Anasayfa |    
Önel'den Merhaba |    
Biyografi |    
Kitapları |    
Oyunları |    
Yazıları |    
Çizimleri |    
Hakkında |    
Forum |    
İletişim |    






İTHAKA VE GELECEK!









Bir sabah uyandım; dünyanın da uyandığını gördüm! En büyük korkum, gördüğümün bir düş olduğunu fark etmekti.
Korkunun kâbusla randevu tazelediği bir yer, ütopyanın yeşereceği bir coğrafya değildir. Bu nedenle, korkunun gölgesinde büyütülmeye çalışılan bir gelecek, sürekli ertelenen bir gelecek olmaya mahkumdur. Sonuç olarak ütopyanız yoksa geleceği düşleme şansınız da olmayacaktır.
İnsan olmanın ayrıcalıklarını doyasıya ve farkına vararak yaşıyoruz. Fazlasıyla anlamlı ve kabına sığmayan bir yetidir bu. Bu farkındalık ki hazları doyumsuz, yaşamı kusursuz ve aşkları sonsuz kılmayla ilgili olarak alabildiğine donatmıştır insanoğlunu! Böyle midir gerçekten? Hayır, erken bir ütopya bu, ya da çok sıradan bir yanılgı! Çünkü insan iki bin yıldır bu ayrıcalıklı donanımın altında ezilmekten de kurtaramamış kendisini. Aklını Macbeth’e, duygusunu Othello’ya, düşlerini ise Lear’a terk ederek öncelikle nesline ihanet etmiş; kararsızlığın derin sularındaki Hamlet’ten hayır beklemekle de yanlışlıklar komedyasına yeni bir halka daha eklemiş. Düşlemekle yetinmek de insana özgü bu nedenle; ama ne kadar eksik, ne kadar edilgin! Düşten düşünceye geçildiği noktada insanoğlunu kışkırtacak yeni bir enerjiye gereksinim var oysa. Ütopyanın ele gelmezliğindeki çekici kudreti de böyle açıklamalı belki de. Ruha uzanan parmak ucu aklın kabuğunu soymaya hazır değil mi yoksa? Kışkırtanın da kışkırtılanın da yolu da aynı adrese çıkıyor sonuç olarak. Sezgi, bilinç ve eylem bireyi var eden temel nitelikler. Düş, beklenti ve eylemsizlik ise, ne doğanın ne de toplumun diyalektiğiyle buluşuyor. Öyleyse yol alalım!

Geleceği kurmaya kalkışan birinin, günün dayatmalarından bir anda sıyrılıp pirüpak olması mümkün mü peki? Teşbihte hata olmaz demişler; Keynes’in salıncağına kurulup Marks’a kolan vuran bir yaman çelişki yetmişli yıllarda da yakamızı bırakmamıştı; günümüzdeyse tehdidini _ne güzel ki_ kıyasıya sürdürüyor! Verili bir toplumda yaşıyoruz; özgürlüğün, her akla gelişte yeni bir tarifini yapabilecek denli rahat ve yaratıcı olmalıyız! Ancak düş kurarken bile tartımı elden bırakamıyoruz! Haddimizi bilmeyi terbiyeli olma, suskun kalmayı ise akil görünme yanılgısıyla büyüdük. Genlerimizdeki mahcubiyet, geleneklerimizdeki kırılganlık yakamızdan bir an olsun düşmedi ve kuralsız sokağın serin rüzgarı ne zaman yüzümüze dokunsa içimiz ürperdi. Düşlemek ve had bilmek gelgitinde zafer mutlaka yenilgiden yanadır. Değişim çağrısı umutsuz bir çığlık olarak kalmış, kendi özgür modelini asla kuramamış, mutlak eşitliği hiçbir dönemde sağlayamamış şu