Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Sıradan Tom Sıradışı Harry'e Karşı




Hemen söyleyeyim, bir tepki yazısı değil bu. Bizim çocukluğumuzun öznel değerlerine sarılıp günün parlak göstergelerini aşağılama çabası da değil! Öyleyse, böylesi bir başlıkla yazmaya zorlayan “gerekçe” ne olabilir? Belki tüm diğer yazılardaki gibi yalnızca bir durum tespiti. Tribünde oturmanın kolaylığıyla sahaya laf yetiştirme ayrıcalığı diye de nitelendirilebilir! Yine de, ola ki bir tartışma zemini yakalarım ve böylelikle haddimizin bizi getirip bıraktığı noktayı öğrenirim diye bir umudum da var elbette. Yoksa , geçmişin şu sözünü ettiğim, dahası yüklenip getirdiğim tüm değerlerini gömmek için köşe bucak kazacak toprak aranmaya başlayabilirim. Ne var ki, bunu denemeyeceğim.
Sıradan Tom dediğim, çoktan tahmin ettiniz Tom Sawyer! Mark Twain’in, henüz birer ufaklıkken her birimizi zehirlediği o muhteşem kitapçık. Sıra dışı Harry ise günümüzde bir yıldız gibi parlayan, tepemizde şimşek gibi çakıp sönen görkemli Harry Potter. Kimse kimseye karşı değil aslında, benim yaptığım durumsal olarak bir geçmişe gönderme girişimi yalnızca. Tabii, bu kitapları, daha doğrusu bu kitap kahramanlarını da birer simge olarak aldım. Parantez açıp adları çoğaltabilirsiniz. (Parantez açıp Tom’un çetesini şöyle hızlıca bir gözden geçirdim ve yadırgatıcı bir durumla karşılaşmadım; oysa Harry’ın çetesinde, aralarında örneğin Matrix karakterlerinin de yer aldığı, yetişkin kahramanların olduğunu üzülerek gördüm)
İlk tespitim bununla ilgili işte: Çocuk yazını yalnızca çocuklar için yazılan yapıtlar mı olmalıdır başlıklı tartışmanın da ötesinde, yazılanların ya da uyarlananların gerçekten de şu çocuk adı verilen ulusun dikkate alınarak kaleme alınmış olması. Harry Porter’ın çocuklar gözetilerek yazılmamış olduğunu kimse söyleyemez belki ama, bu arada gözden kaçmakta olan çocukluk tanımından ve bunun hızla yetişkinlik kavramıyla yer değiştirmesinden kim sorumlu olacak dersiniz? Hayatın ta kendisi, deyip işin içinden sıyrılalım bence, çünkü bu en akla yatkını ve en kolayı. Dahası; masal dünyalarını yitirdiler, fazla gerçekçi oldular benzeri serzenişler için de esaslı bir yanıt gizli bu cümlede. Bu noktadaki küçük itirazımız ise şu olabilir belki: Yitirilen şey masal dünyası mı yalnızca? Yaşadığımız her anlamdaki kirlenmeden düşlerin de payına düşeni aldığını görmüyor muyuz? Artık aklınıza gelebilecek her şey için bir durum yaratmak, seans ayarlamak ve ödemede bulunmak zorundayız. Masalın de öncelikle “programlanmaya” gereksinimi var ve düş kurmak için “saat açtırmak” zorundasınız! Oldu olacak, daha keskin olalım: Hayatın zor, çetrefilli ve yalnızca yarış ve başarıdan ibaret olduğunu düşünen kimi ana babaların yol göstericiliğinde, masalları, düşleri dışlayarak, sözüm ona gerçekçi bir neslin tohumlarını atmak için elimizden ne gelirse yapmakta olduğumuzu inkar edebilir misiniz? Sonuç olarak, Harry Porter ödenen bir diyet belki de. Evet, yemeklerden sonra iki komprime “düşleme”. Yemeklerden sonra, test çözümlerinden önce! İşin burasında gerçekleştirilen seçimlerin ise , yine günün eğilimleri çerçevesinde belirlenmesi başka bir yazı konusu. Sahi, şu yemekle test arası molasında Define Adası’na uğrayan çocuk kaldı mı acaba?
Asıl sorun ise düşlemenin bizatihi kendisiyle ilgili. Hayat zorlaştıkça çıta yükseliyor. Daha çok başarı, daha fazla bonus kaçınılmaz oluyor bu nedenle. Sıradan, hemen mahalle aralarında geçen öyküler tek sözcükle kesmiyor bu nedenle. Pal Sokağı’nı, bırakalım çocukları hangi ana baba hatırlıyor acaba? Günün kahramanları karşı karşıya kaldığımız dünyaya yakışmalı elbette! Sıradan Tom’un tatlı “haşarılıklarına” günümüz çocukları olmayan bıyıklarının altından gülüyor bu nedenle. Küçük maceralar, şüpheli yabancılar, büyükleri merakta bırakan gözden ırak seyahatler... eski ve siyah beyaz bir filmin bıkkınlığını barındırıyor belki de. Sıradan hayatlar içerisine sığdırılabilecek olağanüstülükler, yerini bire bir sunulan olağan dışılıklara bırakıyor. Ortalığı bir anda üstün insanlar, uçan canavarlar, kediye dönüşen öğretmenler vs... kaplıyor. Sıradanlığın içindeki “mucizenin” terk edilmesiyle, çocukluğun içi boş bir giysi gibi ortalık yerde bırakılması arasında hiç bir fark yok oysa. Bu duruma, günün parlak sözlerinden birini yineleyerek, içimizdeki çocuğu katlayıp rafa kaldırmak da diyebiliriz örneğin. Masumiyet eski eşyalarla birlikte çatı katına gönderilmiştir çoktan: Sonuç, evde ikisi ana baba olmak üzere, birlikte yaşayan dört yetişkin insan! Sıradan olan her şey hayatımızdan el etek çekmektedir ve bu gidişle bizi kesecek öykülerin daha sıkı dozlarla, daha bayıltıcı bileşimlerle karşımıza çıkması neredeyse bir zorunluluktur. Rafa kaldırılan yalnızca çocukluk, masumiyet, sevimlilik, düş gücü, masalın esin perisi... değildir artık. Ölen şey hayatın bizzat büyüsüdür!
Oysa çağdaş büyücü öyküleriyle çıkıyorlar karşımıza. Daha büyük, daha gizemli , daha “şoklayıcı” manzaralarla çocukların düş dünyasını hızla çölleştiriyorlar. Dışarıda bekleyen hayat böyle bir şey çünkü ve bu masalın da gizli öğretisi bu belki de: Hazır ol! Hep bir sonrasına, testlere, sınavlara, koparıp almaya, ezip geçmeye, mutlak başarıya... Hazır ol!
Peki ama mutlu musun çocuk?
Bu sorunun yanıtı ise unutulan bir başka çocuğun cebinden çıkan bir iki parçada gizli belki de. Küçük bir gazete kesiği, renkli bir misket, gazoz kapağı ve kullanılmış bir tren bileti!
Çıkılmamış nice yolculuklar için diyebilir miyiz acaba?















03.02.2008
2308






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.