Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Çağdaş Öykü Yazımında Eğilimler





Böylesi büyük ve savlı bir başlığı rastlantı - ya da telefon kazası- sonucu aldığımı itiraf etmeliyim. Gerek ilgimi, gerekse de haddimi fersah fersah aşan bir konuda büyük laflar edecek değilim. Sanırım bu işi erbabına bırakmak daha doğru olacak. Ancak, yine de , söyleyecek sözüm elbette var. Sonuç olarak öykü yazıyor, yayımlıyor, dahası olabildiğince paylaşıyorum. Bu da bana günümüz öykücülerinden biri olma ayrıcalığını kazandırıyor ve söyleyeceklerimin bu perspektiften değerlendirilmesine de yardımcı oluyor.
Günümüz öyküsünden söz ederken, konuyu dünün öyküsünden, hatta daha da genelleyerek dünün yaşamından alıp bu güne getirmek kaçınılmazmış gibi geliyor bana. Evet, öykü bir yana, onu yazdıran hayat_ı hakikiye sahnelerinin eski görkemi yok bugün. Büyük yaşamlar ve büyük umutlar kitap adları olarak kaldı. Küçük yaşamlar, küçük beklentileri ve küçük küçük umutları barındırıyor yalnızca. Sonuç olarak, öykülere büyük kavgalar, görkemli savaşlar ve büyük yenilgiler ya da eşsiz zaferler konu olmuyor. Kahramanlar çoktan tarihe gömüldü –iyi ki tarihe gömüldü- Ne var ki, günümüz insanının küçük yaşamında büyük trajedilerin yer almadığını kim söyleyebilir! Evet, günümüzde küçük de olsa yaşamın içinde yer almak, hele hele büyük umutları yanı sıra gezdirmek bir başka açıdan gerçek bir kahramanlık! Demek ki, öncelikle öyküye konu olan insanın yazın dilinde yeni bir tarifi var. O klasik, ağza sakız olmuş, basmakalıp küçük insan profili bir kez daha karşımızda. Yine de herkesin ortak kaderi, yani küçük insanlığı bölüştüğü bir coğrafyada, belki şimdi yeni bir ölçü birimi geliştirmek gerekiyor.
Kahramanlık kavramının yer ve anlam değiştirmesi yalnızca roman ya da öyküde rastlanan bir durum değil aslında. Kanımca, öyküye en yakın yazım tarzı olarak niteleyebileceğim tiyatro metinlerinde de bu yöntemden yararlanıldığını belirtmek isterim. Günümüz tiyatro yazımında da kahraman objesi yer değiştirmiştir bu gün. Anti kahraman olarak adlandırabileceğimiz bu tipoloji, çoğu bildik oyunların yeni bir yorumla yeniden ele alınmasında sıklıkla baş vurulan bir yöntem. Son ve popüler bir örnek olarak Tom Stoppard’ın bir oyunundan, “Rosencrantz ve Guildenstern Öldüler” adını taşıyan oyunundan söz edebiliriz örneğin. Bu
oyunda Hamlet’in iki önemsiz karakteri oyunda asal karakterler olarak yer alıyorlar ve yaşamla , dahası “varoluş”la ilgili kıyasıya bir sohbet-oyuna girişiyorlar. Becket in Godot yu Beklerken oyunundaki Gogo ve Didi’yi hatırlatan bu kahramanlar, yine tıpkı onlar gibi günümüz küçük insanın temsilcilerinden başka kimlikler değiller aslında.
Günümüz yazınında yapılan şeyin, yorumun yeniden yorumlanması olduğunu söylemek de mümkün pekala. Evet, gök kubbe altında söylenmedik bir sözün, anlatılmadık bir öykünün kalmaması gibi,
