden başlayan su yosunlarının oluşturduğu öbek ince uzun bir tarlaya dönüşüp kayalıkların dibine ulaşıyor. Kıyıya vurmuş bir ölüm tarifinden başka ne anlamı olabilir şu çürüme budalalarının? Bir de uyandırdıkları tiksintiden söz edilebilir belki. Yaşamın biricikliğini, coşkusunu dahası parıltısını tehdit eden şekilsiz bir gövdeden ibaret hepsi. Yapışkan, yumuşak bir artıklar ordusu! Sorgusuz kulaçların, isterik çığlıkların, su sıçratmaların, top kaydırmaların ezeli düşmanı; sevilmiyorlar, bu mutlak! Çok değil, yakın zamana kadar milyonlarca organizmaya yuva olmuş bu fosillerde anlamın da ötesinde, sözle bile buluşmayan tuhaf bir dil var: ey insan, barışma benimle, uzak dur ve sakın dokundurma ayağını!

Gökyüzüne bir kez daha bakıyor .Martıların suyun üstünde usanmaksızın çizdikleri çemberi görmeye çalışıyor; giderek küçülen ve sonunda suda bir noktaya dönüşen kuralsız bir oyun! Hayatın binlerce tanımından biri gibi; evet, hiçbir çember amaçsız değildir. Başlangıç ve bitişin arasındaki o kısa uzun yolculuk sadece dirime adanmıştır. Tünele girmek üzere olan bir trenden ne farkın var! Gözünü yum, karanlığa alış; nefesini tut, genzin yanmasın!

Kendiliğinden kırılan bir çemberin dışından gülümsüyor sonunda; şimdi yüzünün aydınlandığına yemin edebilir. Yanında olabilseydi şu an, ah derdi karısı, yine gülümsüyorsun ve asla paylaşmayacağın bir sebebin vardır!

Genzi yanıyor! Kimseyle paylaşmadı evet; ama belki de bu yüzden hala kıyıda. Su korkusunu bile anlatamamışken bu duygunun hayatına kocaman bir anlam yüklediğini nasıl paylaşabilir? Bizi belli belirsiz bir gülümsemeyle taçlandıran korkularımızın sarsak aşıkları değil miyiz sanki? Hayatı tırmalama, dahası var olma çabası korkuyu ustalıkla gizliyor; sahip olmak, arzu duymak ve hükmetmek! Daha korkuncunu paylaşmalısın bizimle diyor sonunda, keskin kayalara sesini çarptırarak söylüyor bunu; ah bizler dünyayı değiştirmek istiyorduk, şimdikiler yalnızca yok etmek istiyorlar! Korku söyletiyor bunu; kıyıda, adını o kuruyla ıslağı ayıran ölüm bahçesinin sınır çizgisinde; dahası, her an yumuşak bir ölü gövdeye basma ihtimalinin akla zarar gölgesinde: Korku söyletiyor bunu! Ömrüm kendimi bırakamadığım bir denize adanmış korkular tarihidir diye mırıldanıyor sonunda. Sesi bu kez kayalığın sert kabuğuna kadar bile ulaşamıyor. Cılızlığından değil, inançsızlığından!

Susuyor, ardından sessizlik. Kumlara girip çıkan çıplak ayakların yalnızca sıcak taneciklerle girdiği oyunun sevimli tekerlemesi duyuluyor; kışır kışır! Torunu bu sessizliği herhangi bir gerekçeye bağlayamayacak kadar küçük; bir o kadar geriden geliyor ayrıca. Sonunda sesleniyor.

“Daha ne kadar yürüyeceğiz dede?”
“Kayalıklara bir şey kalmadı..”

Çocuk yanıtlamıyor. Soruyu sorduğu o anda, bakışlarını kumsalın gizli dünyasına gömdü ve midye kabuklarının, deniz minarelerinin, çakmak taşlarının kendisine fısıldadığı farklı bir öyküye kulak kabarttı. Gizli gülüşmelerin ardında keskin bakışlı bir avcı olmayı seçeceği günlerden ne kadar uzakta şu an; içtenliğin gövdesine bir armağanı olan saydamlığı paylaşabilir yalnızca, tıpkı gördüğünde kuma çömelip topladığı o kaymak taşlar gibi; bakışları ufku tararken yalnızca denizin büyüsünü hissedebilir. Yırtıcılık, evcilleşme, kaybolma, kabullenme ve yenilgi yazılmayı bekleyen son bir mektup gibi hep ertelenecektir. Çocuğa bakıyor; gördüğü bir albino! Işığı geçirebilir; kaprisleri, sahtekarlıkları üfleyip karartabilir! Bir yanıp bir sönmesi gerektiğini çoktan unutmuş bir deniz feneri ; ya da göreceği düşle ilgili bambaşka, belki yepyeni sözcükler bulması gereken bir yeni dünya kaşifi! Su kuşlarının arsız oyununu karşılayabilir ; kumsal onun için denize dalmanın hemen bir öncesidir.

