Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






yaban




Önce ses vardı; sonra gürültü.

Sesi evcilleştirmek insanı uygarlaştırmak mıdır diye soruyor kendisine. Ama, bir başkasına duyuramadıktan sonra kim bilebilir ki bu sorunun yanıtını? Ne ki fısıldamanın bir sonrasını bilmiyor, bağırmanın bir öncesinden habersiz olduğu gibi.

Başka ne olabilirdi ki benden, diye soruyor koyu karanlığa. İletişim için insana dokunmanın bir yolunu bulmak gerek. Sözcüğün ağırlığını, sesin yoğunluğunu ölçmek gerek. Sahi, görülmeyen bir sese yükleyebilir misin gülümsemeni, çirkin bir kahkahaya dönüşmesine izin vermeden elbette!

Dalgaların sesine kulak kabartıyor. Haydi kendi diline çevir duyduklarını. Henüz hayatla öpüşmemiş yepyeni sözcüklerle buluştur onları; ama anlamsızlığa kapı aralamadan yap bunu. Soğutma insanı ve kimseyi uzaklaştırma kendinden. Kıyıya yaklaşan son dalga hadi elimden tut diyor ısrarla; evet, bunu duyduğuna yemin edebilir. Sisiphos’un kız kardeşidir belki de. Yine de bildiği bir şey var, dokunduğun an kaybedeceksin onu. Ummanın arsız bir oyununa tanıklık ettiğini düşünüyor. Uzattığı o kaygan elin milyonlarca yaban kardeşle birlikte dolaştığını iyi biliyor! Ya sıcaklığı nasıl algılayabilirim diyor en yakınındaki parlak yıldıza; biliyorum sana da dokunamam ama tedirginliğimi binlerce yıl ötesinden fark edebilirsin. Öpüşmek zavallı bir aldanıştır belki de; bir külhani kıvraklığıyla aldığın çalıntı öpücüğün kalıcı bir sevdaya dönüşeceğini sandığın anda yanılgıyla buluşursun. Ah, sonrası nasıl hüsrandır! Dalga uzaklaşır, deniz soğur ve mavi karanlığa keser.

İletişimden mi söz ediyorduk peki? İşe yazacağın metnin yükleneceği şiirden başlamalısın mutlaka. Söz dönüp dolaşacak ve doğru adresi bulacaktır. Daha yürekli, daha sakınımsız biri olsaydın bembeyaz bir sayfayla karşılardın dinleyenlerini. Yapacağın doğaçlama sesine tazelik, tonlamana güven yüklerdi ve dilinin ucuna gelen sözcüklerle durmaksızın anlatır anlatırdın. Bir türlü tokalaşamadığın şu dalgadan söz ederdin örneğin; içini ürperten yıldızı, dahası aklından geçenleri okuyan hırçın karanlığı asla unutmazdın. Belki de iki sokak ötende yaşamakta olan _ah o karşılaşmanın, ama asla tanışmamanın güzel ve hınzır oyunu!_ yaşlı dinleyicinin sorusu seni durdurana kadar da hız kesmezdin . Sesin başkalaştırdığı bir kimliğin gelgitinde, zamanı dizginleme endişesi taşımadan sürdürdüğün o cesur atağın bir son durağı olmalıydı çünkü.

“Biliyor musun, sen gövdesiz bir sessin aslında.Ya da şöyle diyelim istersen, gövdeyi yalnızca sesine yüklemiş bir gece kuşu! Çünkü hafifliğin aymazlığıyla, dahası kuytuda kalmış olmanın öfkesiyle konuşuyorsun. Sahi, şu geceye kadar çekici olmayı başarmanın özünde aslında bizi konuşman mı saklı dersin?”