yorumlanmayan bir durumun olmaması da olası sanki. Söylenmedik söz, anlatılmadık öykü hayatın ta kendisi ve ne yazık ki insan, bu dar kalıpların içinde yeni- benzersiz ve heyecan uyandıran farklı ilişkiler
kuramıyor. Ancak farklı yorumlar, farklı açılımlar ve yepyeni tatlar elbette mümkün. Yorumun yeniden yorumu derken aktarmaya çalıştığım bu. Tabii, bu farklı bir birikimi -elbette yazar ve okur
düzeyinde- kaçınılmaz kılıyor. Hamlet’i bilmeden Stoppard’ ın oyunundan tat almak mümkün değil. Yarın öbür gün ola ki Feride ye yepyeni bir görev yükleyecek olursak, bu görevcilikten okurun da üstüne düşen payı almış olmasını, yani Çalıkuşu’nu tanıdığını umut edeceğiz.
Sorunu genellemeden kendi öykü gerçeğime ulaşmam zor olacaktı elbette. Sonuçta günümüzün bir öykücüsü olarak, benim de anti kahraman avcılığından uzak durmadığım bir gerçek. Ne var ki, bu konumlandırma onlara yeni özellikler, dahası görevler yüklüyor kanımca. Evet, onlardan istediğim şey yaşamı kıyasıya tartıya vurmaları ve bunu okuyucuyla paylaşmaları gerçeğiyle ilgili. Bir yapıtın yeniden yorumlanmasına olanak tanıyan göndermeler, okuru ortak bir çabaya çağırır, ancak yaşamın kendisi başlı başına sanatlı bir iştir ve okur keyifli bir öykü karşısında “edebi haz alış”ın dışında başka şeylerle de karşılaşmalıdır.
Ad vermeden, günümüz Türk öykücülerinin bunu başarıyla yaptıklarını söyleyebilirim. Tabii, bu da bir okur olduğum kadarıyla, öznel bir değerlendirme.
Günümüzde sanatın, dolayısıyla yazının sorular sordurması gerektiğini düşünüyorum. Anlık tedirginlikler, adresi belirsiz sorular ve sahibini arayan yanıtlar.. Tümünün ortak bir noktada buluşacağına inanıyorum çünkü. Burada gözden uzak tutulmaması gereken bir başka, belki de asıl gerçeğin dil olduğunu belirtmekte yarar var. Öykü de , önünde sonunda bir dil serüveni ve kötü geçeceği baştan belli bir yolculuk için kimseyi yol arkadaşı olmaya zorlayamazsınız.
Bütün bunlardandır ki, bu gün yeni bir öykü yazmak için kalemini sivrilten öykü yazarı bir yol ayrımında buluveriyor kendini. Küçük dünyaların küçük insanı, kendini yazdırırken hiç de mütevazı olmuyor örneğin. Kendisi asla küçük cümleler gibi yaşamıyor. Büyük cümleden kastım uzun cümle de değil aslında.
Kıyıcı, acıtıcı, vahşet resimlerinden göz kaçırmayan, çığlık barındıran cümleler bunlar. Düşlere sığınırken alabildiğine gözü pek, fantastik kurgulamalara hesapsızca dalmaktan bir an olsun geri durmayan, yürekli cümleler bunlar. Küçük yaşamların büyük cümleleri! Yaşamın sıradanlığını kırmaya, ondan yeni yeni dünyalar kurmaya hazır mısınız?
Bir başka tespitim de, özellikle öyküde, okur olmayı giderek yazar olmakla buluşturan gizli çekicilikle ilgili. Bu durum biraz da, günümüzün katılımcı, yaygın söylemle interaktif okurunu oluşturuyor. Okuma