sancılı dünyada, düşlediğimiz gelecek, sözcüğün tam anlamıyla bir ütopya olarak kalmaya mahkum belki de. Oysa beklentilerimiz, Thomas More’un sevimli masalında kurduğu pembe ülkenin sınırlarını çoktan aşıyor bu gün! İnsan, durmaksızın isteyen bir organizma çünkü. Yeryüzünün kendisine vaat ettiği her türden yeniliği hemen heybesine atmak isteyen tüm dişleri yerinde bir canavarla karşı karşıyayız! İletişimin korkunç ağı onu bu tatminler ülkesinin sonsuz coğrafyasından her an haberli kılıyor. Taleplerin, tatmin alanlarının ucu sonuna kadar açık günümüzde. En tuhafı da bütün bunların doğal, sıradan haklarmış gibi kabul görmesi. Kol gücü, emek, üretim araçları, onları sahipliği, artık değer.. eski ve kutsal bir kitabın (!) unutulmaya yüz tutmuş kodlarından başka bir şey değil! Tatil tanımı, çalışanın dinlenme ve ödüllendirilmesi kavramını çoktan aşmış, tüm yaşamın dinlence olması gerektiğine yönelik yeni bir ideolojiye dönüşmüş. Değirmenin suyu nereden geliyor benzeri soru ve kaygılar ise çoktan rafa kalktı. Hem canım değirmen dedikleri şey bile, şu tuhaf adamın saldırdığı eğri büğrü kulübeler değil miydi?
Günümüzde özgürlüğün, birey olmanın verili bir tarifi var ne yazık ki ve bu aldatmacanın soğuk sularında amaçsız kulaçlar atmakla avunuyoruz. Oysa dünyayı anlamak bile yeterli olmamalı; değiştirmek için bir şeyler yapmak gerektiği noktasında buluşmamız kaçınılmaz öncelikle. Hepsi bu kadar da değil! Geçmişte kurulan ütopyaların bugünlere yansıyan ışıltılı yüzü, günün gerçeğiyle buluştuğu anda sıradanlaşıyor ve bir sonrasına yönelik yeni ütopyaların inşasını da zorunlu kılıyor. Ne ki, düşleyeceğiniz yeni dünyada, yalnızca “kendi kapınızın önünü süpürmekle yetinebileceğiniz” ideoloji bu kez sizi kurtarmaya yetmeyecek. Bahçenizdeki çimenlerin üstündeki kaygısız yürüyüşünüz, dışarıda çıplak ayaklarına diken batan çocuk çığlıklarıyla yaralı bir ayine dönüşecek! Sonuç olarak yaşamak istediğimiz dünyayı kurmamız asla mümkün olmayacak, bu bir gerçek; ancak bunu hayata geçirmek için elimizden geleni ardımıza koymayacağız; bu da bir zorunluluk! Ütopyanızın hamuruna bu duyguyu katamazsanız ardınızda bırakacağınız hiç bir efsaneniz olmayacaktır. Dünya tarihi, dünyayı değiştirmeye yeminli insanların öykülerinden ibarettir.
Söylencesi olmayan bir ütopya belleğin ihanetiyle cezalandırılır; hayır, hiç kimsenin dayanabileceği bir şey değildir bu! Yüksek sesle söylenmiş bir başkaldırı çağrısı da değildir mutlaka! Yüreğin bellekle, belleğin değiştirme gücüyle tazelediği imanın hangi dine ait olduğu da önemli değildir artık. Onurun, erdemin, eşitlik ve adalet duygusunun alıp götüreceği büyük yolculuk sizi nereye kadar taşıyacak, o bile önemsiz gerçekten; ama nasıl güzel, nasıl benzersiz bir yolculuğa katıldınız!
