Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Hayatı Değiştirecek Bir Oyun Aranıyor!



Yakın zamana kadar geçerli bir söylemdi, hatırlayacaksınız. Bir roman okuyacak ve hayatınız değişecekti. Sözcüklerin yardımıyla, imgelemin “hareket komutu” aldığı bir durumdur bu. Düş gücü odacıklarında küçük bir sarsıntı yaşanır ve arkası kendiliğinden gelir.
Kitapla okuru arasında kendiliğinden gelişen sessiz bir anlaşmadır yaşanan. Koşulları giderek ağırlaşan hayata kısık sesli de olsa bir baş kaldırma, bir kafa tutma durumudur bu. Sonunda kendi iç sularınızda gerçekleşen bu hareketlenme olaylara, kişilere, durumlara bakışınızı elbette değiştirecektir. Çünkü siz buna hazırsınızdır ve daha da güzeli, kitabın “kudreti” bunu sağlamaya yeterlidir. Yazının safiyetine, içtenliğine ve önerdiklerine kendiliğinden bir katılma belki. Sonuç olarak, bir kitap okursunuz ve zaten değişmeye hazır bir biçimde elinde bavuluyla kapıda beklemekte olan saklı kimliğiniz, yeni bir coğrafyada yeni bir yolculuk başlatır.
Bunu sanatın gücüyle de açıklamak mümkün elbette. Görmek, izlemek, okumak, katılmak, yeniden yorumlamak, tartışmak ve değişmek...insan olmanın güzel ayrıcalıklarından biri. İnsanoğlu, yazının bu tılsımlı, dahası kıskanılabilir havasına, sanat evrenindeki diğer gezegenlerin de sahip olduğunu düşlemek istiyor. Tiyatronun, tarifi gereği bu en yaşlı sanatın içinde böyle bir gizil güç barındırmadığını kim söyleyebilir peki? Ortak duyguda buluşma anlarının tuhaf kimyasını var edip ortaya çıkaran bir laboratuardır tiyatro. Aşkın, nefretin, soylu davranışın, korkaklığın, kahramanlığın, onurun ve elbette onursuzluğun en yetkin, en çarpıcı tanımlarına sahne aracılığıyla tanık olmuştur insanoğlu. “Olmanın ya da olmamanın” ikileminde kendisini masaya yatırmış; “kimim ben” diye ısrarla sormaktan kaçınmamıştır. Bu ve benzeri varoluşsal soruları tespih taneleri gibi ardı ardına sıralamış ve o kendine has bir koku barındıran “tapınaklardan” her zaman için değişerek çıkmıştır.

Kitaplarla tiyatroyu buluşturan sihirli sözcük “sözcüğün” ta kendisi aslında. Başlangıçta söz vardı çünkü.İnsan sözü evcilleştirdi, yoğurdu, biçimlendirdi ve bir daha bir daha yineledi. Yeryüzünde yeni bir öykü anlatmak, bu güne değin anlatılmış o güzel öykülere bir yenisini katmak mümkün değil belki, ama iş öyküyü ustalıklı ve “inandırıcı” bir biçimde anlatabilmeye gelip dayanmıyor mu acaba?
Olay çıkaran, gürültü koparan yeni romanlarda bu ustalığın ipuçlarına rastlıyoruz. İnsanoğlu “ikna olmak” istiyor ve sözün ehilleri bunu hakkıyla yerine getiriyorlar. Ne ki; sahnelerde de olmasını beklediğimiz bu inandırıcılık, bu “ikna” etme yetisi giderek hız kesiyor sanki. Büyüsünü yitiren bir şeyler var ve bunun öncülüğünü “inanç yitimi” yapıyor. Sahneden güçlü, tok bir sesin salona yansımadığını fark edip üzülüyoruz. Salonda ise, zaten eski bir alışkanlığı ısrarla yineleyenlerin son bir gayretiyle karşı karşıyayız!

Çelişkiler barındıran bir durum bu aslında. Yazdıklarımı yalanlayan şeylerin beni huzursuz etmesini istiyorum bu noktada. Sanatla, yani estetik bir dille, farklı bir söylemle buluşmayı seçmiş insanların yazarıyla, yönetmeniyle ve elbette oyuncusuyla böyle bir sorun yaşamadığını düşünmek istiyorum. Çünkü başkalarının “estetik zeminini çalkalamakla” görevlendirilmiş kişilerin yaptıkları işe sonuna kadar inanmaları, dahası sahip çıkmaları ve ileriye taşımaları gerektiğini düşünüyorum. Kendini geliştirmeyen, çoğaltmayan bir sanatçının yeni, büyük ve değiştiren bir cümlesi olamaz çünkü.
İnancın hemen arkasına takılmayı bekleyen “heyecan” katarı ise çoktan hangara çekileceği günü bekliyor sanki. İnancın, heyecanın, arzu ve parıltının boşalan odacıklarını dolduran yeni ev sahipleri mutlaka var. Günün genel geçer değerleri ile açıklamak fazla kolaycılık olacak belki ama akla zarar bu tespitlerden kim kendini uzak tutabilir ki?
Tiyatroyla ilgili kimi atak, mesnetsiz, kendinden menkul eleştirel söylemlere davetiye çıkaran bu durum, önemli bir “eksikliği” sinesinde barındırıyor belki de. Ciddi bir özeleştirinin tam sırası olduğunu söylemek fazla mı olur peki? Şu meşhur küreselleşme, kendi “ turunu” tamamlayana kadar daha pek çok şeyi süpürüp götürecek anlaşılan. Trolle balık avlamaktan farksız bir durum bu. Büyük cümleler önerilirken arada çok sayıda küçük ama bir o kadar gizemli, doğru ve büyülü cümle de kayboluyor ne yazık ki.
Tiyatro insanını beden olarak, duygu ve düşünce olarak sahneden uzaklaştıran “tehlike” ne olabilir peki? Ürkütücü bir soru bu. Kuru bir düşünce yazısının ötesinde, savlı cümlesi olan bir oyunla yanıtlamak isterdim bunu.
Yine de, bir yazar olarak bile çekinmemek elde değil. İyi de böylesi bir oyun “iş yapmazsa” fatura kime kesilir acaba? Herkesi “göbekten” bağlayan temel sorunsal bir kez daha vizyonda işte!
Sonuç olarak “bir oyun izledim ve hayatım değişti” diyebilecek seyircinin hala gişenin önünde sıraya girmeye hazır olduğuna inanıyorum. Belki de o büyük “mola”nın içindeyiz şu anda. Söylenen nice içi boş cümlenin bir balona dönüşüp gökyüzüne doğru hızla uzaklaştığını görmek istiyoruz.
Önce büyük bir patlama. Ardından ikinci perde zili.
Evet, “değişim” sürüyor! Sanatın o değiştirici büyük cümlesi de.













03.02.2008
2375






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.