Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






park ve bahçeler üstüne bir güzelleme



İmgelem zenginliğine açık bir sözcük: park.

İlk elde akla gelenler: Dinlenme yeri, dinlenme molası, dinlenme konumu.
Giderek, sözcük kendi coğrafyasını büyütüyor sanki: Park etmek, yoğun yaşam temposunda soluklu bir “dinginliğin” ifadesi oluyor. Ben park ediyorum! Bir süre için. Soluğum sıklaştı ve ayaklarımı uzatmak istiyorum... çağrışımı. Anlaşılabilir bir durum bu. Giderek eskiyen, yaşlanan araçlara dönmüyor muyuz? Üstelik belki de onlardan daha şanssız. Bakıma alınmıyoruz çünkü. Sonunda bir hal, bir durum, bir hastalık zorunlu parkın işareti oluyor: Aracımız bir süre için servisten alınmıştır!

Parkın bir imlediği de renklerdir benim için. Kocaman, kendini ağaçlarla taçlandırmış parkları düşünüyorum anlaşılan. Özellikle sonbaharda o seyri doyumsuz olan renk cümbüşü parkları. Her sonbaharda dostlarıma Atatürk Orman Çiftliği’nin içindeki Hayvanat Bahçesi’nde dolanmalarını öneririm. Serinleyen havalarla birlikte miskin burunlarını kışlık bölümlerde saklamayı seven kokmuş bahçe sakinlerini görmek için yapılmış bir öneri değildir bu. Amacım, belki de Ankara’nın en güzel bahçelerinden biri olan Hayvanat Bahçesi’nin sonbaharı hakkını vererek karşılayan şenliğine tanıklık içindir. Bakmayın, ben söyler ben dinlerim aslında. Yıllardır benim de gitmişliğim yoktur hani. Son yıllarda bu şenliğe bir de -tabii sonbaharda- Uludağ’ın yamaçlarındaki koruluklarda rastlamıştım. Yamaçları dolduran ağaçlar doğadaki renkleri tüm cömertliğiyle sunuyordu biz konuklarına . Bu tarifsiz şölene camların ardından bakmak büyük haksızlıktı mutlaka; araçlardan dışarı atladığımızı söylemeye gerek yok.

Renkler ve dinginliğin beyazlığıdır parklar bir de. Dinginlik beyazlıktır ama mutlak kımıltısızlık, hele hele ölüm hiç değildir. Beyazın kendine has minik bir kıpırtısı vardır: Küçük vücut çalımlarını, ölçüleri belirlenmiş bu sahada yapmakla yetinirsiniz. Akşam güneş yüzünüzü yalarken üstüne özensizce kazınmış yazılarıyla nice gençlik aşkına tanıklık etmiş yaşlı bankta şöyle hafifçe kaykılmayı seçersiniz. Eyleme, hayatla didişmeye, günün acımasızlığına sıkı bir direniştir bu. Hayır, belki de ayin. Varlığım tüm kıpırtısızlığa armağan olsun! Güneşin hızla kayması, ardı sıra yerini hafif bir serinliğe bırakması an meselesidir: Yavaşça toparlanırsınız: Sonsuz hesaplaşmanız çoktan bitmiştir. Yüzünüze, o sırada oynanan partiyi kazanmış bir oyuncunun belli belirsiz gururunun ışığı yerleşmiştir. Serçeler ayak diplerinizdeki son buğday tanelerini büyük bir oburlukla atıştırırken banktan doğrulur, belinizi tutar ve vücudunuzu, arkaya doğru hafifçe kaydırarak esnetirsiniz. Bedenin ödülüdür bu. Parktan eve taşıyacağınız huzurun gövdeye yerleştirilmesidir. Dinginliği yüklenmek, bir sonrayı karşılama konusunda hazır ve taze olduğunuzu hissetmektir. Park, ışıkların arasından kayar. Sessizlikle birlikte serinlik ve karanlığın iktidarı çıplak dalların arasına hızla yerleşmektedir: Birden fark edersiniz: Ne kadar yalnızım aslında. Ne kadar korumasızım!
Ah bu güzel duygu varlığınızın tam tarifidir. Bu öğretiyi bizlere bir kez daha sunan parklar ise belki de derslerini kayıtsız izlediğimiz son okullardır!


Park etmek yasaktır.
Lütfen bekleme yapmayınız. (Yanlışın kararlı parkına dikkat!)
Parklar ve Bahçeler Müdürlüğü
Parkları Koruyunuz.