Şu düşünceleri, henüz genç bir bireyken defterlerimden birinin ilk sayfasına not ettiğimi çok iyi hatırlıyorum: Bilimin gücü, düşlemin yedi rengiyle buluştuğunda daha işlevsel, daha vazgeçilmez olacaktır! Hukuku, ekonomiyi, matematiği… kısacası bilimi şiirle, yazınla, yontuyla besleyemezsiniz yalnızca kuru bir ıslıkla dolaşmak zorunda kalırsınız. Çiçeğe sekizinci rengini katan dizeyi, aşkı bir başka türlü dillendiren yontuyu, insanın serüvenini masal güzelliğiyle aktaran anlatıyı, duyguyu notalarla kanatlandıran müziği yaşamınıza bağışlayın! Aşkın ve devrimin ortak bir adreste buluşması tesadüf değil çünkü. Dünyayı değiştirecek bir çabanın ilk adresi kendi ruhunuz, kendi bedeniniz değil mi yoksa? Ütopyasını oluşturmaya soyunmuş her dimağ gençtir. Bizler eski ya da yeni kuşaktan bireyler olarak kurmayı amaçladığımız o güzel dünya için birer usta ya da çıraktan başka kim ve ne olabiliriz ki zaten!
Nasıl bir topluma özlem duyduğumuzla ilgili ipuçları bu pervasız girişte pekala yerini aldı aslında. İnsanın iki bin yıllık yolculuğuna eşlik eden temel sorunlar doğru ile yanlış, iyi ile kötü, dürüst ile sahtekar ikilemlerindeki salınımda dünden bu güne süregeldi. Haksızlığın, eşitsizliğin, adaletsizliğin peşini bırakmayan insanlık onuru, hayat adlı bu güzel bahçeyi her dönemde suladı, yeşertti. Nihai toplumsal modelin cennete benzer bir yanı olmalı mutlaka; ne ki, masalın kıssası bizi ona ulaştırmaktan yana olmayacak. Ulaştığında çirkin, dahası katlanılması güç olan hakikat karşısında , hayal etme gücünden zaman yitirmeden ve kolaylıkla uzaklaşabileceğimizi de hesap etmek gerekiyor çünkü. Sonuç olarak daha iyi, daha yaşanabilir bir dünyayı düşleme yetimizi her daim canlı tutacak bir toplumsal yapılanma temel ütopyamız olmalı. Elimizden başka türlü bir davranış gelmiyor; sokağın kuralları başka türlü işliyor ve hepimiz buna tanık oluyoruz. Paranın egemenliği, satın alma gücünün rakip tanımazlığı sonsuz iktidarını bugünden ilan etmedi mi yoksa? Bu değişmez veriler ki, şu az önce sözünü ettiğimiz değirmenler karşısındaki çaresiz Don Kihote’yle buluşturuyor her birimizi. Bir amacın varsa yitirmek diye bir şeyden söz edemezsin; bilirsin ki, partiyi kaybettiğin noktada bayrağı senden devralan birileri mutlaka olacaktır! Sisiphos’un inadı burada da rahat bırakmayacak yakamızı; evet küçük çakıl taşlarının, üstüne mutlak özgürlük, sonsuz barış yazdığı o koca kayayı usanmadan yokuşa süreceğiz! Hiç bir şeyi değilse, bile ne güzel ki inat etmeyi öğrendik. Değiştirme gücü, bilge bir sezgiyi ve tükenmeyen bir sabrı gerekli kılıyor. Evet, iki bin yıllık yolculuk en azından bunu armağan etti her birimize. İthaka’ya yolculuğumuz devam ettikçe insan olmanın onurunu da yanımız sıra sürüklemekten bir an için olsun vazgeçmeyeceğiz. “Yalnızca gelsin diye mi beklenir güzel günler/ Beklemek de güzel” diyen ozan Arif Damar’ın sesine kulak vermekte yarar yok mu sanki? Geleceğin yalnızca bir düş olarak kalma olasılığı dahi asla yıldırmamalı bir insanı. Mucizenin gücü sunduklarında değil, şaşırtıcılığında saklı çünkü. Evet, geleceğin toplumu insana bu isteği, bu hırsı, bu gücü ve bu düşlem zenginliğini armağan etmekle sınırlı kalsın; ötesi yine insanın kendi özünde, kendi aklında ve kendi yaratısında gizlidir.
