Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Tanığım: Mektuplar!





5

Harold Ramis’in oldukça eğlenceli bir filmidir “Bugün Aslında Dündü”.( Groundhog Day) Zamansızlığın, dahası seçilmiş bir zaman dilimine takılıp kalmanın hoş bir alegorisi olarak da izlenebilir. Bu keyifli komediyi kendi hayatınızla buluşturduğunuz anda ise ortaya çıkabilecek trajedinin sonuçlarını iliklerinize kadar hissedersiniz! Düşünün bir; her sabah aynı güne uyanıyor ve asla akmayan zaman aralığının içinden dışarı taşmak için umutsuzca çırpınıyorsunuz! Zamanın yeniden yeniden başa sarması ölümsüzlük düşüncesine de kapı aralayan bir hoşluk barındırıyor belki ama tekdüze olmakta ısrarcı, renkler ve yenilikler içermeyen bir hayatın cazibesi, derinlemesine düşünüldüğünde ölmekten de beter gelecektir, inanın.
Foça’da sahilde bir gezi yapıyoruz; köpekler, kediler ve hemen ufkumuzda bizlere eşlik eden her daim aç martı sürüsüyle. Hayata biraz da onların gözleriyle baktığınızda kış karanlığını yüklenmiş denizin, yağıp yağmama arasında kararsız kalmış yağmur bulutlarının ve uzak kayaların aslında size yaşamanın ağır bir yük olduğunu hatırlatan bir yan barındırdığını fark ediyorsunuz. Zaman mitolojiden şiire, yazın dünyasının en büyük esin kaynağı. Yalnızca yazının mı peki? Felsefeden ekonomiye, modadan alışkanlıklara uzanan koca bir yelpaze açabilirsiniz bu konuda. Tarih, kayda düşme talihsizliğinden kurtulamamış zamanın ta kendisi aslında. Bu tuhaf dökümün belleğimize ikide bir kaktığı tek gerçek ise şu: Ey insan, inanması güç belki ama bütün bu geçmiş sana ait; bundan öte temkinli olman utancını ne ölçüde azaltır, bilmem! Öyle değil mi gerçekten? Temkin parantezine dahil edebileceğiniz yoksunlukların, savaş ve kıyımların hiçbir konuda işe yaramadığını görüyorsunuz ve içiniz acıyor. Sonuç olarak sizi yaralayan bu olgunun bir biçimde yine şiirle, mitolojiyle kısacası estetize edilmiş çığlıkla buluştuğunu görmek ise açıklama yapmada yaya kalacağımız asıl alan.
Foça’ya hani bir günlüğüne bile konuk olmanın insanda nasıl bir duyguya karşılık geldiğini çok merak ediyorum bu nedenle. Ufka doğrultulmuş bir bakışa gizlenen düşüncenin, haz alanlarının da ötesinde ne türden sorulara yanıt vereceğini öğrenmek istiyorum. Sahi, bir başka yere, ülkeye, kültüre tanıklık etmek bir insan için neden çekicidir? Kanımca, bu konuyla ilgili olarak insanoğlunun kafasını kurcalayan temel soru farklı hayatların yine o farklı coğrafyayla kurabildiği uyumun kimyasına nüfuz etmekle ilgili. Kutupta bizi donduracak soğuğun bir eskimo için bir şey ifade etmemesi şaşırtıcı değil midir? Aslında bu düşünce silsilesi insanın diğer insanlarla kurduğu ilişkiye kadar gelip dayanan bir süreç. Foça’da dolaşan özgür köpeklerin, arsız kedilerin, delişmen martıların bile eninde sonunda böylesi bir uyum sorunuyla karşı karşıya olduğunu anlamak için gözlemci olmaya da gerek kalmıyor.
Foça’da kış mevsiminde kişiyi tefekküre yönlendiren tek olgu erken kararan gökyüzü, sert esinti ve giderek büyüyen dalgalar değildir. Tefekkür paylaşmayı, paylaşmak ise insana özgü alışkanlıkları bir kez daha hayata geçirme dürtüsüne iş başı yaptıracaktır. Alışkanlıklar belleğin nöbetçisidir. Bellek ise biriktirdiklerini kayda geçirir ve bizlere insan olduğumuzu hatırlatır. Biriktirmenin ve paylaşmanın yazınsal karşılığı ise mektuptur kanımca. Özlemden gözleme! birer hoşluklar menkıbesine dönüşen o güzel mektuplar ne yazık ki kan çekilmesi gibi hayatımızdan hızla çekildiler.
Bu nedenle başlıktaki Foça mektubu aldatmacasına bakmayın siz. Mektup yalnızlaşma elementlerinin tavan yaptığı eksik hayatlarımızda belki artık bir ritüel bile değil. Oysa, o nice kirli sarı sayfalar toplumsal belleğin mahrem hazinesidir. Kimi aydın işi mektupların bir çeşit vakanüvis olduğunu söylemek de mümkün bu yüzden. Türk ve Dünya Edebiyatı yazınsal bir tür olarak benimsediği mektupların seçkin, güzel örnekleriyle doludur. Bizden Sabahattin Eyüboğlu ile Tanpınar’ın, Azra Erhat ile Halikarnas Balıkçısı’nın, Kemal Tahir’le Nazım Hikmet’in, Ferit Edgü’yle Tezer Özlü’nün karşılıklı yazışmaları ilk akla gelen örnekler arasında sıralanabilir. Stefan Zweig’in Hermann Hesse’den tutun da Rilke’ye değin pek çok yazı erbabıyla yazışmaları, ya da Virginia Woolf’un Vita Sackville ile coşkulu mektup trafiği kolaylıkla ulaşılabilecek örnekler arasındadır.