edimiyle yetinmeyen okurun, hediyelik eşya mağazasının vitrininde gördüğü hoş bir çalışmanın, ilk büyüsünü yitirmesinin ardından “bunu ben de yaparım” kolaycılığı gibi tıpkı. Bu gerçek öykü için de geçerli,çünkü herkesin benzer yaşamları, o meşhur küçük dünyaları ve kendilerini anlatma istekleri var çünkü. Bunda elbette bir yanlışlık yok, ancak yazını bir “psikanaliz” seansı kolaycılığına dönüştürmekten alıkoyan şeyin “yazınsallık” olduğu gerçeğini unutmamak gerekiyor. Dönüp dolaşıp dilin serüveniyle buluştuğumuz yer bu olmalı mutlaka.
Yeniden kendi öykü dünyama dönmek istiyorum. Evet, soru sormayı seviyorum sanırım. Sorular sormayı, anlamı sorgulamayı seviyorum. Öyküden ille bir beklentim varsa şayet, öykü bitiminde bu
soruların bellekte ve bir süre için yolculuğunu sürdürmesiyle ilgili olabilir. Dahası benzer soruların üretilmesi, yaşanılan anın yeniden yeniden gözden geçirilmesi beklentimi fazlasıyla karşılar çünkü. Günümüz öykücüsünün, okuru hemen yarım metre karşısında tuttuğunu iyi biliyorum. Kısık sesli anlatılanlar Binbir Gece Masalları değil belki ama bir o kadar işlevsel. En güzeli de bir o kadar da uyku kaçırıcı olmaları! Sonuçta, benzeri yaşamların sığ sularında gezindiren, baştan çıkarıcı ufuklarına davetiye
çıkartan, geçmişin tatlı anılarında yelken bastırtan günümüz öyküsü, beklenmedik satır başları ya da paragraflarla aynı umman içinde kaybolmayı da vaat edebiliyor!
Sonuç olarak, öyküyü – ya da tüm yazın türlerini- yaşamı bir kez daha anlamlandırmaya, sorgulamaya kısacası yorumlamaya davetiye çıkaran bir tür olarak görüyorum. Günümüzün öykü yazarları, o tedirgin, fazlasıyla kararsız, karmaşasını davranışlarında gizleyen, küçük işaretlerden büyük sonuçlar çıkarmaya hazır ama büyük felaketler karşısında giderek küçülüp kabuğuna çekilmekten başka bir şey yapamayan tanıdık birinin, bir kez daha adını yineleyeceğim Hamlet’in öyküsünü
yazmaktan geri durmuyorlar. Ne gam! Kim ne derse desin ,öykü kendi yatağında akıyor, kendi deltasını oluşturuyor. Derken, öykücülerin bu kutlu çabaları güzel ürünlere dönüşüp öykü severlerle buluşuyor. Elbette bu süreç yazı ya da insan varoldukça sürecek. İnsan sanatı, sanat ise soruları vaz geçilmez kılıyor çünkü.
Aklımıza hemen geliveren bir kaç sorudan neden kaçınalım öyleyse. Kendi adıma, günümüz öyküsüne ilk cümleyi yazdırdığına kesinlikle inandığım bu sorular belki de yazı yazmanın gizine de biraz olsun yaklaşmamıza yardımcı olabilir:
Yoksa insan bir öyküler toplamı mıdır?
Bir duygu ya da olayı öyküye dönüştüren dilin sınırları nereye kadar zorlanabilir?
Şiirin, resmin, müziğin, heykelin.. kısaca sanatın öyküsü neden devlet kitaplıklarının korku öyküleri raflarında yer bulmaktadır?
Öyküyle buluşma anlarını sıklaştırmak için kendi öykülerimizden ne kadar vazgeçebiliriz?
Bir metni öyküye dönüştüren sihir, kalemin ucunda mı, yoksa tepesindeki silgide mi gizli?
Ve son olarak,
Evet, bütün bu soruların yanıtlarına , kapısını aralayacağım yepyeni bir öyküde ulaşabilir miyim gerçekten?

Teşekkür ederim.


(Kıbrıs, Doğu Akdeniz Öykü Günleri, bildiri/ 2OO1)













03.02.2008
2845






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.