Yeni bir ütopya oluştururken en güvenilir verinin bu cesur yeni dünyayı (!) algılama ve anlamaktan geçtiğini unutmayalım. Kol gücünün, çoktan bir ritüele dönüştüğüyle ilgili bir tespit yaparken, yine onun yerini yeni aktörlere bıraktığını aklımızdan çıkarmayalım. Günümüzde emeğin bambaşka bir tarifi yapılıyor belki de. Yorgun beyin, aşınan dimağ işgücünün yeni göstergeleri olarak gündemde; hepimiz tanığız buna. Ekran karşısında birörnek yaşayan insanlar çok da eskilere ait olmayan bir disütopayı, Orwell’in 1984’ündeki yorgun ifadeleri, boş bakışları serpiştiriyor hayatın farklı alanlarına. Çağdaş insanın gerçekten de hiçbir şeye zamanı yok ne yazık ki; “durup ince şeyleri anlamaya bile”

Ütopyanın hayatla el sıkıştığı o nokta aslında hiçbirimizden uzak değil. Yaşanan her türden haksızlık insanı yaşamın güzel gerçeğinden, hazlardan, sanatın çekiciliğinden uzak tutmaya çalışıyor; dahası, onun kimi zaman partiyi kazandığını söylemek bile mümkün ne yazık ki. Oysa bilinçli bir yabancılaştırmadır bu. Yalnızca akşam evde tüketeceğiniz ekmeği düşünmeye yoğunlaşırsanız insani olan ve size yakışan her türlü öneriden, donanımdan, olanaktan hızla uzaklaşırsınız. Yaşamın asıl amacı, evet insanca yaşamak ve yeryüzünün biricik cennet olduğunu fark etmek değil mi yoksa? İnsanlığın güzel ve soylu mirası her köşede bizi bekliyor aslında. Homer’den Rilke’ye, Neruda’dan Nazım’a ölümsüz dizeler yeniden yeniden sesle buluşacakları anın özlemiyle yanıp tutuşuyor. Bach’tan Mozart’a, Prokofiev’den Saygun’a…sesin o büyük ustaları yeryüzünün yeni, yepyeni bir tanımı için yola çıkmamışlar mı? Mevlana’nın dediği gibi gök kubbe altında söylenmemiş yeni bir söz yok belki ama, bizler şu söylenmiş, yazılmış, kaydedilmiş seslerle, sözcük ve notalarla, yontu ve renklerle ne ölçüde buluşabiliyoruz acaba? Parmağımızı uzattığımızda dokunabileceğimiz kadar yakın olan tüm bu insanlık mirası da “yeni başlayanlar için hoş bir ütopyaya giriş denemesi” olamaz mı sanki? Farkındalık, öncelikle insan olduğumuzu hatırlatıyor her birimize. Ayrıcalıklarımızın bilincinde olmanın da ötesinde, bize sunulan güzellikleri içselleştirebilme becerisi yine biz insanlara özgü! Emperyal oyuncakların baş döndürücü göstergelerinden, yoldan çıkarıcı çağrılarından sıyrılıp erdemin ışığına, ya da yürekten gelen o onurlu sese doğru yönelmek çok mu zor acaba? Gelecek kuşakları cep telefonu çılgınlığında ıssızlığa iten, araba anahtarının yalancı zenginliğinde eylemsizliğe kilitleyen bir gelecek ne ölçüde hesaplanmış, kurgulanmış bir ideal olabilir? Farkındalık, öncelikle yalancı , kurgusal ve nihayetinde ütopya diye sunulan tuzaklardan uzak durmayı da zorunlu kılıyor. Her şeyin sahtesinin, benzerinin üretilip piyasaya sürüldüğü şu kıyıcı çağda hiç değilse düşleme özgürlüğünün temiz kalması, hayallerin bir çocuk safiyeti taşıması gerekmiyor mu dersiniz?