Daha pek çok uyarı levhası metni üretebilirsiniz. Parkın temel çağrışımlarına açık sayısız cümle beynimize park etmiştir çünkü. Çocuk parklarının uçarılığı ile kent merkezlerinde şöyle zorlamayla kondurulmuş üç metreye yedi metrelik belediye kondu parklarının ortak noktası, konuklarına taze soluk duygusunun “halihazırda” hayatta olduğunu hatırlatmakla ilgili olmalıdır. Bir de, çocuklar için kurtarılmış bölgeler bulunduğuna dair bir işaret gizlidir bu görünmeyen uyarılarda: Dikkat! Çocuklar henüz oyun yetilerini yitirmediler! Evet, çocuk parkları kendi çocuklarımızla kendi çocukluğumuzun buluşma alanlarıdır biraz da. Anılar giderek hızla toprak! kaybeden bu yeşil bahçelerde bir kez daha ebeveynlerini hayale sürükleyecek, bu mutlu ve meyus an dilimcikleri ise tıpkı küçülen parklar gibi yitirilen masumiyetler galerisindeki yerlerini sessizce alacaklarıdır. Çocuk parkları vicdan tartılarıdır bundan böyle. Klişe söylemlerle karşı çıktığımız, yalnızca bir “refleks” olarak ifade etmekle yetindiğimiz uygar kent ve yeşil alanlar söylemi; giderek kaybolan, yinelendikçe anlamını yitiren birer sahtekar çığlıklara dönüşecektir. Ayağımızın altındaki kilim çoktan çekip alınmıştır oysa. Çağdaş kentlerin ufkunu süsleyen gökkuşağının renkleri fark ettirmeden hızla terk etmektedir bizleri. Çocuk parklarının sayısı azaldıkça, çocukluğumuza ihanet kaçınılmaz olmaktadır. Geçmişi karalayan bir kuşağın uygar kentlere, yeşil alanlara ve taze soluğa gereksinimi yoktur zaten. İlle de ısrar ederseniz, yakın zamanda marketlerde satışa sunulması beklenen taze hava konservelerini bekleyin. İçindeki havayı ciğerlerinize çektikten sonra boş kutuyu sakın atmayın ayrıca; çocuklar için eğlenceli bir oyuncak olabilir!


Bir de park sözcüğüne ihanetle kullanılan parklar var: Araç çekme parkı gibi. Uygar kentlerin belli ölçütlerinden biri olan yeşil alanlar toplamı ne denli yüz akıysa, çekme araçlarıyla tangır tungur getirilen özel araçların bekletildiği araç parkları ise o denli ilkellik göstergesi olmalı. Öncelikle; bir özel aracın parka çekilmesi ve bu işlemin gerçekleşme biçimi özel hayata, özel mülke müdahale olmuyor mu yoksa? Kol gücünün erk eliyle kullanıldığı bir tuhaf yöntem! Bunu düşünmeye yönelten ise, hukukun üstünlüğü kavramının adresi belirsiz bir parkta sonsuza kadar bekletilebileceği karabasanı belki de.

Karışamıyoruz tabii!
Yasaların karşısında boynumuz bükük. Yine onların, ne tür bir mecradan vücut bulduğu elbette tartışılır. Olansa, güzelim sözcüğe oluyor. Duyanı irkilten o benzersiz sözcüğe!

Park sözcüğünün akıldaki, duygudaki, giderek gıdıklanmayı özlemiş bellekteki çağrışımlar yolculuğu asla bu kadar olamaz. Parkın bir renk olarak yeşile; bir müzik olarak Mahler’e, resim olarak Corot’a durduğu yakınlıktan da söz etmeli. Ne ki; bunun için yazının ötesinde malzemeye de gereksinim var. İmgelemden beklenen yardımın da bir sınırı var çünkü. Rengin, sesin...duyguya katkısının gözle görünür, kulakla duyulur olmasında sayılamayacak kadar çok yarar var. Zaten aksini bir şaire bile inandıramazsınız!

Park , ister istemez içselleştirdiğimiz bir yasağa da kapı aralıyor sanki: Park sözcüğü park bekçisi kavramını kuşkusuz akla getiriyor. Devlet, otorite bu dinginlik alanlarında gizli ya da açık kontrolu da devreye sokuyor sonuç olarak. Ortak kullanım alanlarından yararlanmayla ilgili çizelge: Bakınız, Park Yönetmeliği. Şakası yok, kendisi var. Park ve Bahçeler Müdürlüğü’nden, bin bir güçlükle ele geçirebileceğim bir yönetmeliği yazının bu noktasına eklemek isterdim ama ne kadar gereksiz!

Parkları seviyoruz kısacası. Parka çekilen aracımız değil, bedenimiz olsun istiyoruz. Bir yaz sabahında, giderek hantallaşan gövdelerimizi henüz gün acemisi güneşin sevecenliğine terk etmek dayanılmaz çekici geliyor. Her çeşit güzel düşünceye park olmaya hazır bir beyin, bir bellek, kısacası az kullanılmış odacıklarımız bu konuda işaret bekliyor. Gri kıvrımlar cilalanmış, karanlık odacıkların tozu az önce alınmış çünkü. Belleğimiz ise yeni doğmuş bir bebeğinki kadar, taze ne kelime, az kullanılmış! Her şeyi park etmeye hazır devasa bir boş alan!

Dünyanın en “asude” parkına hoş geldiniz.
Belki de, üstüne böylesine akla zarar bir yazı karalanmış tişörtle fırlamalıyız sokaklara.Derken, karşı konulmaz bir koşma isteği.

Rastlayacağımız ilk parka kadar!









31.01.2008
2624






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.