Şu sıralarda bir kez daha göz gezdirdiğim Memet Baydur Adalet Ağaoğlu mektuplaşmalarıysa*, aslında yukarıda sıraladığım kimi soruların karşılığını satır aralarında okuruna cömertçe sunan yazışmalar toplamı. Bir başka okur için durum farklı olur muydu bilmem ama bu yazışmalarda sanki yazarlardan biriyle daha bir buluşuyor, dahası farkında olmadan taraf oluyorsunuz. Takım tutmaya benzer bir durum da değil bu; ille bir yanıt aranacaksa empati ile açıklanabilir. Belki yakınlığın özünde o yazarın yazdıklarından süzdüğünüz ortak dünya duygusu sizi kendiliğinden yazı sahibinin yanına çekip alıyor.
Baydur, yazarak soru üreten bir yazar aslında. Yazdıklarını, bilinç akışı tekniğiyle kaleme alınmış usta bir anlatı diye değerlendirmeniz bile olanaklı. Ne ki, sorulardan soru üreten zihnin bir noktadan sonra aslında bunu bir reflekse dönüştürdüğünü fark ediyorsunuz. Baydur kendisini de başkalarını da yorarak yaşamış biri. O kısa ama yoğun yaşam dünyayı olabildiğince içine almaya çalışan, hoşlukları kendi evreninde toplamayı iş edinen bir kişiye ait. Bu tespit bir de şöyle ifade edilebilir sanki: Baydur büyük tıkınma telaşındaki aydın tipolojisi için ideal bir örnek. Sinemayla, müzikle, kitapla beslenen bir yaşamın güzel telaşı dumana alkole teşne o savruk yaşama her daim kılavuzluk etmiş. Böylesi bir yaşamı tek boyutlu diye nitelemek haksızlık olur elbette. Çok gerekliyse, sorgulamaya ara vermeyen bir beynin hayatla kurduğu yorucu bir oyun diye tanımlayabiliriz belki. Yazdıklarının pek çoğu (oyunları ve öyküleri dışında) okurla buluşmamış belli; ancak, bu bile bir yazısında da değindiği gibi kişisel tercihi sanki. Doğallığı şaşırtıyor en çok; işte düpedüz özgüvenle açıklanabilecek bir durum. Adalet Ağaoğlu’nun yazdıkları ise daha formel; dahası hayatı bir parça da kaleme aldıkları üstünden tarif ediyor sanki. Ağaoğlu’nun onun düşünceleriyle ilgili eleştirilerinde de açığa çıkıyor bu durum. Yazdıklarında diyor Ağaoğlu, okuduklarının, dinlediklerinin, izlediklerinin karşılığı var sanki. Bundan daha doğal ne olabilir diye düşündüren bir saptama aslında. Tüm bunlardan yeni sorular üretebiliyor musun, mesele burada. Bir aydının kendini sürekli “yarı aydın” hissetmesiyle ilgili bir tedirginlik nasıl açıklanabilir peki? Sanırım insanı rahat bırakmayan bu duygu sonunda bireyi daha “aç”, daha doyumsuz” kılıyor. Baydur’un hayatına yazık hayat denebilir mi? Hayır! Yaşananların, üretilenlerin ne denli karşılığı alınmış ki bu güne kadar! Kendi seçimini kendi güzelleştirmiş bir hayata yazık hayat denemez. Bilinçli bir varoluş modeli bu. Kendi hayatını kendi ülkesi kılmış sonuçta. Dünyanın herhangi bir yerinde, bir aydının yaşayabileceği her türden sorumluluk ve tedirginlikle donatmış ülkesini. Yine de defterler dolusu yazdıklarına göz atmak isterdim.
Köpek, kedi ve martıların eşliğinde Büyük Deniz’e kadar gidiyor, sonra da dönüyoruz. Yürüyüşün sonuna doğru dört ayaklı dostlarım değil ama kanatlılar sabırsız; uçup uzaklaşıyorlar. Belki de gezinti keyfinden öte sorunları var, açlık gibi! Kedi ve köpeklerin karınları hayvan dostları tarafından bir biçimde doyuruluyor çünkü. Aklımdaki sorunu düşünmeyi sürdürüyorum bu arada: Mektubun yerini alan sessizlik, sosyal medya denilen yeni olgunun çığlığıyla tacize uğrayıp zedeleniyor belki ama, söz konusu çığlık mektup sonrasındaki boşluğu asla doldurmuyor. Günümüzde bu güzel geleneğin rafa kaldırılmış olmasını kabullenmek özellikle bizim kuşak için nasıl zor! O büyük yalnızlığa dur demek için bir şeyler yapmak hâlâ olanaklı aslında. Örneğin, insanın kendi kendisine mektup yazmasının yalnızca hoş bir şaka olduğunu düşünmüyorum. Günümüzde bireyin şu kendi kendine gerçekleştirmeyi alışkanlığa dönüştürdüğü edimlerinin sayısı giderek artıyor ve bu olgu bireyin yalnızlığını daha bir belirgin biçimde ortaya çıkarıyor. Bir spor dalından, tenisten örnek vererek güçlendirelim bu savı. Yalnızlaştıkça tenisi bile bir yerden sonra tek başınıza oynuyorsunuz; bakmayın onu da kurallara bağlayıp skuaş diye adlandırdıklarına. Sonuçta oyun, insan ve duvar arasındaki o duygusuz döngüyle neticeleniyor. Yapılacak şey basit aslında; şu tek kişilik oyundan vazgeçip tenisin güzel paslaşmasıyla bir kez daha kucaklaşabilecek kadar yürekli davranmak. İnanın, bu konuda ikinci bir meraklı belki de kapının hemen arkasında sizden gelecek bir küçük çağrıyı bekliyordur.