Bütün bu düşüncelerin ışığında, istenen, özlenen bir toplumsal yapılanmanın tanımını yapmak nasıl zorlaşıyor! Her an için dikkatli olmak, uyanık bulunmak kaçınılmaz. Kuşkular, sorular aklımızı rahat bırakmayacak bundan böyle. İyi, doğru ve samimi olan her tür güzelliği önce aklın ve sezginin tahlil odacıklarına göndereceğiz! İçtenliğin, dostluk ve samimiyetin yerini alan şüphe, kuşku ve tedirginlik ortak idealler için en büyük tehlike olmaya aday! Gök kubbe altında ortak duygu ve amaçlarda buluşmak için örneğin savaş benzeri büyük bir tehdidin kapımıza gelip dayanması mı gerekiyor ille? İnsan “kırılma anları” yaşamak için büyük trajediler karşısında sınava mı tutulmalı her dönemde? Aklın tercihi sahibini şöyle bir noktaya gelip dayandırıyor sonuç olarak; çağdaş insanın ideal toplum modeli, ona yeni ütopyalar kurdurmayacak bir toplumsal modeldir belki de. Bu romantik akıl yürütmenin zihin okşayıcı bir yanı olduğu muhakkak, ancak kendi tanımıyla birebir çelişen bir yaklaşım olduğunu da kabul etmek gerekiyor. Beklemek, düşlemek ve düşü gerçekle buluşturmak için çaba göstermektir aslolan; tıpkı daha önce adını andığımız Sisiphos’un umarsız ama bir o kadar da anlamlı çabasında olduğu gibi!
Yine de bir ütopya oluşturma çerçevesinde olabildiğince at koşturmamıza izin verildiğine göre düşlemekten geri durmayalım! Özlenen, ideal toplumsal model kanımca “kaygılardan azade” olabilmeyi hayatla buluşturmuş bir modeldir. Bu yazıda şiire fazlasıyla yaslandığımı biliyorum ama konu ütopya olunca onu besleyen önemli bir atardamardan, şiirden neden uzak durmaya çalışalım ki! Orhan Veli “çocuk gönlüm kaygılardan azade” derken belki de farkında olmadan yetişmekte olan bir bireyin bakışıyla bir ütopya tarifi yapmıştır. Ütopyaların hayatla buluşamamasındaki en önemli gerekçe insan evladının ömür boyu çocuk kalamaması belki de. Hayata yeni yeni merhaba diye bir insanın naifliğini, duruluğunu kendi geleceğine taşıması ne kadar zor aslında. Kaygılardan bütünüyle sıyrılmış bir dünyayı düşlemek ise şiirin gücünü bile fazlasıyla aşmıyor mu yoksa? Kaygısızlığı, tüm yaşamsal alanlarda insana yakışır bir yeterlilik ve doygunlukla tanımlamak gerektiğini düşünüyorum. Temel gereksinimlerin karşılandığı noktada bireyin hayatla buluşma alanları elbette değişecek, yetkinleşecek ve gerçekten insana yakışır olacaktır. Başkalarının var olma kavgasını da gözeten, tekil olmadığı düşüncesini içselleştiren, insanlığın ortak mirasından yararlanmanın alabildiğine peşine düşen birey, kendi yaşamını biricik kıldığı denli yarının dünyası için de bir şeyler yapan sorumlu bir yeryüzü yurttaşıdır elbette. Sonsuz sayıda dizeyle bezeli, erdemi dillendiren uzun bir şiire yepyeni bir dize ekliyor olmanın güzel duygusu ve çabasıdır bu. Dünyevi sorunlarını çözmüş, yeryüzü barışını çoktan ihdas etmiş insanın hangi yeni kaygılarla donanacağını merak etmemek olası mı peki? İnsan düşünür ve güzelliklerin, mutlulukların aslında anlık ve gel geç olduğunu iyi bilir. Bu nedenle süreğenliğe yönelecek bir çaba, tıpkı büyümekte olan bir bebek gibi özen ve dikkat isteyecektir. Evet, hayatla buluşan bu kaygısızlığın, geleceğe yönelik bir tazelenmeye, yepyeni bir heyecana ve zekayı billurlaştıran bir coşkuya gereksinim duyacağı hiç akıldan çıkartılmamalıdır. Bu beklenti ve inancın insanı ulaştıracağı tek adres ise umuttur. Öyleyse dizeler öncelikle umutla yıkanmalı, ardından elbette aşkla durulanmalıdır! Doğanın kıpırtısı, çocuk çığlıkları, rüzgarın şarkısı ve denizin yüzlerimizde gezinen serin esintisi , umudun ve aşkın her daim en doyumsuz, en vazgeçilmez tarifi olacaktır.
