Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






Foça Mektubu




İnsan mekan buluşmasının güzel sonuçlarını sanatın farklı disiplinlerinde izlemenin benzersiz bir keyfi vardır. Fernando Pessoa’nın şiirlerinde gizlenen derinlik Lizbon’un ara sokaklarında okurunun karşısına ansızın çıkacaktır. Van Gogh’un, üstünde kargaların gezindiği buğday tarlaları ya da şaşırtıcı portreleri, sıradan yaşamın barındırdığı görünmez renklerin Anvers’teki karşılığıdır. Joyce’un romanlarının kahramanı Stephen Dedalus okurunu Dublin’de gün boyu dolaştırırken bacaklarınızı değil zihninizi yormayı hedef alır.
Ege esintisi eşliğinde üretilmiş edebi metinlerin yazınsal karşılığı için de fazlasıyla kişi ya da mekan adı sıralamak olası elbette. Ne ki, böylesi bir yolculuk insanın dışında kalan başka esin kaynaklarına uğrama şansı da tanıyor meraklısına. Niyete bakan bir durumdur kısacası; isteğiniz sizi kısa sürede hazlar coğrafyasındaki farklı ürünle karşılaştırmaya hazırdır! Şiirden, resimden, yontu ya da müzikten baş aldığınızda farklı güzelliklerin de kendilerini dile getirmekle ilgili olarak sıra beklemekte olduklarını fark edebilirsiniz. Yaşanılan yöreleri, yer aldıkları kültürlerde varlığını sürdürmekte olan alışkanlıklarından izlemekte sayısız yarar vardır aslında. Foça’yı çepeçevre saran alçak gönüllü tepelerin bir zamanlar bağlara ev sahipliği yaptığını biraz da o eski, iyiden iyiye sararmış sepya fotoğrafların tanıklığı aracılığıyla öğrenirsiniz. Belgeler, anlatılar, hatıralar çok da geçmişte kalmayan bir yaşanmışlığın bellek tazelemesine yardımcı olacaklardır.
İnsanın öyküsüne başlangıcından bu yana eşlik eden iki vefalı üründen biri üzümse diğeri de elbette zeytindir. Esrikliğin şairane yükselişini birincisiyle gerçekleştirirseniz, yaşamsallığın devamıyla ilgili her türden derde karşılık gelen dermanı da diğerinde bulursunuz. Zeytin bilge bir ağaçtır. Uzun ömrü zamanın tortusunu koca gövdesinde dinlendirmiş ve öğretisini kemikleştirmiştir. Ağacıyla, ürünüyle çok amaçlı bir kimliğe karşılık gelmesi ise insan evladının hüneridir. Savaştan barışa, geçmişten geleceğe sıkı bir eşlikçidir zeytinin çilekeş gövdesi. Dalından küçük bir parçası barışı simgelemeye yeterlidir; ne ki, masum dalının hemen ucundaki zeytinden çıkarılan yağ savaş zamanında kazanlarda kaynatıldığında düşmanın canını yakma suretiyle benzersiz bir savunma aracına dönüşür. Zeytin, beş duyuyla da kolay ilişki kurar: Alçak tepeleri boydan boya ele geçiren savruk dalları Ege’nin görsel karakteristiğidir. Vazgeçilmez lezzeti ve besinsel değeri dil üstünde iki bin yıllık bir alışkanlığa dönüşmüştür. Kendine has rayihası meraklı bir buruna çok uzaktan erken bir çağrı çıkartır. Kulak verilmesi elzem derin sessizliği ise ağırbaşlı bilgeliğine saygıyla açıklanmalıdır.
Bu güzellemenin sonsuz açılımı olmalı mutlaka. Ama derdimiz ne bağcıyı dövmek ne de zeytinciyi küstürmek olsun. Her insan bir ülke, her mekan ise bir kimliktir çünkü. Almak istediğinizde size doğru uzanan bir ağaç gövdesinden nice öyküler derlenebileceğini kulağınıza yine bir ağacın ulu gövdesi fısıldayacaktır.
Bu noktada Ege duygusunun rotasını şimdilik kaydıyla bir başka alana taşıyalım: Büyük yolculuğumuz hayatın bizi çekip götürdüğü yere doğru mudur dersiniz? Belki de hayat, arzularımızın peşi sıra sürüklenip duran bir zavallı köledir, kim bilebilir! Aslında bu sorular yumağı felsefenin, dahası sanatın ( ikisinin yolu ne de güzel buluşur) bizi getirip bıraktığı bir yol ağzıdır. Başlangıçtan bu güne heybemizde taşıdığımız tüm değerler, günün birinde yorgunluk emareleri gösteren bir metalin bıkkınlığıyla yakamızdan düşmenin işaretini verirler. Doğanın soyluluğu biraz da sürdüre geldiği inatçılığıyla açıklanmalı bu yüzden. Kültürün temel göstergeleri, içinde yer aldığımız bölgenin bize sunduklarıyla sınırlı değildir. İnsan değiştirir, dönüştürür ve yepyeni tariflerle varoluşunu zenginleştirir.
Ege’nin zihnimizi, dahası duygularımızı rahat bırakmayan coğrafyası, biraz da insanın serüvenine yoldaşlık etmiş bir bölgenin ayrıcalığını taşıyor. Sözünü ettiğimiz iki ürünün gizemi ve gücüyle bizleri yeniden buluşturan şey ise hayatın sürekliliği olmalı. Sonuç olarak esriklikle kıvraklığın, düş gücüyle zorlu hakikatin doğadaki özeti diye de tanımlayabiliriz onları.
Foça’da da yaşamsallığıyla insanın tarihine ayak uydurmayı başarmış yüzlerce, binlerce zeytin gövdesi var. Bundan daha doğal ne olabilir? Göç ettiğim yörede sıklıkla karşıma çıkan ve burun buruna geldiğinizde sizi serseme çeviren mahşerin o dört atlısının ( iğde, ıhlamur, akasya, atkestanesi) bıraktığı boşluğu bu kez tüm yalınlığı ve görkemiyle tek bir gövde alıvermiştir: Öyleyse merhaba zeytin ağacı! İmgeyle, (ah, o güzel eski Türkçemin tahayyül etmek diye yerinden parmak kaldırdığı) düşlemlemeyle, dahası düpedüz düşünmeyle ilişkilendirebileceğiniz bir durumla karşı karşıyayızdır artık. Duymayı bilenler için o ulu gövdeler ne çok şey fısıldarlar! Öyle ya, belki onlar da bu toprakların acılı öyküsüne bire bir tanıklık ettiler. Göçebe insanın kalıcı olamayacağını bile bile ölümsüzlüğe adadığı serüvenine ayna tuttular. Suretlerini çilekeş gövdelerine nakışladılar ve gizli fısıltılarla, haykırışlarla bezediler bütün bu anlatıları. Göçebeliğin, avareliğin, tutunma çabasının, yer edinme ısrarının, iktidar olma özleminin ilk elden gözlemcisi kesildiler ve kaydettiler belleklerine. O koca, o ağırbaşlı ve o gururlu gövdelere bakınırken söz ettiğimiz ezberin üstünden bir kez daha geçmek gerekiyor sanki. Aksi hâl, yani duyarsız davranış yine bunca öğretinin inkârı olur çünkü.