Kıyıdan. Hep böyle yaptın ihtiyar! Konuşurken parlak, yaşarken suya gömülü. Ağrısız bir başın kazandırdıklarıyla yetindin; işte baştan kabullenilmiş bir aldatmaca! Büyük sözcükler büyük seslerle, büyük sesler büyük çağrılarla buluşmadıkça dingin denizin gökyüzüyle dostluk tazelediği o belli belirsiz çizgide küçücük bir soru işareti olarak kalmayı seçtin! Ah, bu bir seçim miydi peki? Hangi hırçın dalganın önüne attın kendini? Güvenli bir bölge olması için bir ömür çabalayıp durduğun tarlanda kaç hazine gömülü dersin? Kıyıdan, yalnızca kıyıdan yürüyen ayaklı bir sandukasın bu yüzden. Koruduğun şey o her neyse artık, bir sis bulutuyla örtüyor gövdeni; bakışlarını yalnızca deniz kestanelerinin dikenleri için keskinleştiriyorsun. Bir kıyı bekçisisin sen. Günün birinde koruduğun şeyin mor yosunlar gibi çürüyüp yok olduğunu göreceksin! Sudan çıkacak bir heyulanın korkusunu gündüz denizde, gece uykuda beklemeyi sürdür bakalım. Hiçbir şey yapmayan hiçbir şey hak etmez. Torun hemen ardında. Masalları, uzun sıcak öyküleri kum kristallerinden, kaygan beyaz taşlardan bekleyen o çocuğa neler anlatabilirdin örneğin! Ah, dağarcığımda çok malzemem var çocuğum; şimdilik koca çınarın gölgesine sığınmakla yetin. Yalnızca yitirdiklerim bile boy ölçüşebilir bin bir gecenin zenginliğiyle! Hayır diyecektir çocuk, alt dudağını aşağıya sarkıtacak ve anlatılanlara ilgisiz kaldığını belirten bir hareketle sıyrılacaktır koca çınarın gölgesinden. Neyi anlatabilirsin sanki; bütün gördüğüm kıyıdan yürümekle yetinmiş koca bir bunak! Zavallı babaannem katlanmış sana; güzel ama sahte sözcüklere bir tek o aptal televizyon dizilerinde yinelenirken kulak kabartmış. Gönül almaktan, sevgiyi dillendirmekten, dahası konuşmaktan bile aciz birinin anlatacağı hiçbir masal uykuyla buluşturamaz bu yüzden; can yakar, iç sızlatır ve acı acı gülümsetir. Bunları mı duymak istedin yoksa? Hayır, bu kadarını söyleyemez şimdilik, o kadar küçük; masalları dinlemekle yetinir, yürürken dönüşte kaşık sallayacağı bir kap yemeğin derdindedir ve bir öğleden sonrası uykusuna hiçbir zararlı madde katmaz!

Ama onun dilinden konuşuyorsun işte; gülümsemen yüzünde donuyor ve korunmasız çıplak ayakların bütün dikkatine rağmen denizin küçük dalgalarıyla buluşuyor. Ah, belki de şimdi denemelisin ihtiyar. Şu anda! Bir el çevrimiyle ne kadar görünmez ipin varsa hepsini koparıp atmalı ve suya inmelisin. Yavaşça bırakmalısın kendini serin sulara ve göğsüne çarpan şampanya şişesinin gövdende açacağı küçücük sıyrığı kan tutmadan izleyebilmelisin! “...Onu seyreden Aschenbach, o gözlerden akşam loşluğu bakışların kendi gözlerine ilk geldiği zamanki gibi, işte yine orada oturuyordu. Sandalyenin arkalığına dayalı başı yavaş yavaş uzaklarda, yürüyenin hareketlerini izliyordu...”

“Dede yoruldum..”
“Peki kabul ediyorum..”, diyor birden. Durup çocuğa doğru dönüyor. Çocuk adamın neden durduğunu, neyi kabul ettiğini anlayamıyor. Yaklaşıyor, iyice yaklaşıyor. Alnında boncuk boncuk terlerin biriktiği güneş yanığı yüzüne bakıyor.

“Neyi kabul ediyorsun?”
“Denize gireceğim... Yüzmeyi öğreneceğim!”

Çocuk ne diyeceğini bilemiyor. Yorgunluğuyla buluşturduğu tek duygu açlık şu anda! Asla bu kadar uzaklaşmamalıydık!

Onun; bu tatlı albinonun şaşkınlık dolu bakışları terli yüzündeki kasları gevşetmeye yetiyor. Bu gülümsemeye kolaylıkla bir gerekçe, dahası bir öykü yükleyebilir. Ama hayır, bunu da yapmayacak; anlatmayı seçmediği nice öykü gibi.

Elini küçük çocuğa doğru uzatıyor. Çocuk, bakışlarını bir anda adamın yüzünden kurtarıyor, ardından alışıldık bir hareketle uzanan eli tutuyor. Birbirinin içinde kaybolan irili ufaklı parmaklar geri dönüşün sessiz onayı; evet, güvenliğe, kalabalığa, sıradan hayata, gürültülü bir yemek masasına dönüş zamanı. Her şey kaldığı yerden devam etmek için onları bekliyor. Yosunların üstünde pinekleyen küçük sinekler bir buluta dönüşüp yükseliyorlar.

Akşam güneşinin kızıllığı şimdi arkalarında kalan kayalığın üstünden hızla kayıyor.









03.02.2008
2782






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.