Daha önce de söyledim; ama yinelemekte ne beis olsun ki! Düşlediğimiz geleceğin ipuçlarını biraz da içinde olduğumuz zaman diliminde aramak yanlış olmayacak! Her türlü olumsuzluğa; insanı bezdiren ve umutsuz kılan gelişmelere karşı yineliyorum bu düşüncemi. Çünkü yaşadığımız hayat elimizi uzattığımızda parmaklarımızı dokundurabileceğimiz kadar yakın bizlere. Yanlışıyla, eksiğiyle, kusurlarıyla kabullendiğimiz bu hayatı değiştirmek, dönüştürmek yine bize özgü bir ayrıcalık değil mi? Kuracağımız ütopyanın yeni köşkünü bugünün yıkıntıları üstüne bina edebiliriz yalnızca; tıpkı sanatın tarifinde olduğu gibi! Sanat yerleşik kalıpları yerle bir eder ve yepyeni, bambaşka bir yapı/yapıtla gülümser insanoğluna. Bu dönüştürme önerisinin mayasında yaratıcılık , amacında ise cesaret saklıdır. Haydi diye fısıldar yenilgi şerbetiyle kendinden geçmek üzere olan insanoğluna; haydi silkelen ve yeniden kur şu dünyayı! Bu güç, bu istek sende var! Değiştir, dönüştür ve yeniden kur! İnsan sızlanmanın bir sonrasına geçebilen bir canlıdır çünkü. İnsan hiç bir zaman yetinmeyen, daha mükemmelini, daha kendine yakışanını talep edendir. İnsan, haksızlığa, eşitsizliğe, adaletsizliğe ve onursuzluğa hayır diyendir! İnsan değiştirendir! Geleceği yalnızca düşlemenin yeterli olmadığını bilendir insan evladı; bu uğurda çaba gösteren, öne atılan ve çağdaşlarını silkeleyendir!
Bir sabah uyandığımda şu büyük düşümün gerçekleştiğini, insanın uyandığını göreceğimi hiç sanmıyorum. Ne ki, asıl korkumun bu düşünceyi düşlemekten alabildiğince uzaklaşmak olduğunu da iyi biliyorum. Serin bir analiz, aslında tüm masalların düşlem gücüyle yaratıldığını, yine bu yaratıların kıyısından köşesinden de olsa ideal bir dünya oluşturma fikriyle randevu tazelendiğini bizlere hatırlatacaktır. Binbir Gece Masalları’nın adı bilinmeyen yazarları ( ne çok kişi, ne çok ülke!) belki de Campanella’nın, More’un adsız kılavuzlarıydılar. Düşleme yetisini kaybetmiş bir bireyin ne kendisine ne de insanlığa bir katkısı olabilir. Bilimin, doktrinlerin yer aldığı rafların hemen yanına, düş gücümüzü alabildiğine besleyip zenginleştirecek olan kaynakları yerleştirmek belki de hayatımızın en anlamlı, en gerçekçi devrimi olacaktır. Hayal ülkesine yol alacak teknenin yelkenlerini dolduracak rüzgar gücünü “tahayyülün sınırlarında gezinen” bir bilinmez kudretten alacaktır. Yolculuğun bizi götürüp bırakacağı yeri sorgulamaksa… bir sonraya kalsın! İnsanın günümüzdeki en büyük gereksinimi bu yolculuğa çıkma gücüyle ilintili çünkü.
Hele bir yola çıkalım… “Sonrası gelecektir!”












25.06.2011
3204






Geri Dön   Yukarı Çık







© 2007 Her hakkı saklıdır.