Ege kültürünün ayrılmaz parçası zeytinyağı olgusunun kendi iç yolculuğu bile koca bir kitabın söyleyebileceklerinden daha da fazlasını armağan ediyor insana. Gezindiğim gün, Küçükkuyu’daki zeytin müzesinin görünmez öykücüleri her an omuz başımdaydı bu yüzden. Ağaç preslerin mükemmel biçimi bulma sürecinin, gelişkin bir bilgisayardan daha az bir çabaya ihtiyaç duyduğunu düşünmek haksızlık olur mutlaka. Ne ki, sonunda yağın öyküsünü de içselleştiriyor insanoğlu ve yalnızca sunulan nimetin sonuçlarıyla yetinmeyi öğreniyor. Heyecanın, yerini lezzete bıraktığı bir dönemeç değil mi bu? Ancak, gövde okuması sanki her an ve her bir ağaçta yeniden başlıyor gibi. Zeytinliklerin koca birer kitaplık olmadığını kim iddia edebilir? Ege’nin dağını taşını saran bu kutsal ağaçların kendini insana alıştırmasını kolay kabullenemiyorum bu nedenle. İda’nın gizli rüzgarı hâlâ eski bir öyküyü yineleyebiliyorsa coşkusunun kaynağı da bu kutlu gövdenin narin dalları olmalı.
Zeytin gövdesine dokunmanın bir efsun barındırdığını düşünüyorum bu yüzden. İlle de bir benzetme gerekirse adı konmamış, türü belirlenmemiş bir enerjinin ışıkla buluşmasından dem vurulabilir. Sonuç olarak, bir gövdeye dokunuyorum ve yepyeni bir insan oluyorum. Yüklendiğim bu gizli enerjide yeni öyküler, yeni suretler, yeni sesler ve yeni dizeler karşılıyor beni. Bir zeytine dokunmak eski bir kitabın ağır ve tozlu kapağını aralamaktan farklı değil. Sözcüklerin bittiği yerde aklın çizgiye teslim olmasını anlamak da mümkün. Akıl yol gösteriyor ve bellek biriktiriyor.
Zeytine dokunuyor ve çoğalıyoruz sonuç olarak. Ilık bir Ege rüzgarı peşimizi bırakmıyor. Sessiz ve ısrarlı takibin yol göstericiliğinde hiç gözden geçirilmemiş bir tarihi yeniden gün ışığıyla buluşturuyoruz. Bu eşsiz yolculukta sayfaların arasında zaman zaman kendimize rastlamak ise hiç şaşırtıcı olmuyor!









25.02.2013
2038






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.