Bugün Aslında Dündü; belki de kendi gerçeğimizin bir ifadesi olarak da karşılıyor bizi. Zamanın söz dinlemez kimliğini dizginleyecek temel enerjinin insanda olduğunu biliyorsak şu “ayak sürçmeyi de” bir biçimde önleyebiliriz. Çocuk yaşlarda pek çoğumuzun güzel bir alışkanlık olarak benimsediği, ne ki sonrasına taşıyamadığı “sevgili günlük”lerin, aslında çocukça değil yeterince olgunca bir çaba olduğuna inanmakla işe başlamak en doğrusu olacak.
Hava iyiden iyiye kararırken eve dönüyoruz. Mahallemizin kuyruklu sakinlerinin dilleri dışarıda; gözleri fıldır fıldır! Evet, onlar da bu eğlenceli gezinin arkasından yiyecek bulma telaşına düşecekler birazdan.
Çünkü onların en az benim kadar iyi bildiği bir gerçek var: Bugünlerin yalnızca dün olarak kaldığı bir zaman diliminde hiçbir varlık koca gövdesini bir sonraya taşıyamayacak.
Tanığım o samimi mektuplardır; yineleyeyim istedim!
…………………..


*Mektuplaşmalar: Memet Baydur, Adalet Ağaoğlu; İletişim Yay.,2005








03.04.2013
2303






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.