Bu soruyu bekliyordum diye sürdürüyor. Hiç sorulmadı ama hep bekliyordum! Onlar için konuştuğum gibi, yine onlar adına sorabilirim de.Yıldızın önünü kapatan gri bulut cesaretini kırıyor ama sürdürecek bu tek kişilik sohbeti. Herkesin sesi olmak hiçbir şey söylememektir bu yüzden, diyor. Ama kim bir başkasını dinlemek istiyor ki günümüzde? Herkesi değilse bile her birinizi konuşmak isterdim; evet, duymaya çalıştığın cümle bu belki. Bu geceye, bu saate kadar sürdürebildiğin yolculuğun asıl yakıtı! Dinliyor ve reddediyorsun! Aykırı bir sözcüğün söyleneceği anı ısrarla beklemen de bu yüzden. Sakın dizginleme; özgür bırak içinden geçenleri! Geceyi büyüten ilahi gökyüzü kadar kışkırtıcı olmayı bil! Oysa ayinin tamamlanmasını hiç istemiyorsun. Beyaz sayfanın dinginliği sözcükleri de saklıyor. Sesin aymazlığı sükutun kırılganlığını tanımıyor! Yüzleştiğimiz an dilimin kilitleneceğini, gerçeğin zavallı bedenlerimizi un ufak edeceğini iyi biliyorsun. Gerçeğin haykırılmasından çok, yalanın fısıldanması da bu yüzden! Ruhumuzu besleyen ekran masallarının gövdelerimizi uyuşturmasından hiç korkmuyoruz. Yaşamın tanımı bir kez daha yapılıyor ve hiçbir sözcük katılmıyor bu oyuna. Ah, iki şarkı arasına sessizlik koymalısın belki de. Noktaları doldurun adlı oyunun benzeri bir şey olmalı; haydi sessizliği konuşturun! Ama ne söyleyebilirsiniz bilmiyorum. Duymak istemeyen bir ses yeni olan neyi anlatabilir? Sokak bir çığ gibi düşüyor odalarımıza. Sokak yorgunluğu, kabalığı, kalabalığı ve hoyratlığıyla herkesin yaşamını ele geçiriyor. Kapıyı bile isteye aralayan başkası mı peki? Ah, sanki ne çok yoruyoruz beynimizi! Şimdi boşalmanın telaşındayız. Yaşananlar, karşılaşılanlar, konuşulanlar beyaz sayfayı hızla karalıyor. Güne yabancılaşmanın şaşkınlığı bir sonraki günün sarsak hazırlığıyla yer değiştiriyor. Pili çoktan iflas etmiş oyuncak bebeklere dönüştük sonunda. Koyu bir yalnızlık onurumuzu cilalıyor ama bunu kiminle paylaşabiliriz sahi! Hayat elimize dokunmuyor; ummanın oyunu yalan dalgalarla sürüyor ve uzak bir yıldızın şımarık kahkahasında savrulup gidiyoruz.

Belki de bütün bunları anlatmalıyım onlara; ilk işiniz kendi sesinizi bulmak olsun diye bağırmalıyım. Kendi sesiniz, kendi alışkanlıklarınız, kendi güzellikleriniz, kendi karşılaşmalarınız... Birden oturduğunuz yerden kalkıyor ve sesimi boğuyorsunuz; evet, ilk yaptığınız şey bu oluyor. Hemen ardından siz konuşmaya başlıyorsunuz! Hepsi bu kadar işte; ama önce yarım bıraktığım cümleyi tamamlayın lütfen. Arkası gelecektir!

“Herkesi kandırmaya devam ediyorsun.”, diyor iki sokak ötemdeki. “Gövdesiz bir ses olduğunu düşünmüştüm ancak sahtekar olabileceğin hiç aklıma gelmemişti. Az önce tanımladığın insanın, yarım bırakacağın bir cümleyi tamamlayacağını düşünmen sahtekarlık değilse bile başlı başına bir ahmaklık kanımca...”

Ona yanıt vermeyeceğim ,diyor. Bunu yapmayacağım, zaten o hiç olmayan biri!
Yemin ederim, yarım bir cümleyle asla işi olmayacaktır! Karşı çıkışları yalnızca bir refleks! Ölüm anında göstereceği direncin provasını benim sesimde gerçekleştiriyor. İzin vermeyeceğim buna. Sokağın sesiyle yetinmeyi öğrenmeli. Herkes gibi!

Gün ışıyor sonunda. Denizin sakinleştiğini görüyor. Dalgalar yorulup oyunu terk ettiler anlaşılan. Işığın gücü günü yönlendiriyor; her zaman böyle olmaz mı? Güneş tek hükümranı evrenin ve sonsuz bir kamaşma önce gözleri sonra düşünceleri ele geçiriyor.



Susmalıyım bu yüzden diyor. Program süresi bu kadarına el veriyor zaten. Küfrün, kavganın, inatlaşmanın ama ille de tutkunun egemen olduğu bir programın daha sonuna geldik sevgili dinleyenler demeliyim belki de. Bana kulak vermekten vazgeçtiğiniz gün kendi sesimle buluşacağım. Bu tahakküm nasıl da öldürüyor beni! Ne ki bildiğim bir şey var, sesimi duymadığınız gün az önce tanımladığım ışık dolu sabahla asla selamlaşamayacaksınız. Önce ses var bu yüzden. Ben sesle gürültünün arasına sözü yerleştiriyorum; tek yaptığım bu. Soluğumu ilk sözcük için esirgiyorum, ardından ağız dolusu boşaltıyorum:

“Merhaba!”

Bir an susup bekliyor. İki sokak öteden bir ses gelmiyor. Gün ışığı tüm haneleri ele geçirmiş olmalı. Ardından cılız sesine daha bir yükleniyor. Sesi özgürlükle buluşmuş bir yaban şimdi. Her biri bir sonrakini doğuruyor. Sözcükler yaşamı bir kez daha kuşatırken gözlerini kapatıyor.









31.01.2008
2340






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.